Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.
Sanatçı ve sanat terapisti Bihter Yasemin Adalı ile Art On Istanbul’da devam eden “Haz ile Göklenir Dünya” sergisini konuştuk.
Ocak ayının ilk günlerinde Bihter Yasemin Adalı’nın Şişli’deki atölyesini ziyaret ettiğimde şu an Art On Istanbul’da devam eden Haz ile Göklenir Dünya sergisine hazırlanıyordu. Bu kocaman daireye dağılmış rengarenk boyalar, tuvaller, seramikten dev domino taşları, tavandan sarkan boks torbaları, eskizler ve envaiçeşit araç gereç, burnuma dolan boya kokusuyla birlikte büyülü bir izlenim bıraktı üzerimde. Zira bu, benim bir sanatçı atölyesini ilk kez ziyaret edişimdi ve bir sanatçı atölyesine dair tüm beklentilerimi kesinlikle karşılamıştı.
Yasemin henüz sergi hazırlık sürecinde olsa da bazıları devam eden, bazıları ise bitmiş eserlerini tek tek gösterip anlattı bu ziyaretimde bana. Onun hevesle ve gözleri parlayarak anlattığı sergi kurgusunun Art On Istanbul’un ferah galeri alanında hayata geçtiğini görmekse, sanırım bir sanatçı için oldukça haz verici bir şeydir.
Haz ile Göklenir Dünya, sadece tuvali izleyerek takip edeceğiniz iki boyutlu bir sergi değil. Yerleştirmelerle deneyimleyebileceğiniz çok duyulu bir sergi. Bu sergiyi dolaşırken rüyalarınız üzerine bolca düşünebilir, sizin için hazzın ne demek olduğunu sorgulayabilirsiniz. Yasemin ile sergiyi konuştuğumuz bu röportajsa düşün yolculuğunuzda zihin açıcı bir okuma olabilir.

Fotoğraf: Emirkan Cörüt
Aslında her şey kişisel bir zeminde başladı. Ergenliğin çalkantılı sularında, dışavurum benim için güvenli bir limandı. Kelimelerle anlatamadığım ne varsa resimle ifade edip hafiflediğimi, boyadıkça netleşerek nefes alabildiğimi gördüm. Sanatın içindeki dönüşüm alanını başkaları için de inşa edebilme arzusu, beni bu mesleğe itti. Bugün yaptığım şey o limanı; gruplar, ekipler ve topluluklar için genişletmek. Söz ve mantığın ötesinde gelişen iyileşme süreçlerini katalize etmek.
Dual kariyer yönelimiyle uzun süredir yaşıyorum; şu noktada biri olmadan diğeri eksik kalır gibi hissediyorum. İki kimliğin sentezi içinde arayışlarım şekil ve yön buluyor. Bir dinleme disiplini olarak terapistlik; anlatı içinde anlatı bulmayı, gerçeğin çok katmanlılığını kavramayı gerektiriyor. Ayrıca savunmasızlıkla, kırılganlıkla, örtük olanla görünen arasındaki o tansiyonla var olmayı teşvik ediyor. İnkar ile farkındalık arasındaki o eşikte süren ilişkisellik hâlleri, beni resimlerde imgelerin doğuşuna ve dönüşümüne hazır kılıyor.

İsim, hazzın insanı hafifleten ve “yukarıya” taşıyan gücünden doğdu. “Göklenmek”, yeryüzünün ağırlığından sıyrılıp daha ferah, daha özgür ve umutlu bir yerden bakabilmek demek. Haz burada sadece bir tatmin değil; bir nefes alma, içinde olduğumuz zamanın içine yayılıp yerleşme ve varlığını üfledikçe büyüyüp saydamlaşan cam gibi genişletme hali.
Kültür bize hep köklenmeyi öğütlüyor, yere sağlam basmanın gerekliliğini vurguluyor. Bu, feminist yaklaşımın da eleştirdiği bir tutum aslında; hava ve göğü neden unutuyoruz? Köklenmek bazen, olduğu yere çakılı kalmak gibi. Benim için asıl mesele rüzgar ve esin gibi göğe uzanabilmek. Köklenmek bize emniyet veriyor ama göklenmenin verdiği özgürlükle yaşamak belki de zamanın ruhuna uyumlanmaya davet çıkarıyor.
Bence bu artık bir seçim değil, bir direniş. Her şeyin bu kadar hızlı aktığı bir zamanda bir ânın tadını çıkarmak, zamanın içine yerleşmek zor ama imkansız değil. Sergideki yerleştirmelerle izleyiciyi biraz durdurmayı, “bir bak, burada ne oluyor?” dedirtmeyi amaçladım. Yavaşlamak, hazza alan açan en samimi ve basit eylem. İnsanı deneyime açık hâle getiren, saygılı bir varoluş biçimi.

