Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Mimar Yeşim Kozanlı, “İz” ile mekan, hafıza ve dönüşüm kavramlarını odağına alan yaratım sürecini paylaşıyor.
Mimarlık ve iç mimarlık alanında imza attığı projelerle tanınan Yeşim Kozanlı, yıllardır mekanlar aracılığıyla hikayeler kuruyor. Şimdi ise ilk sanat eseri İz ile bu yaklaşımını farklı bir alana taşıyor. NG Loft’ta sergilenen eser, varlık ile yokluk, boşluk ile doluluk, ışık ile gölge arasındaki görünmez ilişkiyi odağına alırken, izleyiciyi de bu dönüşümün bir parçası olmaya davet ediyor. Wabi-Sabi felsefesinden beslenen İz, hafızaya, zamana ve deneyime odaklanan güçlü bir düşünceyi görünür kılıyor. Yeşim Kozanlı ile tasarım ve sanat arasındaki bağı, ilk sanat üretiminin kendisinde açtığı yeni ifade alanını ve İzin ortaya çıkış sürecini konuştuk.
Ben kendimi hiçbir zaman yalnızca mimar ya da iç mimar olarak tanımlamadım. Hepimiz aslında tasarımcıyız; var olmayan yeni bir şeyi hayata geçiren tasarımcılar. Bizi birbirimizden ayıran şey ise fikrimizi hayata geçirdiğimiz araçlar, malzemeler. Bu yüzden tasarım ile sanat arasında her zaman güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum.
Mimarlık pratiğinde tasarımlarınızın hayata geçebilmesi için birçok kişiyi aynı fikre inandırmanız gerekir. İşveren, uygulama ekipleri, farklı disiplinler… Hatta zaman zaman kendinizi bile ikna etmek zorunda kalırsınız. Sanatta ise durum tamamen farklı. Kimseyi ikna etmek zorunda değilsiniz. Üretim, tamamen öznel bir hikayeden doğuyor ve yalnızca kendi sezgilerinize, hislerinize ve beğeninize dayanıyor.
İz bu nedenle benim için tam da bu özgürleşme alanını temsil ediyor. Tasarımcı olarak ilk kez yalnızca kendime karşı sorumluydum. Tek ikna etmem gereken kişi bendim. Bütün süreç boyunca yalnızca kendi iç sesimle baş başaydım. Sanırım beni bu yolculuğa en çok çeken şey de bu histi.
Üzerinde düşünmekten en çok keyif aldığım felsefelerden biri Wabi-Sabi. Kusurluluğun içinde saklı olan güzellik fikri… Bu bana her zaman çok yakın geldi. Çünkü güzellik kavramının kesin bir tanımı olduğuna inanmıyorum. Benim için bir mekanın güzel olması da nasıl göründüğünden çok insana ne hissettirdiğiyle ilgili.
Bu yaklaşım zamanla stüdyomuzun tasarım dilinin temelini oluşturdu. Boşluk ve doluluk, karanlık ve aydınlık, ışık ve gölge... Tasarladığımız her mekanda bu karşıtlıkların kurduğu dengeyi araştırıyor. Mimarlığın en güçlü anlatım araçlarının bunlar olduğuna inanıyorum. Bir mekan ancak bu unsurlar birbiriyle uyum içinde var olduğunda gerçek anlamını buluyor.
Projelerimizde gün boyunca değişen ışığın, gölgenin, var olmanın ve kaybolmanın oluşturduğu döngüyü yakalamaya çalışıyoruz. İz de aslında bu düşüncenin sanat pratiğine dönüşmüş hâli. Varlık ile yokluk, boşluk ile doluluk arasında, tam da ikisinin sınırında duran bir hikaye anlatmak istedim. Çıkış noktası da bu pozitif ve negatif karşıtlıkların yarattığı görünmez gerilimdi.

Benim için “iz”, yalnızca geride kalan fiziksel bir iz değil; hafızada yer eden bir deneyim. Aslında bu, uzun yıllardır çalışma biçimimizi de tanımlayan en temel kavramlardan biri.
