Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Yeni sezonda dikkatle takip ettiğimiz Endam markasının üretim pratiklerine, ilham kaynaklarına ve tasarım anlayışına mercek tutuyoruz.
Dolabımda sürekli elimin gittiği, yıpransalar bile sevmekten ve giymekten vazgeçemediğim parçaların çoğunu uzun yıllar önce aldığımı fark ettim. Hızlı tüketim kültürüyle birlikte eskisi kadar özenli seçeneklerle karşılaşmıyor, yeni aldıklarımla aynı bağı kuramıyordum. Tasarım ve tekstil alanındaki deneyimimin, uzmanlığımın ve bakış açımın üründe gerçekten hissedildiği bir marka kurma fikri de buradan doğdu. Çünkü bir parçanın ardındaki düşünce ve ustalık hissedildiğinde, onunla kurulan bağın da güçlendiğine inanıyorum. Bu yaklaşımı taşıyabilecek ve markanın omurgasını oluşturabilecek bir isim ararken farklı diller ve kültürler arasında uzun bir araştırma yaptım. Açıkçası aradığım kelimenin Türkçede karşıma çıkacağını hiç düşünmemiştim. Başka hiçbir dilde endam kelimesinin taşıdığı derinliğe rastlamadım. Bunu fark ettiğim anda arayışım sona erdi.
Bir giysinin estetiği ya da çıkış noktası ilk ilgiyi uyandırabilir ama asıl bağ, hayatınıza doğal bir şekilde karıştığında kuruluyor. Düşünmeden tekrar tekrar uzandığınız parçalar genellikle size iyi hissettiren, güven veren ve arkasındaki özenin hissedildiği parçalar oluyor. Hepimizin artık vedalaşmamız gerektiğini bildiğimiz ama vedalaşamadığımız kıyafetlerimiz vardır. Ben bunlara iyi eşlikçiler diyorum. İyi eşlikçiler her yolculukta keyif verir. İyi bir giysi eksikliğini hissettirdiği için özlenir. Belki de iyi bir giysinin en büyük başarısı, yıllar geçse de size yabancılaşmamasıdır.

Bir siluetin Endam’a ait olduğunu hissettiren şey, düşünülmüşlüğü olabilir. Ben tasarımı, bir ürünün yalnızca fiziksel özelliklerini belirlemek olarak görmüyorum. Ürün benim için yaşayan bir şey; dolayısıyla onun yolculuğunu da tasarlamak gerekiyor. Nerede ve nasıl giyileceğinden neyle karşılaşacağına, nasıl muhafaza edileceğine kadar pek çok ihtimali düşünüp bunlara çözümler üretmek, işimin en sevdiğim kısmı. Overthinking’in ekmeğini yediğim tek alan işim sanırım. Bu sorgulama, bir yandan olası sorunlara çözüm üretirken diğer yandan gereksiz olanı ayıklamamı ve asıl fikri askıya daha donanımlı bir ürün olarak çıkarmamı sağlıyor. İlk bakışta yalnızca iyi üretilmiş bir parça görebilirsiniz; asıl sihir ise onu şekillendiren görünmeyen kararların ancak ürün deneyimlendikçe açığa çıkmasında.
Bence iyi bir temel parça, kendini her gün yeniden kanıtlamak zorunda olmayan parçadır. Hayatınıza ne kadar doğal karışıyorsa, o kadar iyi. Üzerine düşünmeden uzanabildiğiniz ve kendinizi ona emanet etmenin hafifliğini hissettiğiniz bir parça… Onu kıymetli yapan da giymek için neden arama ihtiyacını ortadan kaldırmasıdır. Çünkü bir parçanın içinde özgür hissetmek, onu seçmek için sayılabilecek diğer bütün nedenlerden daha önemli geliyor bana.
Bir formül veya sistemle açıklayamadığım nadir konulardan biri de bu sanırım. Sürekli devam eden bir merak ve gözlem mesaisi içinde bazı fikir ve malzemelerin diğerlerinden daha hazır ve özel olduğunu hissediyorsunuz. Kimisi bir olgunlaşma sürecinden sonra kimisi de doğru zaman olduğu için daha çok ışıldıyor. Ben seçimlerimi biraz da bu hissin peşinde yapmaya çalışıyorum.
İlhamın biraz dikkat, biraz hafıza, biraz da doğru anda doğru bağlantıyı kurabilmekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Ben biraz sünger gibi yaşıyorum; ilgimi çeken her şeyi, ne işe yarayacağını düşünmeden kaydediyorum. Her şey hafızada bir ihtimal olarak kalıyor. Beni en çok, birbirinden uzak görünen iki dünyanın beklenmedik şekillerde yan yana gelebileceğini fark etmek heyecanlandırıyor. Çünkü sıradışı olmak tek başına bir değer olmadığı gibi, sade olmak da sıradan olmak anlamına gelmiyor. Tasarım masasında biraz bunun peşinden gidiyorum; beklenmedik bağlantılar kurup onları sanki hep birbirlerine aitmiş gibi hissettirebilmek.

Ben her sezon bambaşka bir fikir bulma baskısı hissetmiyorum. Ama her koleksiyon için yeni bir çıkış hikayesi arıyorum. Çünkü yeni bir hikaye beraberinde taptaze bir merak ve yeni sorular getiriyor. O sorular malzemeyi, çalışma yöntemlerini ve oyun alanını çeşitlendiriyor. Sonra bütün bunlar hem anlık hem de yıllar içinde biriken deneyim, üretim bilgisi ve geri bildirimlerle harmanlanıyor. Benim için bir koleksiyonun değeri, ne kadar yeni göründüğünde değil yeni bir hikayeyi ne kadar zengin bir birikimle işleyebildiğinizde yatıyor.
Eylülün yazın nostaljisini taşıdığına inanıyorum. Yaz modunun pozitifliğiyle yıllık rutinlere döndüğümüz keyifli bir geçiş dönemi bence. Kışlıkları indirmeyi mümkün olduğunca ertelediğimiz, açık ayakkabılarımızı giyme cesaretimizin tavan yaptığı, ince hırka ve ceketlerimizi paltolarla değiştirmeden önceki son çıkış. Eskisi kadar mevsime yayılmış sonbaharlar, ilkbaharlar yaşamasak da sanırım alışkanlıklarımız hâlâ o şekilde çalışıyor.
Endam’ı kurgularken mevsimleri de kullanım esnekliğinin bir parçası olarak düşünüyoruz. “Bold essential” sunma iddiası hibrit bir tasarım algısını da beraberinde getiriyor. Mayolar ve paltolar gibi mevsime özgü fonksiyonel katmanlar hariç yazlık/kışlık kumaş algısına inanmıyorum. Tene doğrudan temas eden ürünlerde malzeme seçimlerimizi öncelikle iyi ve ferah hissettiren, dört mevsim kullanılabilecek kumaşlardan yana yapıyoruz. Bu layering’i bizim için daha da eğlenceli hale getiriyor. Sonbahar/Kış koleksiyonumuzun ana ilham fikri olan Tesserae temasına da bu sebeple çekildik. Tesserae, mozaikleri oluşturan her bir küçük parçaya verilen isimdir. Hiçbiri birbirinin aynısı değil. Ama tam da bu yüzden, birlikte zamana direnen bir bütün oluşturabiliyorlar.