Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Meslekte 20. yılını kutlayan Erdem Moralıoğlu, tarihin kırılgan, eksantrik ve dirençli figürlerinden besleniyor; kıyafetleri, modayı trendlerden bağımsız olarak hatırlamanın bir yöntemi olarak düşünüyor.
İtalyan fotoğrafçı ve model Tina Modotti, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, Amerikalı dansçı Adele Astaire, İngiliz balerin Margot Fonteyn, Berlin’in progresif kültür ve gece hayatını yansıtan figürlerden illüstratör Jeanne Mammen, avangard ressam Elfriede Lohse-Wächtler, Yunan opera sanatçısı Maria Callas, Susan Sontag’ın The Volcano Lover kitabındaki karakterlerden Lady Emma Hamilton ya da Cecil Beaton karelerinde yakaladığımız Avrupa aristokrasisi ve sosyetesi… Şimdi şunu hayal ediyorum; sanki Erdem Moralıoğlu’na sormuşlar, yaşayan ya da artık aramızda olmayan isimleri bir akşam yemeğine davet etmek isteseydin bu masada kimler olurdu… Erdem; 2006-07 Sonbahar/Kış sezonu için sunduğu ilk koleksiyondan bu yana daima tarihi figürlere, karakterlere döndü yüzünü. Bir nevi karakter arşivi yaptı. Kırılganlık ve güç, maskülen ve feminen, disiplin ve eksantriklik arasında gidip gelen kadınlar ve queer figürler onun ilham kaynağı. Geçtiğimiz şubat Tate Britain’da Tracey Emin ve Pablo Picasso eserleriyle aynı çatı altında, retrospektif demekten kaçındığı 20. yıl koleksiyonunu sunarken fonda Siouxsie and the Banshees’den Happy House çalıyordu. “Burası mutlu bir ev. Hepimiz mutluyuz, mutlu evde olmak keyif verici.” Erdem’in evinde geçen 20 yıl nasıl mutlu olmasın ki? Hele ki böyle kallavi konukları varken…

Fotoğraf: Getty Images
Erdem, punk ruhlu Londra Moda Haftası’nın (belki Simone Rocha ile birlikte) isyankar olmayan ender tasarımcılarından. 2010’ların başından itibaren, o dönem Christopher Bailey yönetimindeki Burberry ile birlikte Londra’yı New York ile Milano arasında verilen kısa bir mola olmaktan çıkarıp, editörlerin ve satın almacıların gerçekten görmek istediği, genç ve deneysel defileler için geldiği duraklardan birine dönüştüren isimler arasında yer aldı. Ki bugün hâlâ bu yaklaşım geçerli. Moda haftaları devam ederken Londra’yı es geçmemek konusunda insanları ikna eden bir güç. Üstelik 20 yıl boyunca bağımsız kalabilen bir tasarım evi için bunu başarmak daha da önem kazanıyor.
Botanizmi ve ornitolojik desenleri kullanan bir tasarımcı. Kanada’nın soğuk ve beyaz kışını geride bırakıp dantel, tül ve antik taşlarla süslenmiş parçalar tasarlayarak Britanya’nın moda geleneğine katkıda bulundu. Ada’nın moda kültürüyle özdeşleşen isyankar, gotik ve deneysel gibi sözcüklerin aksine sakin ve edebi bir dil kullandı hep. Onun kıyafetleri bir kadının nasıl görüneceği kadar nasıl bir hikaye taşıdığıyla da alakalı. Bunda İngiliz edebiyatı ve felsefe öğrenimi görmesinin etkisi var. Onunla ettiğiniz her sohbetin, verdiği her röportajın kitaplarla son bulması da şaşırtıcı değil. The London Library’e üyeliği var, her gün aynı odalarda, aynı koltuklarda kitaplarını karıştırıp, aldığı ilhamı çizimlere döküyor. Bu rutin onun için tekrar eden takıntılı bir alışkanlık ve Moralıoğlu alışkanlıklarına bağımlı biri. Tıpkı yüzmek gibi.
