Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Lüksün yeni rotası belli oldu: Sezonun favori alanlarının ilham kaynağı, Japon kültüründen geliyor: high-fidelity ses sistemleriyle bütünleşen “listening barlar”.
Eğlencenin, paylaşımın anlamının her gün değiştiği bir çağdayız: Gürültülü rave partilerinden sosyal wellness kulüplerine transfer olduk. Devamında okuma kulüplerinde aşkı aradık, dinner party’lerde zarif tabaklar etrafında buluştuk. Hayatımızı şekillendiren estetikler de önce grunge ve cyberpunk’tan minimalizme keskin viraj aldı; geleceğe olan takıntımız, retro ilhamları kutlayarak deri değiştirdi. Haliyle son birkaç yılda sosyalleşmenin, bağ kurmanın tanımını defalarca güncelledik. Gidişat bugün de pek farklı sayılmaz: Yazın dinamik enerjisiyle birlikte üçüncü alanlarımız, dinner party’lerdeki tabakların yerini plakların ve DJ kabinlerinin alışıyla yenileniyor. İlhamın yeni akçesi olan Hi-Fi dinleme barları; lüks deneyimlerin kalbinde çoktan konumlandı.
Işık dolu, lüks dokunuşunu gerçekleştirmeden önce Hi-Fi barlar aslında kültürel etkileşimin sembolüydü: 1929 yılı Japonya’sında, o dönem Batı kültürüne duyulan hayranlığın sonucu olarak ülkenin ilk caz kafesi Blackbird açıldı. ABD’den ithal edilen plakların fiyatları ulaşılabilir olmadığı için Tokyo halkı bu keyfi kolektif bir dinleme seremonisi olarak kurguladı; bir girişimci plakları ithal etti, Tokyolular ise birer fincan çay eşliğinde müziğe kulak verdi. Yine dönemin yüksek kaliteli pikapları, Hi-Fi kelimesine ilham olan high fidelity (yani ses kaydının orijinaline yüksek sadakat) kriterini sağladı. Blackbird’de başlayan bu gelenek kısa süre içerisinde kissa adını alan kafelerle tüm Japonya’ya yayıldı. Dinleme alanları, böylelikle sosyalleşme kültürünü tanımlayan kritik bir üçüncü alana dönüştü. İkinci Dünya Savaşı boyunca caz, “düşman müziği” diye algılanıp kissa’lar dönemsel olarak kapatıldıysa da savaş sonrası iklimde bu mekanlar hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde geri döndü. Kolektif dinleme eylemi, artık geçmişin mutsuzluklarına karşı bir direniş olarak algılanıyordu. 60’ların sonuna geldiğimizde kapısında “İçeride konuşmak yasaktır” yazan 800’ün üzerinde kissa, birbirinden farklı toplulukları müziğin birleştirici gücüyle buluşturdu.

Bugün artık plaklara ihtiyaç kalmadığını düşünüyor olabilirsiniz, nihayetinde streaming çağındayız. Gerçek ise biraz farklı: Kissa’lar şimdilerde evrimleşiyor, Hi-Fi kafe ve barlara evrilerek cazip deneyimlere kapı aralıyor. Bu değişim, sadece durmak bilmeyen üçüncü alan arayışımızdan ibaret değil, birden çok faktörde saklı: Sober-curious akımına gönül veren Z kuşağı için nihayet çay ve kahvelerle müziği birleştiren bir gece hayatı, listening bar’lar sayesinde mümkün. Dijitalleşmenin önünü alamadığımız bugünlerde yükselen analog sevdasına karşılık olarak plak dinlemek ise, yeni nesil sofistikasyonun simgelerinden. Dahası önceki tüm jenerasyonlara göre çok daha yalnız olduğu verilerle kanıtlanan Z kuşağı için bu alanlar, özellikle Berlin gibi listening bar’ların alternatif kültürle enfüze olduğu şehirlerde birer sosyal me-time destinasyonu haline geldi. Zencefilli çayını yudumlayan erken Z ve geç milenyum bireyleri, Hi-Fi tınılara ellerinde birer defterle yazarak, çizerek eşlik ediyor.
