Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Dünya güvenli bir yer olmaktan çıktığında, üzerimizde taşıyabileceğimiz en küçük ev nedir?
Geçtiğimiz mart, Paris’te Louvre Müzesi’nin avlusu olan Cour carrée’de, Apple TV+’ın hit dizisi Severance’ın da prodüksiyon tasarımcısı olan Jeremy Hindle’ın kurduğu pastoral tabloda sahnelenen Louis Vuitton defilesini izledikten birkaç gün sonra, İstanbul’da, sanat galerisi x-ist’teki Burcu Urgut’un sergisini ziyaret ediyorum. Benzer imgeler dikkatimi çekiyor; Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Levant’tan Mısır’a uzanan kültürel izleri, ritüelleri ve gündelik hayata dair anları resmeden Urgut ve manzaraların içinde doğayla birlikte şekillenen Vuitton tasarımları.
“Doğa en büyük moda tasarımcısıdır” diyordu Nicolas Ghesquière, Louis Vuitton 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonunu sunduktan hemen sonra. Defilenin ana fikri şuydu: Giysi, insanın iklim ve çevre karşısında geliştirdiği en temel refleks. Korunma, dayanıklılık ve hareket özgürlüğü gibi ihtiyaçlardan doğan tasarımlar, rüzgar, yağmur ve güneş gibi elementler sayesinde şekilleniyor. Ayrıntıları belirleyen, kıyafetlerin hacmini hesaplayan o. Hem Urgut’un resmettiği karakterler hem de Ghesquière’nin tasarımlarında Kafkasya ve Orta Asya göçebe ve dağ topluluklarının katmanlı, kürklü giysilerini çağrıştıran izler var. Yağmurdan, rüzgardan ve soğuktan koruyan; fırçalanmış hayvan kılından ya da deri şeritlerle çevrelenmiş yünden yapılmış, kolsuz ve bedeni çadır gibi örten kepeneklerden hareketle tasarlandığı yazıyor şov notlarında. Birbirinden farklı kavramları, zıt unsurları aynı koleksiyonda birleştirmekte nam salmış tasarımcı tek bir kültürün kostümünü bire bir yeniden üretmekten ziyade Peru, Nepal ve Moğolistan gibi farklı coğrafyaların ortak dağ motiflerini birleştiren “geleceğe ait yeni bir folklor” kurduğunu söylüyor bu kez. Neticede Vuitton’da ortaya çıkan, doğayla birlikte evrilmiş izlenimi veren bir gardırop. Sezon koleksiyonlarında yüksek yakaların, koza biçimli paltoların, katmanların ve zırhı andıran yüzeylerin birbirini tekrar ettiğini gördük. Kısacası her parça başka tür bir koruma vaat ediyor. