Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Tasarımcılar ilhamı bahçelerde, sanat tarihinde, arşivlerde ve zanaatta ararken; çiçek de romantik bir motif olmaktan çıkıp modanın yeni kültürel diline dönüştü.
Paris Moda Haftası’nda Sarah Burton’ın Givenchy için hazırladığı üçüncü koleksiyonunda özellikle Mona Tougaard’ın taşıdığı çiçekli elbise ilk bakışta 17. yüzyıl Hollanda Altın Çağı ressamlarının natürmortlarını hatırlatıyordu. Karanlık bir zemin üzerinde ışığın içinden yükselen çiçekler, Rachel Ruysch ya da Jan Davidsz. de Heem’in tablolarından çıkmış gibiydi. Oysa Burton’ın referansı çağdaş Filipinli ressam Olan Ventura’nın Still Life adlı tablosundan geliyordu. Ventura’nın bulanıklaşan, çözülmeye başlayan çiçeklerini uzun saten püsküller ve nakışlarla üçboyutlu bir yüzeye taşıyan Burton, sabit bir resmi yürüdükçe hareket eden bir forma getirdi. Burton, çiçekleri doğadan değil sanat tarihinden ödünç alıyordu. Hatta sanat tarihinde kaybolan bir tek Burton değildi. New York Moda Haftası’nda koleksiyonunu sunan Joseph Altuzarra, Diego Velázquez’in resimlerinden ilham almıştı. Karşımıza çıkan çiçek referanslarını İspanyol geleneğinin devamı olarak okumak mümkün.
Son birkaç sezondur moda şehirle, şehirde akan hayatla meşguldü; ofisler, takım elbiseler, iş kıyafetleri, kurumsal gardıroplar... Bu sezon podyumlar yeşermeye başladı, ama doğaya illa romantik bir gözle bakmıyor tasarımcılar. Hermès podyumunda çimler, Miu Miu’da sararmış otlar vardı. Dior bahçe içine yeniden bahçe inşa etti. Defileler doğanın nasıl temsil edildiğine bakıyordu. Bazıları bir tablodan, bazıları bir bahçeden, bazıları ise aile yadigârı bir broştan çıkıp podyuma gelmişti. Canlı bir bitkiden çok bir hatırayı andırıyorlardı. (Gerçi Schiaparelli Haute Couture’de bu fikir neredeyse gerçek anlamıyla hayata geçti. Daniel Roseberry, ömürlerini uzatmak için şekerli suyla beslenen gerçek çiçekleri couture yüzeyine tek tek işleyerek doğayı olduğu gibi podyuma taşıdı.)

Chanel 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: Vogue Runway
Chanel’de çiçeğin tarihsel başlangıç noktası kamelya. Gabrielle “Coco” Chanel’in 1920’lerden itibaren yakasına, kemerine ve saçına iliştirdiği kokusuz kamelya, zamanla modaevinin en tanınan simgelerinden birine dönüştü. Matthieu Blazy’nin 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonunda da elbiselerin üzerine dağılmıştı. Koleksiyon “Chanel ile Blazy arasında devam eden diyalog” fikri üzerine kurgulanmıştı. Blazy, Chanel’in kamelyasını arşivsel bir logo olarak tekrarlamak yerine onu tomurcuk, çiçek broşu (bu önemli bir stil notu aynı zamanda sezon boyunca Kallmeyer, Khaite ve Altuzarra gibi birçok tasarımcının koleksiyonunda çiçeklerden broşlar gördük), yaprak ve gevşek aplike kümelerine ayırıyor. Soluk pembe elbisedeki çiçekler botanik olarak tek bir türü resmetmiyor; papatya, kamelya ve krizantem arasında kalan hayali çiçekler gibi görünüyordu. Blazy’nin koleksiyonu tanımlarken kullandığı “bir rüya, devam eden bir çalışma” fikriyle de uyumlu olarak, bahçe gözümüzün önünde büyüyordu.
Jonathan Anderson, Dior için hazırladığı koleksiyonunda ilham kaynağı olarak yalnızca çiçekleri değil onların yetiştiği mekanı seçti: Paris’in kalbindeki Jardin des Tuileries. Catherine de Medici tarafından yaptırılan, daha sonra XIV. Louis döneminde André Le Nôtre tarafından yeniden tasarlanan bahçe Paris’in en önemli sosyal sahnelerinden biri. 1667 yılında halka açıldığında ziyaretçilerin toplumsal statülerine uygun giyinmelerini zorunlu kılan bir kıyafet kuralı bulunuyordu. Tuileries, daha ilk günlerinden itibaren görmek ve görülmek için var olan kamusal bir sahneydi. Bugün de bu karakterini koruyor. Bahçede yapılan sıradan bir yürüyüş, heykellerin ve havuzların arasında gerçekleşen sessiz bir geçit törenine dönüşüyor; insanlar birbirlerini en az çevredeki peyzaj kadar dikkatle izliyor.