Son bir yılda lüks de bu yükselen yaşam trendini radarına almış olsa gerek. Dünyanın farklı yerlerinde listening bar’ların sayısının giderek arttığına şahit oluyoruz. Kimi zaman şehrin en sofistike bölgesinde yer alan, kimi zaman şahane günbatımları ile bir arada tasarlanan bu mekanların ortak özelliği ise dinlemeyi aktif bir eylem haline dönüştürmeleri. Pek aşina olduğumuz “Müzik ruhun gıdasıdır” deyişine atıfta bulunurcasına yeme-içme odağını plak çalarlara ya da canlı DJ setlerine transfer eden listening bar’lar; slow living trendiyle de el ele yaza entegre oluyor. Bu yaz blackout ile sonuçlanan partilerden kaçınan ama kendini 360 derece wellness’a da adamak istemeyen şehirliler için yeni bir kaçış rotası, bir nevi ses terapisi sunuyor.

Amalfi Kıyıları’nın en gözde destinasyonlarından Positano’da konumlanan Le Sirenuse; listening bar kültürünü lüks dünyasıyla erken buluşturan vizyonerlerden. Otelin bünyesinde Michelin yıldızlı restoran La Sponda’dan 75’inci yıla ithafen açılmış taze bir beach club’a uzanan envai çeşit deneyim alanı var; ancak Don’t Worry Music Bar, bunlardan biraz farklı. Geçtiğimiz yıl Amalfi Kıyıları’nın ilk listening bar’ı olarak açılan Don’t Worry fikri; Le Sirenuse’nin operasyon müdürü Aldo Sersale’nin Tokyo ziyaretinde aldığı ilhamla ortaya çıkıyor ve o günden bu yana 60’lardan 80’lere rock’n roll ve İtalyan klasikleri arasında gidip gelen plak kültürüyle analog bir ambiyans kurguluyor. Otelin ardındaki vizyoner Sersale ailesi, onlarla modern lüksün Hi-Fi ile etkileşimini konuşurken “Plakların kusurlu sesi muhteşem bir şey” diye başlıyor söze. “Kusurların insancıl bir yönü var, böylelikle çağları aşıyor ve direkt kalbe dokunuyorlar.” Japon müzik barı konseptini İtalya’da özgün bir Avrupai dokunuşla tekrar yaratmak… İşte bu, Don’t Worry Music Bar’ın kuruluş felsefesi olmuş. “Müzik, harika İtalyan klasikleri ile etkileşimde. Her gece DJ tarafından bir macera kürate ediliyor. Misafirler müzik, atmosfer ve bu samimi ortamdan büyüleniyor. Zira hiçbir gece birbirine benzemiyor, hepsinin kendine ait bir kişiliği var.”
Nişantaşı’nın yenisi Dama bu kültürü İstanbul’a taşıyanlardan. 86ent grup kurucu ortağı Özgür Çetin ve ekibi, Dama’yı tasarlarken öncelikli odağı nostaljinin, üçüncü alanlara güçlü etkisi olarak belirlemiş. “Eskiden insanların evi ve işyeri dışında ait hissettiği üçüncü mekanlar vardı. Kitapçılar, kahvehaneler, plak dükkanları, mahalle barları… Biz de böyle bir üçüncü mekan yaratmayı düşündük. İnsanların sadece tüketmek değil vakit geçirmek, birbirleriyle karşılaşmak, ait hissetmek için gelebileceği bir yer” diyor Çetin. Dama’nın teknik dünyası; retro ilhamlı lambalı amfiler ve 70’lerin ikonik tasarımı L100 Classic 75 ses sistemleri ile şekillenmiş. “Yüksek kalite ses elde etmek bir tarafa, müziği mümkün olduğunca doğal, sıcak ve temiz şekilde duyurabilmeyi hedefledik.”