Fotoğraf: Emirkan Cörüt
Yoğun ve öğretici üç-dört yıldı. Sadece resim yapmakla sınırlı kalmadım; domino taşları ve boks torbalarının oluşumu, yerleştirmelerle oynamak ve yazının aşk mektubu gibi mahrem bir alanın diline hapsolmaktan sıyrılması ve resimlere karışması üzerine ilerledim. Domino ve kağıtların dar alanındaki kontrollü çalışma sürecinden, boks torbaları üzerinde boyamanın hoyratlığına ve en nihayetinde 6-7 metrelik tuval bezlerine açılmak büyük bir enerjiyi serbest bırakmayı öğrenmek ile mümkün oldu.
Eskiden sanki daha çok iç dünyanın karanlık sularını anlatıyordum. Bir trafik kazasında zihinden geçen film şeritleri ile hafıza ve hayallerin iç içe geçtiği frizler yapıyordum. Bu sergide, girdiğim kanal ve kuyulardan çıktığım, yerin kabuğunun kırıldığı, filizlenenlerin peşinde olduğum ve “yukarıya” baktığım bir dönemdeyim. Eski işlerim derinlere dalmak ve nefesini tutarak deniz tabanını izlemek ise, bugünküler yavaş akan bir nehirde kendini suyun kaldırma kuvvetine bırakarak sırt üstü dinlenerek gökyüzünü seyretmek diyebilirim. Bugün boyarken geleceğe doğrulan dilekler ve oyun oynamanın hafifliği ve her zaman olduğu gibi hikayenin devamını merak etmek, genişleyen ruh hâlime eşlik ediyor.
Bazı renklerle kurduğum ilişki uzun yıllara yayılıyor. Mesela sarı, benim için en öykücü renklerden birisi: Çöldeki kumun sarısı, asit gibi keskin bir sarı, lezzetli bir yemeğin içindeki safranın sarısı... Her biri ayrı bir çağrışım zincirini tetikliyor. Pembe içinde de tonlarla çeşitlenen bir çoğulluk var: Bebeksi bir pembeyle, olduğu gibi utanmış yanakların pembesiyle, umulmadık derecede gül kurusu gibi kasvetli bir pembeyle boyadığım alanlarda varılan imgeler, rengin açtığı çağrışım zinciri ile birleşerek hikayeyi şifreli biçimde izleyiciye uzatıyor.
Bayraklar bir aidiyetten ziyade, o rüya coğrafyasına dikilen işaretler gibi. “Buradayım, bunu gördüm, bunu hissettim” demenin bir yolu. Ayrıca, Haiti kültüründeki drapo geleneğine göz kırpıyorum. Genç kadınların bahar öncesinde, bayrakların üzerine yazdıkları ve/veya çizdikleri şeylerle arzularını rüzgarla dünyaya bıraktıklarına dair inançları var. "Rüzgar esip onlara dilediklerini getirecek" düşüncesinin içindeki umudu seviyorum.
Resim yaparken bazen fırça öyle bir dönüyor ki ortaya bir harf çıkıyor. Kelimeler resmin içine birer motif gibi sızıyor. Haz ile Göklenir Dünya, yazdığım şiirlerden parçaları led ekranlar vasıtasıyla resimlerin altına, yabancı bir filmdeki altyazı gibi yerleştirdiğim sürprizlerle doluydu. Yazı ve resmin sinematik kesişiminin peşinden gitmeye devam edeceğim.