Tasarım ofisimizde tasarladığımız her projede insanların hafızasında yaşayacak anılar yaratmaya çalışıyoruz. Bir mekandan ayrıldıktan sonra çoğu zaman kullanılan mermeri, ahşabı ya da malzemeyi hatırlamazsınız. Ama o mekanın size hissettirdiği duygu hafızamızda kalır ki bence tasarımın gerçek gücü de tam burada başlıyor.
Benim hedefim her zaman iz bırakmak oldu. Bence yaratıcılığın ağırlıklı olduğu tüm meslek kollarında bu amaç var. İz adlı eser de bu düşüncenin başka bir ölçeğe taşınmış hâli diyebilirim. İzleyicinin hafızasında, yaşam döngüsüne dair kısa ama güçlü bir farkındalık bırakmasını istiyorum. Hepimiz bir yandan varız, bir yandan da yok olmaya doğru ilerliyoruz. Varlığın da yokluğun da kendi içinde bir serüveni var.
Eserde kullandığım yansıtıcı yüzeyler ve renk paleti de bu hissi desteklemek için bir arada. İnsanların mekanın içinde zaman zaman kaybolmalarını, kendilerini eserin bir parçası gibi hissetmelerini istedim. Benim için İz, nefes alan, yaşayan ve izleyicisiyle birlikte sürekli dönüşen bir organizma.
Ben mekanları da aslında birer eser olarak görüyorum. Ancak önemli bir fark var: Bir mimari projeyi tamamladığınızda onu kullanıcılarına emanet edersiniz. O mekan sizden bağımsız yaşamaya başlar; yeni anılar biriktirir, değişir, dönüşür ve kendi serüvenini kendisi yazar.
İz ile kurduğum ilişki ise bambaşka. Bu eser, benimle birlikte yaşamaya devam eden bir yol arkadaşı gibi. Onu teslim edip geride bırakmıyorum; birlikte büyüdüğümüz, birlikte dönüşeceğimiz bir yolculuğun parçası olarak görüyorum.
İçsel yolculuğumuz da biraz buna benziyor. Aynı esere bakan iki insanın aynı şeyi hissetmesini beklemediğim gibi. İz’in herkesin kendi hafızasında farklı bir kapı açmasını istiyorum. Ben esere baktığımda geçmişi ya da geleceği düşünmüyorum. Sadece bulunduğum âna odaklanıyorum. Geçmiş yaşandı, gelecek ise henüz gelmedi. Benim için önemli olan, şu anda nerede olduğum ve ne hissettiğim. İz beni her defasında o âna geri çağırıyor.

Bugüne kadar tasarımın farklı ölçeklerinde birçok proje ürettim. Kendi tasarım objelerimizi geliştirdik, çok sayıda mekan tasarladık. Ama İz, bütün bunların içinde benim için bambaşka bir alan açtı.
Artık yalnızca mekan tasarlamak değil, mekanlarla birlikte dolaşan, onlara temas eden işler üretme fikri beni heyecanlandırıyor. Belki kendi tasarladığım bir yapının içinde, belki başka bir mimarın mekanında, belki de bir meydanda ya da her gün binlerce insanın önünden geçtiği kamusal bir alanda yaşamaya devam edebilir.
Ben kendimi her zaman bir hikaye anlatıcısı olarak görüyorum. Aynı zamanda gezgin bir ruhum var. İz’in mobil bir eser olması bu yüzden benim için çok değerli. Onu farklı coğrafyalara, farklı kültürlere ve farklı insanlara taşıyabilme fikri beni heyecanlandırıyor.
Aslında İz’i hiçbir zaman geride bırakılan bir eser olarak düşünmüyorum. O benimle birlikte yolculuk eden, her gittiği yerde yeni anlamlar kazanan bir parçam. Sanırım en çok istediğim şey de bu; birlikte çok uzun yollar yürümek ve her durakta başka hayatlara dokunabilmek.