Tıpkı Le Sirenuse’nin İtalyan dokunuşu gibi Dama da Japon Hi-Fi barı kültürüne bir İstanbul senteziyle yaklaşmış: Duvarlardaki huş kaplamalar ve tavandaki bambu detaylar kissa’lara selam verirken mekanın karakteri Nişantaşı ve İstanbul’un nabzını her anlamda yansıtıyor. Çetin’e Hi-Fi kültürünün yeni nesil eğlence ve sosyalleşmedeki yerini, lükse olan seyahatini sorduğumda ise “Son yıllarda eğlence ve gastronomi anlayışlarında belirgin bir dönüşüm görüyoruz” diye yanıtlıyor. “Özellikle pandemi sonrası süreçte insanların daha küçük, daha samimi ortamlarda bir araya gelmek istemesi ve zamanla bu gastronomik ve müzikal servisi bir deneyim olarak talep etmesi, mekan alternatifleriyle ya da farklı kültürlerde var olan konseptlerin yeniden gün yüzüne çıkmasıyla sonuçlandı.” Ona göre listening bar’lar, bu ihtiyaca karşılık veren bir konsept olmuş. “Tıpkı analog film çekmenin, vintage moda ürünlerini tercih etmenin bir trend tekdüzeliğinden insanları uzaklaştırması gibi, müziğe fiziken sahip olmak ve dokunabilmek de yeni bir dinleme ve bir araya gelme kültürü inşa etti.”

Cannes’ın ikonik otellerinden Hôtel Martinez de bu konsepti hayata geçirenlerden. Amaçlı ve anlamlı lüks deneyimler yaratma mottosuyla yola çıkan Le Martinez Bar, otel müdürü Michel Cottray’in sözleriyle, “gerçek lüksün sadece görünür değil hissedilen bir deneyim olduğu” görüşünden doğmuş. “Bugünün lüks gezgini beş yıldızlı deneyimlerin ötesinde bir arayışta: Anlamlı, kişiselleştirilmiş seyahatlerden doğan sürdürülebilir, her duyuya hitap eden anılar arıyor. Analoğun geri dönüşü ile Hi-Fi kültürü de bu değişimin muazzam bir örneği; çünkü bu, temelinde taklit edilemeyecek bir kültürel deneyim taşıyor” diyor Cottray. Mimar Rémi Tessier, Le Martinez’i hare kaplamalı kolonlar, plak barı ve Tiffany lambaların sıcak ışığıyla tasarlarken her detayda derinden kişisel ve sarmalayan bir atmosfer yaratmaya odaklanmış. “Misafirlerimiz mana, atmosfer ve bir deneyimin tamamen onlar için hazırlandığı hissinin peşinde.” Bugün Cannes’ın kalbinde Le Martinez Bar, Fransız rivierasını Japon Hi-Fi kültürüyle sentezleyerek modern lüksü dikkat, özen ve aktif katılımla yeniden tanımlıyor. Cottray, sundukları bileşimi “misafirleri birbirlerine, mekana ve amaçlara bağlayan bir deneyim yaratmak” odağıyla kurgularken, “daha canlı başka bir şey düşünemiyoruz” diyerek sonuçlandırıyor.
Amacınız ister bir defter ve kalem eşliğinde me-time yaşamak, ister plakların kusurlu ama kalbe dokunan sesini dinleyip sosyalleşmek olsun; dinleme barları, bugünün üçüncü alanları olduğunu çoktan ilan etti bile. Şehrin içinde müzikle zenginleşen bir arkadaş buluşmasını ya da tatil rotanızdaki günbatımını gerçek tınılarla birleştiren bu deneyim eğlence ve sosyalleşme anlayışımızın günden güne nasıl değiştiğini gözler önüne sermekle kalmıyor; aynı zamanda Uzakdoğu’da tamamen farklı bir öyküyle doğmuş bir pratiğin, bugün lüks dünyasını nasıl şekillendirdiğini de bizlere anlatıyor. Lüksün her geçen gün ışığını yeni düzlemlere yansıttığı bir gerçek, geriye ise yenilenen deneyimlerin bir parçası olmak kalıyor. Bu yaz dinner party’leri ya da gece kulüplerini pas geçip bir kokteyl eşliğinde Hi-Fi müziğin tadını çıkarmaya ne dersiniz? İlham dolu bir yazın nabzı, müziği paylaştığımız anlarda gizli olabilir.