“Moda benim için her zaman hikaye anlatmanın bir yolu oldu” demesi boşuna değil. İlham aldığı edebiyata hayranlık beslediği ortada. Onu her zaman büyüleyen eserlerden biri, Virgina Woolf başyapıtı Orlando. Kitap, Erdem tasarımlarının bütün ikililiklerini ve enerjisini özetliyor. Zamanda yolculuk yapan, zamanla değişen, hayatı normal bir insan gibi ilerlemeyen bir karakter. Kimine göre Woolf’un bir deneyi. Androjen bir kimlikte, fiziksel özellikleri değişse de kendi değişmeyen bir karakter. Ama toplumun ona karşı davranışları sürekli değişiyor. Her şeye meydan okurken romantik, bir o kadar da macera seven biri. Yine de Erdem hakkında yazarken en kolay tuzak, onu “romantik” kelimesine hapsetmek olur. Oysa onun romantizmi pespembe ya da yüzeysel değil. Bazen yasla, bazen arzuyla, bazen de kültürel mirasın ağırlığıyla yoğrulmuş bir romantizm. Geçmişe bakıyor, evet, ama nostaljiden medet ummuyor. Geçmişi, bugünü anlamak için kullanıyor. Kendi ifadesiyle hikayeleri geçmişten alıp şimdiyi düşünmek için bir mercek gibi kullanıyor; bu yüzden kıyafetleri sandıktan çıkan vintage bir parça gibi hissettirmiyor. Zamanın ruhunu yakalayan çağdaş parçalar hepsi. Erdem giyen kadın sanki birkaç zaman dilimini aynı anda üzerinde taşıyormuş gibi görünüyor.

Fotoğraf: Getty Images
Yıllar içinde Moralıoğlu’nun da kabul ettiği gibi, ilham kaynağı artık tekil bir peri olmaktan çıktı; günün farklı saatlerinde yaşayan, çalışan, seven, kaybeden, giyinen, yaş alan daha çoğul bir karakterler topluluğuna dönüştü. Bazen gotiğe çalan, neredeyse yas tutan bir zarafet önerdi; bazen İngiliz romansını kır çiçekleri, brokarları ve duygusal katmanlarıyla yeniden kurdu; bazen de tarihten seçtiği figürler üzerinden feminenliği daha asi, daha kamusal bir yerden düşünmeyi seçti. Maria Callas’dan ilham aldığı koleksiyonda kadın neredeyse operatik bir yoğunlukla sahneye çıkıyordu: Dramatik, kırılgan, ihtişamlı. Devonshire Düşesi Deborah’nın etrafında kurduğu dünyada bambaşka bir karakter vardı. Daha toprakla ilişkili, daha eksantrik, aristokrat ama şaşırtıcı biçimde pratik, çiçekleri bir süs gibi değil yaşanmışlığın parçası gibi taşıyan bir kadın. Stella & Fanny koleksiyonuna baktığımızda ise Erdem’in romantizminin daha da ilginç bir yere kaydığını gördük. Kimlik ve normları bozma cesaretiydi öne çıkan.
Montreal’de doğan Moralıoğlu’nun annesi İngiliz, babası Türk. Çocukluğu kültürel olarak tek bir eksende değil birkaç farklı dünya arasında şekilleniyor. Kendi anlattığı haliyle, bir yanda İngiltere’ye duyulan özlemle kurulan “ev içi” bir estetik, diğer yanda Kanada banliyösünün tuhaf, biraz tekinsiz dinginliği var. Bir de 90’larda Paris’te olmayı her şeyden çok isteyen biri. Londra’ya gelişi bu hikayeyi gerçek anlamda başlatıyor. Royal College of Art’tan mezun olduktan sonra 2005’te kendi markasını kurduğunda (araya bir de New York’ta Diane von Furstenberg için tasarım asistanı olarak çalıştığı dönemi sığdırıyor) İngiliz modasında henüz o güne kadar punk ruhu gibi yerleşmiş olmayan bir tema üzerine çalışmayı seçti: Feminenlik. Bunu el işi, tarih ve güzellik sayesinde ortaya koyuyordu. Tabii ki son derece hafif ve cesur çiçek baskıların da etkisi vardı. Erdem’in kariyerinin erken döneminde Barneys gibi önemli mağazalara girmesi, ardından British Fashion Council’ın desteği ve 2010’da ilk BFC/ Vogue Designer Fashion Fund ödülünü kazanması boşuna değildi. Moda sistemi onun kurduğu dilin hem güzel hem de ciddi olduğunu neyse ki erken fark etti. İşin matematiğini erken çözmüştü.
Moralıoğlu; insanların bir bakışta onunla özdeşleştirebileceği bir dil yaratmıştı. Markasını ilginç kılan noktalardan biri, başarı hikayesinin tonuydu. Fanları arasında Alexa Chung, Kate Middleton, Keire Knightley ve Kate Winslet gibi sinema yıldızları ve modanın it girl’leri olsa da, o diğer birçok tasarımcının aksine bu ilişkileri paylaşarak ya da sırtını bu ilişkilere dayayarak ilerlemedi. Özellikle son 20 yılda giderek daha yüksek tondan konuşmaya başlayan endüstrinin aksine, daha saldırgan pazarlama planlarının ve neticede daha çok görünür olma beklentisinin yerine vaktini müzelerde ve kütüphanelerde araştırma yaparak geçirdi. O tüm bu süre boyunca her defasında yeni karakterler yaratıyordu. Her sezon başka bir kadın, başka bir oda, başka bir ev, başka bir bahçe, başka bir arşiv, başka bir hayalet sahneye çıkıyordu—bunda çocukken izlediği Hitchcock ve James Ivory filmlerinin de etkisi vardı.
Erdem’in bütün perspektifi ve pratiği Bloomsbury olarak anılan grubu anımsatıyor ki zaten büyürken hayalini kurduğu, Londra’ya taşınınca yolunun buluştuğu bir ekol bu. 20. yüzyılın başında Londra’nın Bloomsbury semtinde bir araya gelen küçük bir arkadaş çevresi, modern İngiliz kültürünün yönünü değiştirdi. Bloomsbury Group olarak bilinen bu entelektüel topluluk, sanat ile hayat arasındaki sınırı neredeyse tamamen ortadan kaldırıyordu. Merkezde Virginia Woolf vardı, etrafında ise ressamlar ve düşünürler Vanessa Bell, Duncan Grant, Lytton Strachey ve John Maynard Keynes. Onları bir araya getiren şey uzun sohbetler, disiplinler arası fikir alışverişi ve sanatın gündelik hayatın doğal bir uzantısı olduğuna dair ortak bir inanç. Bugün İngiliz modasının o romantik, edebi tonu düşünüldüğünde, Bloomsbury’nin gölgesi hâlâ kendini hissettiriyor. Özellikle de Erdem Moralıoğlu’nun dünyasında (Kim Jones’un Dior Men günlerine de selam olsun bu vesileyle).
