Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Michael Rider, Washington, DC’de modayla pek ilgisi olmadan geçen meraklı bir çocukluğun ardından, bugün Paris’in simge modaevlerinden Celine’e neşeli ve iyimser vizyonunu taşıyor.
Michael Rider’ı Paris’te, Rue Vivienne üzerindeki ofisinde bulmanız pek mümkün değil. Çünkü o büyük ihtimalle Palais-Royal bahçelerindedir. Celine’in görkemli genel merkezinin birkaç sokak güneyinde yer alan, 17. yüzyılda Kardinal Richelieu için inşa edilen bu manastır avlusunu andıran bahçe, modaevinin yeni kreatif direktörü için adeta açık havada bir mola yeri. Ben de Rider’la tam burada buluşuyorum. Hafta içi, rüzgarlı bir öğleden sonra… Yağmur ihtimali şehirde bisikletle dolaşma planlarımızı bozunca rotamızı Palais-Royal’e çeviriyoruz.
“Celine’deki ilk dönemimde buraya sık sık gelirdim” diyor 45 yaşındaki Rider. Celine’deki ilk dönemi diye kastettiği, Phoebe Philo’nun yönetiminde dokuz yıl boyunca tasarım direktörü olarak görev yaptığı ilk Celine yılları. 2018’de ise Polo Ralph Lauren’de kadın koleksiyonlarının başına geçmek üzere ABD’ye taşındı başarılı tasarımcı. Ihlamur ağaçlarının sıralandığı patikalarda yürürken, sohbete devam ediyoruz. Kısa boylu, atletik yapılı Rider, koyu renk, sıcak bakışlara sahip. Kahverengi buklelerinin arasına yeni yeni düşmeye başlayan birkaç gri tel göze çarpıyor. Devetüyü renginde bir trençkot, boynuna birkaç kez dolanmış kalın kahverengi kaşmir bir atkı, soluk mavi jean pantolon ve spor ayakkabıları ile oldukça rahat görünüyor. İnce metal çerçeveli gözlüğü burnunun üzerinde, ona hafif akademik bir hava katıyor.
Geçen sekiz yılın ve büyük övgü toplayan üç koleksiyonun ardından, mart ayında tanıttığı sonbahar koleksiyonu büyük bir coşkuyla karşılandı. O artık Washington, DC’de büyümüş meraklı bir çocuğun, Paris’in en köklü modaevlerinden birinin başına nasıl geçtiğine dair soru işaretlerini tamamen ortadan kaldırmış durumda.
1945’te Céline Vipiana tarafından Paris’in 11. bölgesinde küçük bir butik olarak kurulan Celine, uzun yıllar Parisli kadınların gardırobunu tanımlayan marka olarak bilindi. Ancak 1990’ların sonuna gelindiğinde, lüks ama yaş almış bir şıklığın içine sıkışıp kaldı. LVMH, markayı yeniden canlandırmak amacıyla 2008’de Phoebe Philo’yu, 2018’de ise Hedi Slimane’ı göreve getirdi. Bugün Rider’ın tasarımları Phoebe Philo döneminin giyilebilir rafineliğini Ralph Lauren’de geçirdiği yılların sportif özgüveniyle buluşturduğu için övgü topluyor. Oysa yaptığı bundan daha fazlası. Rider, Celine için tamamen kendine ait yeni bir sayfa açtı; neşeli, umut dolu ve içinde bulunduğumuz döneme rağmen şaşırtıcı ölçüde iyimser bir sayfa.

Model Angelina Kendall’ın enerjik kaplan desenli paltosu, kırmızı ispanyol paça pantolonu ve payetli bonesi, Rider’ın Amerikan spor giyimini zahmetsiz bir sofistikasyonla buluşturan yaklaşımını yansıtıyor.
Dalganı koru. İster kendi haline kurumaya bırakın ister fönle şekillendirin, Blu & Green Rise & Set Light Styling Cream, saça doğal dokusunu koruyan, hareketli ve yapışmayan bir bitiş kazandırıyor.
