Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İBB Cemal Reşit Rey Konser Salonu daimi şefi Nil Venditti için sahne, tamamen müziğin yönettiği bir evren.
Çok özel bir soru. Eğer senfonik repertuvardan bahsediyorsak, o zaman benim cevabım Mahler – Senfoni No.5 olur. Eğer operadan bahsediyorsak, o zaman tek bir eser yetmiyor bana; iki opera söylemem gerekiyor. Çünkü tek bir operada kendimden her şeyi bulamadım. O yüzden Puccini Tosca ve Richard Strauss Elektra diyorum. Mahler Beş neden? Çünkü bu senfoni daha en başında bir çağrıyla başlıyor. Trompet... pa-ra-pa-ram! Herkesi anında senfoninin, o dünyanın içine çağırıyor. Ve ben de tam olarak bunu yapıyorum. Hem orkestrayı hem seyirciyi aynı anda, benim dünyamın içine, benim müziğimin içine çağırıyorum. Mahler 5 hiç yerinde durmuyor. Hep hareket halinde. Hep dans ediyor. Ben de böyleyim. Enerji. Sürekli bir hareket. Hiç duramıyorum. Hep bir yön var, hep bir gidiş var. Tosca neden? Tosca, bence operadaki en güzel karakterlerden biri olabilir. Çünkü orada tam olarak benim inandığım şey söyleniyor: “Vissi d’arte, vissi d’amore.” Yani, “Sanat için yaşadım, aşk için yaşadım.” Ben bunu gerçektenhissediyorum. Sanat için, aşk için ve hayat için yaşıyorum. Elektra neden? Çünkü Elektra çok büyük bir kadın. Kendi yerini sormuyor. Kendi yerini alıyor. “Ben buradayım. Şimdi bana bakın” diyor.
Bugün yaptığınız işi ilk kez hayal ettiğiniz ânı hatırlıyor musunuz?
Çok net hatırlıyorum. Perugia Konservatuvarı’nda bir gündü. Hâlâ gözümün önünde. Konservatuvar binasına giriyoruz. Annem yanımda, çellomu taşıyor. Çünkü ben daha 13 yaşındayım, çelloyu kendim taşıyamıyorum. Ve annem bana diyor ki, “Belki 10, belki 15 beş sene sonra dünyayı gezersin, farklı şehirleri görürsün.” Ben de ona cevap veriyorum. “Anne meraklanma. Ben müzisyen olacağım. Ve biz birlikte dünyayı gezeceğiz.” Ve hayatımız tam olarak böyle oldu.
Podyumda kadın olmak hâlâ bir farklılık yaratıyor ve evet, bununla birlikte bir zorluk da var. Bir erkeğin 10 vermesi yetiyorsa, bir kadının 20 vermesi gerekiyor. Bu bir gerçek. Zamanla insanlar alışıyor, herkes görüyor ki aslında hiçbir fark yok. Ama yine de kadınlar için iş daha zor. Ve bence bu zorluk aynı zamanda iyi bir şey. Çünkü her zaman her şeyi daha iyi bilmen gerekiyor. Bu yüzden konserler de daha iyi geçiyor. Bir de tabii şu var: Kadın olmak ve ilk kadınlardan biri olmak demek, bu yolu sen yazıyorsun demek. Senden sonra gelecek herkes sana bakacak ve kuralları sen koyuyorsun. Bu da bir gerçek. Çok büyük bir sorumluluk ama aynı zamanda çok büyük bir heyecan.

Sahnede beni ne bedenim ne de zihnim, sadece müzik yönetiyor. İstanbul, Berlin, Paris ya da Londra... Nerede olduğumun hiç önemi yok. Çünkü o anda yalnızca müzisyenlerim ve müzik var. Başka hiçbir şey yok. Her şey siliniyor. Besteci, müzisyenler ve o konser ânı. Müzik başladığında tek tek orkestralar da ortadan kayboluyor. Gözümde artık birinci flütün hangi şehirde, hangi orkestrada çaldığının önemi yok. Daha önce çalıştığım bütün orkestralar, yaptığım yolculuklar, yaşadığım, gördüğüm farklı dünyalar; hepsi o anda bu orkestranın içine giriyor. Biz orkestrayla birlikte çalıyoruz ama aslında bütün bu birikimle birlikte çalıyoruz. O yüzden müzik o anda yalnızca bulunduğumuz yerde değil. Yalnızca içinde bulunduğumuz zamanda da değil. Müzik o anda bütün dünyada ve bütün zamanlarda var oluyor.
Çoğu şef bu soruya muhtemelen “konser başlamadan önceki sessizlik” der. Evet, o sessizlik çok önemli. Çünkü o anda ben aslında konserin notalarını duymaya başlıyorum. Tempoyu, akışı, o akşamki ruhu... O müzisyenlerle birlikte, o sessizlikte müziği içimden duyuyorum. Sonra sahnede onu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Ama benim için en güçlü sessizlik, parçadan hemen sonra gelen o birkaç saniye. O an var ya... Hep birlikte bir yolculuğa çıktık. Duygusal olarak öyle bir yere gittik ki, herkes kalbiyle orada kaldı. O birkaç saniyede kimse kıpırdamıyor, alkışlamıyor. Sadece sessizlik var. Çünkü sanki herkes aynı anda nefesini tuttu ve bir saniye sonra, hep birlikte yeniden nefes almamız gerekiyor. İşte ben o sessizlik için dünyada her şeyi yaparım.
Aslında bütün sanatlar var. Ben sanatı çok seviyorum. Kitap okumayı hatta kitap yazmayı seviyorum. Müzeleri seviyorum. Resimleri seviyorum. Heykelleri seviyorum. Sanat benim için dünyayı anlamanın bir yolu. Ama sadece sanat değil. İnsanları anlamayı çok seviyorum. İnsanlar ne yapıyorlar, ne düşünüyorlar, neden böyle hissediyorlar... Bunları merak ediyorum. Müziği de aslında böyle kullanıyorum. Hayatı, insanları, duyguları daha iyi anlamak için. Çünkü aslında hepimiz aynıyız. Herkes aynı duyguları hissediyor. Aynı gökyüzünün altında, hep beraberiz.
Benim hayatım allegro doğdu. O günden beri de allegro gidiyor. Hiç durmadı. Şu anda presto ve vivace’ye doğru ilerliyor. Hep hızlanıyor. Hep büyük bir enerjiyle devam ediyor. Benim hayatımda adagio yok. Yapamam. Kanım yarı Türk, yarı İtalyan. O yüzden duramam. Kahvesiz bile duramıyorum. Allegro’dan başladık, allegro con fuoco’ya geçtik, vivace, presto derken prestissimo’ya geldik. Ve büyük ihtimalle ben prestissimo öleceğim.