Dior 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: Vogue Runway
Jonathan Anderson Tuileries’nin içine, yine Tuileries’yi taklit eden yapay bir bahçe inşa ederek gerçek ile temsil, doğa ile dekor arasındaki sınırı bilinçli olarak bulanıklaştırdı. Kumaştan üretilmiş nilüferler, seramik çiçekler ve bahçeyi yeniden kuran sahne tasarımı, doğanın modayı nasıl dönüştürdüğünü özetliyordu. Bu fikir defilede izlediğimiz giysilere de yansıdı. Omuzlardan ve göğüslerden yükselen iri çiçek aplikeleri belirli bir türü temsil etmekten çok gerbera, papatya ve aster arasında dolaşan hayali çiçekler gibi görünüyordu. Buna karşılık ayakkabılardaki nilüfer motifleri ve devekuşu tüyleriyle oluşturulan arum zambağını andıran formlar daha belirgin botanik göndermeler içeriyordu. Nilüfer, su yüzeyindeki kırılgan güzelliğiyle Monet’nin Giverny bahçelerini akla getiriyordu.
Bu doğa fikri haute couture koleksiyonlarında da devam etti. Matthieu Blazy, sarmaşıklar, yapraklar, kuşlar ve ördekten kuğuya dönüşen düğmelerle doğayı bir peri masalının dili içinde ele alırken; Dior’da Jonathan Anderson, çiçekleri Lynda Benglis’in düğüm, kıvrım ve organik hacimlerinden süzülen daha heykelsi bir forma taşıdı.
Çiçekler hep ilkbaharı çağrıştırır; yeniden doğuş, hafiflik, romantizm... Ama şimdilerde sembolün anlamı biraz genişledi: 2020’lerin ikinci yarısında lüksün dili giderek gösterişten zanaata, yenilikten bilgiye, hızdan belleğe kaymaya başladı. Yapay zekânın saniyeler içinde kusursuz olduğu düşünülen görüntüler üretebildiği bir çağda, moda da değerini yeniden insan elinin yavaşlığında arıyor. Kumaş çiçeğin saatler süren nakışı, tek tek yerleştirilen taçyaprakları ya da elde şekillendirilen bir aplike zamanı somutlaştırıyor. Çiçek bu yüzden doğayı temsil etmekten çok emeği temsil ediyor. Bu da çiçekleri mevsimsel bir klişe olmaktan uzaklaştırdı. Modanın, modaevlerinin kendi geçmişiyle, sanat tarihiyle ve zanaat geleneğiyle yeniden kurduğu ilişkinin sembolü oldular.

Givenchy 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: Vogue Runway
Saint Laurent’da çiçek bambaşka bir karaktere büründü. Anthony Vaccarello, Yves Saint Laurent’ın yıllar boyunca siyah, altın ve doygun mücevher tonlarıyla yan yana getirdiği floral dili devam ettirirken, onu romantizmden iyice uzaklaştırdı. Boyna sıkıca oturan dev çiçek kolyeler ya da dantel üzerine yerleşen floraller, bir buketi değil zırhı çağrıştırıyordu.
McQueen’in kapanış look’u da aynı hikayeye dahildi. Baştan aşağı elde işlenmiş yabani çiçeklerle kaplı beyaz elbise, evin doğayla onlarca yıldır süren diyaloğunun yeni bölümü gibiydi. Alexander McQueen’den Sarah Burton’a uzanan çizgide çiçekler, İngiliz modaevinin doğayla kurduğu ilişkinin en güçlü araçlarından. Güzelliğin geçiciliğini, dönüşümü ve zanaatı aynı anda taşıyordu. Sean McGirr de bu dili kendi kuşağına ait bir yorumla devam ettiriyor.