Onunla ilk kez birkaç hafta önce, Celine’in neoklasik hôtel particulier’inde buluştum; Phoebe Philo’nun markaya bıraktığı en kalıcı miraslardan biri de bu binayı baştan sona yenileyerek Celine’in merkez ofisine dönüştürmesi oldu. İçerisi buz beyazı; ilk bakışta insanı biraz ürkütecek kadar kusursuz görünüyordu. Ta ki Rider, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gelip sarılana kadar. Üzerinde manşetleri hafifçe yıpranmış mavi bir sweatshirt ve ön kısmında So good to see you yazan file bir beyzbol şapkası vardı; bu görünüm, Celine’de başlattığı yeni dönemin de adeta özeti. İlkbahar hazır giyim koleksiyonu çocuk parklarını hatırlatan canlı ana renklerle doluydu. Son dönemin en çok konuşulan çantası, fermuarının gülümseme emojisini andıran kıvrımı nedeniyle “Smile Bag” olarak anılıyordu. Sonbahar koleksiyonundaki kusursuz kesimli siyah paltoların göğsüne iliştirilen plastik rozetlerde ise Bienvenue Chez Celine yazıyordu. Celine’e hoş geldiniz!
Bugün Palais-Royal’de, gölgeler içindeki sütunların etrafında dolaştıktan sonra parkın havuzunun yanındaki sandalyelere oturuyoruz. “Buraya sadece birkaç dakikalığına bile olsa gelmeyi seviyorum” diyor Rider. “Çok güzel bir yer. Washington’a hiç benzemiyor.” Kısa bir duraksamanın ardından ekliyor: “İşin ilginç yanı, Washington aslında bir Fransız tarafından planlanmış. Bulvarları ve kavşakları Paris örnek alınarak tasarlanmış.” Rider soruları dikkatle dinleyip, yanıt vermeden önce düşüncelerini özenle toparlıyor. Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca da telefonuna bir kere bile bakmıyor.
2024 sonbaharında Paris’e döndüğünden beri eşiyle birlikte Marais’nin kuzey kesimindeki bir dairede yaşıyor. Yine de henüz tam anlamıyla yerleşebilmiş değiller. “Evin her yanı eşyalarla dolu. Bu da zaman zaman biraz kaotik hissettirebiliyor.” Hayatının büyük bölümünü buzdolabının kapağına mıknatıslarla iliştirdiği fotoğraflar ve notlar sayesinde düzenlediğini de hafif alaycı bir gülümsemeyle itiraf ediyor: “Buzdolabı kapağı ya da mantar pano olmadan ne yapardım, gerçekten bilmiyorum.”
Rider, dokunarak düşünen bir tasarımcı. Soyut fikirler ya da kavramlardan çok, kumaşın ağırlığı, dokusu ve giysinin beden üzerindeki hissiyle ilgileniyor. Bu fiziksel temas tutkusu yalnızca kumaşlarla sınırlı değil. Celine’deki ofisinde yaklaşık dört metre yüksekliğindeki tavandan sarkan bir halat asılı. Gün içinde birkaç kez “get-up” adını verdiği bir egzersiz yapıyor: Yere uzanıyor, ardından yalnızca ellerini kullanarak halata tırmanıyor ve ayağa kalkıyor. Çoğu sabah işe bisikletle gidiyor. Bisiklet son dönemde onun imzalarından biri haline gelmiş durumda. Geçen temmuz gerçekleşen ilk defilesinin açılışında sokağa Celine logolu bisikletler dizilmişti. Ekim ayında tanıttığı koleksiyondaki en çok arzulanan aksesuarlardan biri, üzerinde Celine logosu bulunan karbon fiber bir bisiklet kaskıydı. Aslında Paris sokaklarından ilham almak, Celine’in DNA’sına işlemiş bir özellik. Birbirine geçen iki C’den oluşan logo fikri, Céline Vipiana’nın 1972’de Arc de Triomphe yakınlarında arabasının bozulmasıyla ortaya çıktı. Zafer Takı’nı çevreleyen güvenlik zincirinin desenini fark etti ve Celine’in yeni amblemi doğdu.
