Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Genç neslin başarılı solistlerinden Ada Sanlıman'la birlikte İstanbul gecelerinde caz müziğin izini sürdük.
Bazı hikayeler doğmadan önce başlar. Ada Sanlıman’ınki de öyle. Henüz anne karnındayken Chet Baker’ın trompettınılarıyla sakinleştiğini anlatıyor. Bu detay bugün ona romantik bir anekdot gibi geliyor; ancak geriye dönüp baktığında hayatındaki sürekliliği de açıklıyor. Dört yaşında piyano dersleri alıyor Sanlıman. “Gözlerim kapalı, kendimden geçerek şarkı söylediğim anları hatırlıyorum” diyor. Şişli Terakki’de geçen okul yılları müzikal yönünü belirginleştiren bir eşik.

Koro ile tanışması, kendini kolektif bir disiplin içinde keşfetmesini sağlıyor. “Çok büyülüydü ve ‘Ben bunu yapmak istiyorum’ dedim.” Lise yıllarında güzel sanatlar eğitimi alırken müziğin bir meslek olabileceği fikri güçleniyor. Bu süreçte karşılaştığı akıl hocaları yolunu netleştirirken İlhan Erşahin’in tavsiyesiyle rotasını değiştiriyor: “Bana ‘Sen caz okumalı ve New School’a gitmelisin’ dedi.” The New School for Jazz and Contemporary Music’te eğitim alıyor. Sonrasında İstanbul’un dinamik caz çevresinde, New York’ta edindiği deneyimle zenginleşen bir müzisyen olarak konumlanıyor. Volkan Öktem’in birlikte çalıştığı ekiple onu bir araya getirmesi, sahne hayatını profesyonel bir zemine taşıyor. New York hâlâ içinde açık bir kapı gibi... Ama başka bir gerçek daha var: “Ülkemi de çok seviyorum ve sevdiğim insanlara çok bağlıyım.”
O dönemde İstanbul’da yeni bir sesin peşine düşüyor, sahneyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlıyor; kendi müzikal dilini daha görünür ve özgür kılıyor.
Yıllardır süren performanslarında caz, çizgisel değil döngüsel bir hafıza taşıyor. Bir standardı eline aldığında, notalar ne kadar tanıdık olursa olsun o parçanın sabit kalması mümkün değil. Çünkü bir caz standardı, yorumcunun hafızasında ve bedeninde yeniden şekilleniyor.
Bazen yıllardır bildiği bir parçayı yeniden dinlediğinde bambaşka bir ilham yakaladığını anlatıyor. Bazen de radikal bir yeni yorum, bir standardı başka bir açıdan görmesini sağlıyor. Eski ile yeni karşıtlıktan öte birbirini besleyen iki damar. Bu yaklaşım sahnesine de yansıyor: Geçmişe saygılı ama bugünün nefesiyle yol alan bir tavır. Standardı korurken ona dokunmaktan çekinmeyen, formu bilen ama formun içinde özgürleşen bir yorumcu. Bu noktada caz sahnelerinin vazgeçilmezi doğaçlama devreye giriyor. Provalarda A’dan Z’ye çalışılmış bir düzen, sahnede başka bir renge bürünüyor. “Tamamen değişik, aykırı değil ama daha güzel oluyor” diye tanımlıyor. Çünkü sahne, planın değil ânın alanı.
Bir konserinde, şarkı bittikten sonra ekip arkadaşlarına dönüp istemsizce şunu sorduğunu söylüyor: “Her seferinde farklı yapmayı nasıl başarıyoruz?” Sahnedeyken, provadayken ya da herhangi bir yerde müzik yaparken, o duygu bir anda beliriyor ve forma dönüşüyor. Cazın özgürlüğü tam da burada anlam kazanıyor: Kontrol ile teslimiyet arasındaki o ince çizgide. Gözler kapalı ama ayaklar yere sağlam basıyor. Müzik planlanmış ama sonuç her seferinde yeni. Ve o an geldiğinde, düşünce geri çekiliyor; geriye sadece ses kalıyor. Belki de dinleyici tam o anda, onun sesinden çok varlığını duyuyor. “Sahnede gözlerim hep kapalı” diyor. Peki, o an aklından ne geçiyor? Bir düşüncelere dalış ve kopuş ânı olarak yorumluyor bunu. Empati onun için refleks gibi. “Arkadaşlarımın yaşadığı mutluluklar, hüzünler... Ne varsa. Her şey empati.”
İçselleştirdiği, kızdığı, üzüldüğü ya da coşkuyla sevindiği tüm o uç duyguların toplamı sahnede bir yere akıyor. Yıllardır sahnede olmak ona ülkemizde caz performansı sergilemenin hem güçlü hem de zorlu taraflarını öğretmiş.
Cazın sunduğu derinlik ve müzikal çeşitlilik en büyük avantajları; ancak niş bir alan olarak konumlandırılması beraberinde bir algı meselesini de getiriyor.

“Caz, dinlemeyenler tarafından çoğu zaman yalnızca ‘slow’ bir müzik türü gibi algılanıyor. Aslında çok geniş ve zengin bir dünyayı barındırıyor. Pek çok müzik türünün çıkış noktası da caz.”
Cazın bugün hâlâ dar bir çerçevede, sınırlı bir dinleyiciye hitap eden bir tür gibi görülmesini doğru bulmuyor. Ona göre caz kapsayıcı, kökleri pek çok türe uzanan ve yaşayan, dönüşen bir müzik dili. “Caz, dinlemeyenler tarafından çoğu zaman yalnızca ‘slow’ bir müzik türü gibi algılanıyor” diyor. “Aslında çok geniş ve zengin bir dünyayı barındırıyor. Pek çok müzik türünün çıkış noktası da caz.” İlham kaynaklarını sıralarken zorlanıyor; müziğini besleyen referanslar tek bir yere bağlanmıyor. İlk aklına gelen isim Amy Winehouse. “Aşk anında her şeyini bırakması, kendinden bile vazgeçmesi ve bunu tutkuyla yapması beni çok etkiliyor.” Ardından Chet Baker geliyor; cazın o kırılgan ama zarif tonu. Pink Floyd ve Beatles ise diğer önemli duraklar. İstanbul’da caz dinlemek isteyenler için seçeneklerin sınırlı olduğunu düşünüyor. Ona göre şehirde bu müziği istikrarlı ve odağı bozulmadan dinleyebileceğiniz mekan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Nardis, Touché ve Bova’yı sıralıyor. Son dönemde playlist’inde ise Jill Scott daha fazla yer kaplıyor. “Aslında her zaman dinliyordum ama repertuvarıma eklemeyi düşündüğüm için daha dikkatli ve seçerek dinliyorum. Özellikle Mesmerized ve Golden şu aralar listemde öne çıkan parçalar.” Bunun yanı sıra Sault adlı gruba duyduğu özel bir hayranlık var; müziklerini “gerçekten aşığım” diyerek tarif ediyor. Geçtiğimiz yaz İstanbul’da konser veren Khruangbin de favorilerinden.