Hiçbir zaman şaşırtmaya çalışan bir tasarımcı olmadı Moralıoğlu; ama kendi dünyasının sınırlarını genişlettiğinde romantizmini beklenmedik karanlıklara, tarihin daha tuhaf köşelerine ya da gündelik hayatın içine doğru çektiğinde en etkileyici haline ulaştı. En güçlü yanı da tam burada yatıyordu; kendi imzasını hiç kaybetmeden ton değiştirebilmesinde. Bu yüzden Erdem’i sadece “romantik” diye tanımlamamak gerekiyor dedim yazının başında. Seçtiği kadınları tanımlayan şey zarafetlerinin yanı sıra karmaşık, dirençli, bazen yanlış anlaşılmış, bazen de kendi çağının sınırlarını zorlamış figürler olmalarıydı. Viktorya dönemi eksantrik ikonlarını podyuma taşıması, genç Kraliçe Elizabeth’i neredeyse gece hayatına karışmış, cazla temas etmiş bir figür gibi yeniden hayal etmesi ya da H&M işbirliğiyle ilk kez erkek giyimine açılırken bile kendi dilini sulandırmaması… Burada H&M anına da ayrı bir parantez açmak gerekir. Çünkü bu işbirliği, Erdem’in geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştı. Dilinin esneyebildiğini de gösteriyordu. Romantik ve hikaye yüklü bir tasarımcı, hızlı modayla ne yapardı? Baz Luhrmann’ın yönettiği kampanya filmiyle birlikte proje, Erdem’in sinematik dilini demokratikleştirdi.
Tasarımcının kadınlara bakışındaki o dikkatli, klişeden uzak tavrın arkasında sadece tarihsel figürler değil çok yakından tanıdığı insanlar da etkili oluyor. İkiz kardeşi Sara ve annesi yaratıcılığında önemli rol oynuyor. Minimal ama cepli kıyafetlerini (Keira Knightley bir keresinde bu yüzden Erdem’i tercih ettiğini söylemişti) YSL kırmızı rujla tamamlayan, geceleri ona masal kitapları okuyan annesi sayesinde genişleyen hayal gücünün her zaman altını çiziyor. Kristin Scott Thomas’la kurduğu ilişki de önemli. Bu ilişki bir tasarımcı ve ilham perisi klişesinden çok, zevk, güven ve zaman içinde oluşmuş estetik bir arkadaşlık gibi. Scott Thomas 2015’te İngiltere Kraliçesi tarafından “Dame” nişanıyla onurlandırılırken Erdem giyiyordu. Yıllar sonra ikisi arasındaki dostluk üzerine yorumda bulunması istendiğinde bu anı örnek göstererek “Her şeyi açıklamıyor mu?” demişti.
Müzelerle iletişim halinde olmayı çok seviyor tasarımcı. British Museum, National Portrait Gallery, Tate Britain gibi kurumlarla kurduğu yakınlık, onun modasının neden çoğu zaman podyumun sınırlarını aştığını açıklıyor. Koleksiyonlarını mekana özgü yerleştirme yapan sanatçılar gibi bir bağlama yerleştiriyor. Tasarımları sergilendikleri müzelerle birlikte bir hikayenin parçasına dönüşüyor.
20. yılı vesilesiyle Rizzoli’den çıkan Erdem kitabı ve Tate Britain’daki The Imaginary Conversation defilesi sembolik olarak çok güçlü. “Retrospektif ” kelimesinden kaçınması da anlamlı. Yirmi yılın sonunda modayı, geçmişle şimdi arasında canlı bir konuşma olarak gördüğüne emin oluyorsunuz. Bugün modada bağımsızlık çok romantize edilen bir fikir. Ama gerçek bağımsızlık, yalnızca büyük bir gruba satılmamış olmak değil estetik kararlarını zamanın baskısından koruyabilmekte. Erdem’in yirmi yılına bakınca görünen şey tam olarak bu. Onun dünyasında çiçek bile çok fazla şeyi sembolize ediyor: Annesinin hayali, aşkın hatıraları, bir ulusun görsel hafızası. Yine bu 20 yıla baktığınızda hiçbir şeyi hafife almadığını görüyorsunuz. His olarak kıyafetlerine bakınca hafifliğe kapılsanız da güzelliğin ciddi bir bilgi, dikkat, duygu ve disiplinişi olduğunu hatırlatıyor. Tek bir kıyafet, kırmızı halı anı ya da itbag yerine Erdem’in hassas ama sarsılmaz bir dünya yarattığını görüyoruz.