Rider için “gündelik” kelimesi olumsuz bir anlam taşımıyor. Amacı, müşterisine günün her ânına uyum sağlayan eksiksiz bir gardırop sunmak. Hem sabah Rue de Rivoli’de elektrikli bisikletiyle ilerlerken hem de akşam Faubourg Saint-Germain’de bir kokteylde kadeh kaldırırken aynı ceketi ya da aynı elbiseyi giyebileceği bir gardırop. Ekim ayında Paris’teki Parc de Saint-Cloud’da düzenlenen defilesini izleyen yönetmen ve yazar Miranda July de aynı görüşü paylaşıyor. “Giysiler ilk bakışta sade hatta tanıdık geliyor ama aslında çok özel” diyor July. “Defilede giydiğim kırmızı boğazlı kazağı aynı akşam after party’de de giydim. Bir anda rich lady şıklığından kulüp şıklığına geçti ama her iki haliyle de son derece Celine’di.” Gerçek hayat ilham panonuz olduğunda, fark etmeyi bilirseniz fikirler her yerden karşınıza çıkıyor. “Toplu taşıma fikirlerle dolu” diyor Rider. “Sürekli etrafı izliyorum; elbette insanları da. Bir yandan da koleksiyon yapan biriyim. İçimde biriken o kadar çok şey var ki, bir şekilde hepsi kendine bir çıkış yolu buluyor.”

Ağabeyi Jordan, “Küçüklüğünden beri olağanüstü bir gözlemciydi” diye anlatıyor Rider’ı. Martha’s Vineyard’da yaşayan Jordan, bir yandan toplumsal arabulucu olarak çalışıyor bir yandan da yerel bir hastanede hasta gözlemcisi olarak görev yapıyor. İki kardeş, Washington’ın kuzeybatısındaki Rock Creek Park’ın hemen yakınında, avukat bir anne ve babanın çocukları olarak büyüdüler. Rider, çocukluklarını sol görüşün ve aktivizmin güçlü biçimde hissedildiği bir ortam olarak anlatıyor. Aile için “Politics and Prose” kitabevi adeta bir pusula işlevi görüyor. “Ailemizde merak duygusu her zaman değerliydi” diyor Jordan. “Michael’ın ilgi alanları inanılmaz geniştir. Celine’den ilk ayrıldığında Normandiya’da elma şarabı üretmeyi düşünüyor, piyano dersi almayı planlıyordu. Bugün mesela uçak kullanmayı öğrenmek istiyor. Arapça öğreniyor; muhtemelen bugün neredeyse herkesle sohbet edebilir.” İki kardeş her zaman çok yakın olduklarından bahsediyor. Çocukken ayrı odalara geçtiklerinde bile aylar boyunca birbirlerinin odasında, yerde uyumaya devam etmişler. Jordan okuldaki bütün spor takımlarının kaptanı ve tiyatro oyunlarının başrol oyuncusuyken, “Ben onun yin’inin yang’ıydım” diyor Rider. “Haylazdım. Şakalar yapmayı, insanlara küçük oyunlar oynamayı severdim. Resim çizer, boyama yapardım.” Rider, kıyafetlere ilgisinin tam olarak ne zaman başladığını hatırlamıyor. Ama Jordan’a göre kardeşi daha o yıllarda insanların ne giydiğine dikkat ediyor, belki de dünyadaki yerini anlamaya çalışıyordu. Rider ise o dönemi şu sözlerle tanımlıyor: “Kıyafetleri seviyordum. Modayla değil belki ama giysilerle her zaman duygusal bir bağ kurdum.”
Bu bağ, ergenlik yıllarında iyice güçleniyor. Gardırobu hem kimliğinin bir parçasına hem de yaratıcılığını ifade ettiği bir alana dönüşüyor. Washington’ın ikinci el mağazalarını dolaşıyor, kendi dokunuşunu katabileceği parçalar arıyor. “Hâlâ sevdiğim şeylerin peşindeydim. Jean pantolonlar, asker parkaları, mavi Oxford gömlekler…” Buna rağmen sanat ya da moda okuluna gitmenin hiç aklına gelmediğini söylüyor. “Sanırım öğretmenlerin ve aktivistlerin arasında büyüdüğüm için moda, dünyaya katkıda bulunmanın benim hayal ettiğim yolu gibi görünmüyordu.”

Schneider ile model Libby Taverner, katmanlı ve günlük kombinlerle bu duygusal bağı görünür kılıyor.
Liseyi bitirdikten sonra Brown Üniversitesi’nde eğitim bilimleri ve Latin Amerika çalışmaları üzerine öğrenim görüyor Rider. 2002’de mezun olduktan sonra Oakland’da ilerici bir charter okulunda öğretmen olarak çalışmaya başlıyor. “Çok çılgın bir dönemdi. Çocuklar harikaydı ama kürtaj, şiddet, kimlik arayışı, trajediler, hormonlar… Her şey aynı anda, çok yüksek yaşanıyordu.” İşte tam o dönemde, öğretmenliği ne kadar sevse de yaratıcı tarafını keşfetme isteğini daha fazla bastıramayacağını yavaş yavaş fark ediyor. 2004’te New York’a dönüyor ve tasarımcı Trevor Ballin sayesinde Garment District’in couture tasarımcılarından Rogelio Velasco’nun yanında çırak olarak çalışmaya başlıyor. “Toplasanız dört terzi, iki kalıpçı, Rogelio ve ben vardık. Ben organze kesiyor, toplu iğne getiriyor, dikiş dikiyor ya da prova organizasyonuyla ilgileniyordum.” West Village’daki Christopher Street üzerinde, Trevor Ballin’in hemen yan dairesinde, bir video mağazasının üst katında küçük bir stüdyo daire tutuyor. 2000’lerin başındaki West Village, bugünkünden çok daha aykırı bir yer. Hudson Nehri’ne yakın sokaklar farklı kültürlerden gençlerin buluşma noktası. Bu, yalnızca güçlü bir aidiyet duygusu yaratmıyor, aynı zamanda pencerelerin hemen dışında her gün renkli bir moda gösterisinin yaşanmasını sağlıyor. “Yaşamak için ilham verici bir yerdi” diye hatırlıyor Ballin. “Başkalarının tarzının kendilerini tanımlamasına izin vermeyen gençlerle çevriliydiniz.” Yine de New York, Rider’ın kısa sürede gerçek hayalinin Balenciaga’nın Paris atölyesinde Nicolas Ghesquière ile çalışmak olduğunu fark ettiği yolculukta yalnızca kısa bir durak olmaktan öteye geçemiyor. “Nicolas’ın bir defilesini internette izlediğimi ve daha önce buna benzer hiçbir şey görmediğimi hatırlıyorum” diyor Rider. “Çoğu kişi bunu son derece kavramsal buluyordu ama ben öyle düşünmedim. Bana doğru, gerçek ve önemli gelmişti. Büyülenmiştim.” 2004 yazında büyük bir risk alarak Paris’e gidiyor ve bir şekilde modaevindeki erkek koleksiyonu stajı için peş peşe görüşmeler ayarlamayı başarıyor. “O zamanlar Fransızca bilmiyordum. Office Depot’tan aldığım malzemelerle eskizler, referanslar ve moodboard’lar hazırlamaya çalışıyordum. Açıkçası tam bir komediydi!” diye gülerek anlatıyor bugün. Yaz bitmek üzereyken ve Rider’ın parası neredeyse tükenmişken, Rue des Archives’deki bir ankesörlü telefondan Balenciaga’yı arıyor ancak stajın başka birine verildiğini öğreniyor. Büyük bir hayal kırıklığıyla önce Martha’s Vineyard’da tatilde olan ailesinin yanına gidiyor, ardından New York’a dönüyor. Ancak birkaç gün sonra telefon çalıyor. Staja kabul edildiğini öğreniyor. Bu staj kısa süre sonra dört yıl sürecek tam zamanlı bir işe dönüşüyor; hayallerinin de ötesinde bir işe.
Ghesquière’nin yanında geçirdiği yıllar Rider için yoğun bir öğrenme süreci oluyor. “Her şeyi öğrendim” diyor. “İnsanların fikirlerini nasıl geliştirdiğini, onları nasıl ileri taşıyıp sonra yeniden sadeleştirdiğini… Cristóbal Balenciaga ile çalışmış 70 yaşındaki bir kalıp ustasından da kariyerinin başındaki 22 yaşındaki bir tasarımcıdan da bir şeyler öğrendim. Asıl önemli olan, o iki dünyanın bir noktada nasıl buluştuğunu görmekti.” Küçük ama birbirine sıkı sıkıya bağlı tasarım ekibi zamanla onun için adeta ikinci bir aileye dönüşüyor. Rider’ın yakın dostlarından biri olan oyuncu Dan Levy ile tanışmaları da Trevor Ballin sayesinde, o yıllara uzanıyor. Levy, Rider’ı “yapaylıktan özellikle kaçınan biri” olarak tanımlıyor. “Her zaman tamamen kendisi oldu. Kendini ilgi odağı haline getirmek hiçbir zaman onun hikayesinin bir parçası olmadı. Ama bu kadar yetenekli bir arkadaşınız olduğunda aklınızdan hep aynı soru geçiyor: Ne zaman patron olacak?”

Annie Leibovitz’in Celine ofislerinde fotoğrafladığı Rider, son dönemde “güzel kıyafetlerin altındaki insanların karmaşık ve biraz da dağınık iç dünyaları” üzerine düşünüyor.
Palais-Royal’de otururken Rider kahve almaya gidiyor, ben de masamızı bekliyorum. Elinde iki bardağı dikkatle üst üste dengeleyerek geri döndüğünde, havuzun etrafında koşturan bir grup çocuk neredeyse bize çarpacakken son anda yön değiştirip gül bahçesine doğru koşmaya devam ediyor. Rider bütün bu hengameyi gülümseyerek izliyor ve kahvesini birkaç yudumda bitiriyor. Kariyerini anlatmayı sürdürdükçe bir şey giderek daha belirginleşiyor: Balenciaga onun çıraklık dönemiyse, 2008’de Phoebe Philo’nun yanında hazır giyim tasarım direktörü olarak Celine’e katılması da ustalığa geçişi. Yaklaşık on yıl boyunca Paris’teki atölye ile Philo’nun Londra’daki ofisi arasında gidip geldiğinden bahsediyor Rider. Bu süre içinde moda dünyasındaki itibarı, kariyerindeki bir sonraki adımı dilediği gibi seçebileceği noktaya ulaşıyor. Ama o durmayı seçiyor. İşten ayrılma kararını vermeden önceki yıl Paris’te mültecilere Fransızca öğretirken, bir yandan da kendini hem tükenmiş hem de sektörün geçirdiği dönüşümden kopmuş hissediyor. “Celine’de geçirdiğim zamana bayıldım. Ama bazı şeylerin özel ve biricik olduğunu kabul edip onları tam da o noktada bırakmayı bilmek gerekir. Nefes almaya ihtiyacım vardı.”
2017’de, Phoebe Philo’dan hemen önce Celine’den ayrılıyor başarılı tasarımcı. Ancak verdiği ara yalnızca birkaç ay sürüyor. Çünkü Polo Ralph Lauren’den kadın koleksiyonlarının kreatif direktörlüğü teklifi geldiğinde bunu yaratıcı repertuvarını genişletmek için eşsiz bir fırsat olarak görüyor Rider. “Paris’te moda alanında çalışan herkese aynı şeyi söylüyorum: Gidin, birkaç yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışın. Parisliler kutsal havayı soluduklarını düşünüyor ve haksız da sayılmazlar. Ama dışarıda bambaşka çalışma biçimleriyle dolu canlı bir dünya var.”
Çocukluğundan beri vintage Polo parçalarına ilgi duyan Rider, Ralph Lauren ile Madison Avenue’deki ofisinde buluşmak üzere New York’a uçuyor. İkili daha ilk anda güçlü bir bağ kuruyor. Bugün taktığı ince metal çerçeveli gözlük Lauren’ın hediyesi. Rider’ın sözleriyle “büyük ama aynı zamanda anlamlı” bir moda anlayışının parçası olma fikri onu cezbediyor ve teklifi kabul ediyor. “Ralph tam bir tüccardır; size kendisinin tasarımcı olduğunu söylemez” diyor Rider. “Ama olağanüstü bir hayalperest ve hikaye anlatıcısıdır.” Lauren’la geçirdiği altı yılın ona kıyafet tasarlama heyecanını yeniden kazandırdığından bahsediyor: “Eğer Celine’den ayrılmasaydım, bugün yaptığım işi yapıyor olmazdım.”
Rider, bu ara dönemde Hedi Slimane’in Celine’ini özellikle takip etmediğini söylüyor. Oysa bu, Fransız tasarımcının markanın adındaki ilk “e” harfinin aksanını kaldırdığı; erkek koleksiyonlarını, haute couture’ü, parfümü ve makyaj koleksiyonlarını bünyeye kattığı, aynı zamanda Celine’e daha keskin ve sert bir estetik kazandırdığı dönemdi. Slimane yalnızca Celine’in hitap ettiği kitleyi büyütmekle kalmadı; markanın cirosunu da neredeyse üç katına çıkardı.
Paris’e dönmek Rider için eve dönüş anlamına geliyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de bugün hem Celine hem de Dior için triko tasarlayan eşiyle yeniden tam zamanlı olarak aynı şehirde yaşamaya başlaması. Çift, hafta sonlarını Normandiya’nın Perche bölgesindeki 17. yüzyıldan kalma kır evlerinde bisiklete binerek, radyo dinleyerek ve eski filmler izleyerek geçiriyor (Evin önceki sahibi, Apocalypse Now ve Evita filmlerinde çalışmış ünlü bir set dekoratörüydü. Eve kurduğu gösterim odası bugün Rider ve eşinin akşam ritüellerinin vazgeçilmez bir parçası). Her sabah gazetesini basılı haliyle okuyor; telefondan okumayı ise reddediyor. Bu, hayatı dijitale teslim etmemek için gösterdiği küçük direnişlerden yalnızca biri. “Hayatımdaki en önemli şeyler, elimde telefonum olsaydı asla yaşanmayacak karşılaşmalar sayesinde oldu. Çünkü o zaman etrafıma dikkat etmiyor olurdum.” Dikkat etmek yani tam anlamıyla bulunduğu anda olmak, Rider’ın yaratıcı sürecinin vazgeçilmez bir parçası.

Çok renkli intarsia örgü elbisesi, deri bucket şapkası ve beyaz diz üstü çizmeleriyle Kendall, kalabalığın içinde kaybolmaya hiç niyetli değil.
Kreatif direktör, kıyafetlerle neredeyse takıntılı düzeyde bir ilişki kurduğunu kabul ediyor. Kendi yaşamından parçalar taşıyan, her biri belirli bir anıyla yüklü kişisel giysi koleksiyonu, dünyanın farklı yerlerindeki birçok depolama alanını dolduruyor. Palais-Royal’deki havuzun başında otururken Marais yönünü işaret ediyor; sık sık gittiği depolardan biri yalnızca birkaç sokak ötede. “Şu an tam bir karmaşa” diyor. “İçinde tam olarak neler olduğunu ben bile bilmiyorum. Asla elden çıkarmayacağım binlerce parça var.” Bunların arasında “iyi zaman gömlekleri” adını verdiği parçalar da bulunuyor. Ne demek istediğini sorduğumda gülerek tek cümleyle açıklıyor: “İçinde gerçekten çok güzel zaman geçirdiğiniz gömlekler.” Örnek olarak dirseğinde delik bulunan yeşil bir asker gömleğini gösteriyor. Ona göre o gömlek anılarla dolu; ne zaman giyse onu yeniden o günlere götürüyor. Rider için yırtıklar, sökükler, ter lekeleri ya da yıpranmış yakalar bir hasar değil sevginin bıraktığı izler. “Duyarlı insanların çoğu giydikleri kıyafetlerle derin bir bağ kurar. Ve o insanların çoğunun güçlü bir tarzı vardır. Keşke modada da bu duyguyla daha sık karşılaşabilsem.”
Mart ayında Paris’te, Seine Nehri kıyısındaki görkemli Institut de France’da düzenlenen defilesinin kulisinde, tasarım sürecine her zaman “güzel kıyafetlerin içindeki insanların karmaşık, hafif dağınık iç dünyalarını” düşünerek başladığını söylemişti Rider. Podyumda ise deniz kabukları ve fildişleriyle dolu kolyeler, birbiriyle uyumsuz iri küpeler ve üst üste takılmış yüzükler dikkat çekiyordu. Siyah deri bir kemer, leopar desenli kabanıyla uyum sağlamıyordu; kimi zaman pantolon paçalarının yalnızca biri çizmenin içine sokulmuştu. Rider, bir kez daha yalnızca trikoları ve ipekleri daha yumuşak siluetlere dönüştürdüğü ustalığını değil aynı zamanda kusursuz terzilik becerisini de ortaya koyuyordu. Defileyi ön sıradan izleyen oyuncu Natasha Lyonne, gösterinin ardından şöyle diyordu: “Defilenin kurgusu ve yaratıcılığı son derece kişiseldi; sanki her karar hem akılla hem de kalple verilmişti.” Rider Paris’e geldikten kısa süre sonra tasarım ekibine katılan Trevor Ballin ise arkadaşının “mizah duygusunu ortaya koyduğunu ve biraz eğlendiğini” düşünüyordu. Bunun en iyi örneklerinden biri de koleksiyondaki ışıltılı elbiselerdi: Biri gümüş zincir halkalardan yapılmış ve üzerine gelişigüzel serpiştirilmiş dev harflerle “CELINE PARIS” yazılmıştı; bir diğeri tamamen gazoz kutularının açma halkalarından oluşuyordu; bir başkası ise bardak altlığı büyüklüğündeki gümüş payetlerle işlenmişti.
Parka döndüğümüzde, Rider’ın mart ayındaki defilesinin güçlü bir topluluk buluşması hissi verdiğinden söz etmeye başlıyorum. Defilenin iç mekan dekoru bir mahalle merkezini andıracak şekilde tasarlanmıştı; kabanların üzerindeki plastik rozetler ise siyasi kampanya rozetlerini andırıyordu. Gençliğinde modanın dünyaya anlamlı bir katkı sunabileceğine inanmıyordu tasarımcı. Peki yıllar içinde bu dünyanın tam merkezinde yer almak fikrini değiştirmiş miydi? “Elbette” diyor, bütün kalbiyle inanıyormuş gibi. “Moda insanlara hayal kurdurabilir. Aynı zamanda onların gündelik hayatlarını daha işlevsel ve daha heyecan verici hale getirebilir. Dahası, dünyaya bakışımızı, birbirimizi algılayışımızı değiştirebilir. Ve belki de en önemlisi, kendimizi görme biçimimizi…”