Fotoğraf: Emirkan Cörüt
İki çalışma da izleyici katılımını ve etkileşimselliği içeriyor. Sanki siz galerideki resimlerde benim rüyalarımı görecek kadar yakınlaşıyorsunuz ve ben de sizinkileri bir o kadar merak ediyorum. Birbirimizin rüyalarını görebilir miyiz? Rüyalarımız birbirine karışabilir mi? Karışırsa ne olur? “Kim bilir ne çok ortaklık vardır” düşüncesi bu işlerin oluşumuna şekil verdi. Eskiden birbirine rüya anlatmak, rüyanızda gördüğünüz birini sabah telefonla aramak gibi rüya ile uyanıklığı bağlayan jestler vardı. Belki hâlâ var, ancak artık çoğunlukla rüyalar Google’a ya da yapay zekaya anlatılıyor ve tabiri isteniyor
3-4 aydır "insanlar hangi rüyaları görüyor ve sabahları Türkiye’de neyi aratıyor" diye bir rapor alıyorum. Türkiye’de rüya tabirleri, devasa bir günlük dijital ritüel hâline gelmiş durumda. Milyonlarca insan, kişisel yaşamlarına ilişkin “uyarılar” veya “işaretler” bulmak için her sabah popüler web sitelerinde rüyalarında karşılaştıkları imgeleri anlamak için aramalar yapıyor. Arama verilerine göre en çok sorgulanan rüya sembolleri; gizli düşmanı temsil eden 'yılan', maddi veya manevi yükle ilişkilendirilen 'altın' ve kayıp endişesi taşıyan 'diş dökülmesi'. Umutla aratılan 'balık, at, deniz ve bebek' gibi semboller ise müjdeli haber beklentisini ortaya koyuyor olabilir. Bunların yanı sıra 2026 arama trendlerinde özgürlük arayışını simgeleyen 'uçmak', stres kaynaklı 'savaş' ve köklü değişim korkusunu yansıtan 'deprem' rüyalarında belirgin bir artış var.
Sergide, telefon kulübesi gibi işlevselliğini yitirmiş bir şehir mobilyasının rüyalara açılan bir kapı olmasını; anlatılanları, anlatanın sesiyle muhafaza etmesini ve insanlar arasında beklenmedik bir yakınlık alanı oluşturmasını istedim.
“Ruhun sahibine yazdığı mektuplar” olarak görüyoruz. Onları yargılamadan hareketle, heykelle, sanatla dışavurmak, Jungcu bir tabirle düşü düşlemeye devam etmek, insanın kendine verebileceği en büyük özgürlük alanlarından biri. Rüyada vurucu bir imge varsa üç boyutlu hâlini yapabiliriz. Rüyayı bir film şeridine çizebiliriz, yeni bir son düşlemek üzere montajlar yapabiliriz. Bazı sahneleri, içine drama ve hareket katıp yeniden canlandırarak, ziyarette bulunabiliriz. Bu gibi süreçler rüyanın barındırdığı duyguların bütünüyle hissedilmesine izin verir ve sürecin sonunda rüyanın anlamı ya da mesajı açık hâle gelir.

İzleyicinin sadece bakmasını değil, manzaraların içine girmesini istedim. Sesler, dokular... Sanki birinin iç dünyasının coğrafyasında dolaşıyorlarmış gibi, bilmedikleri bir ülkede ellerinde bir harita ile yollarını arayan turistler gibi hissetmelerini istiyorum.
Zihnindeki o sıkışmışlık hissinin yerini bir genişlemeye bırakmasını istiyorum. Kendi içsel “göklenişine” dair küçük bir düşünsel başlangıç olması benim için mutluluk verici olur. Parçaları bütünleyerek, zor bir bulmacayı çözmenin doyumu ile ayrılmaları ve bu merakı kendi yaşamlarına yöneltmelerini isterim.
Kesinlikle domino taşları. Çünkü onlarla oynamaya, stop-motion’lar çekmeye ve performans için atölye çalışmaları yapmaya dair hayallerim çok canlı.
2026’da yazının başat olduğu, ara alanlarda oynamaya devam etmek istiyorum. Bir monografi ve sinematik resme dair bir kitap projesine eğiliyor olacağım.
Bihter Yasemin Adalı’nın Haz ile Göklenir Dünya adlı solo sergisi 28 Mart tarihine kadar Art On Istanbul’da Salı - Cumartesi günleri arasında 10.30 - 18.30 saatleri arasında ziyaret edilebilir.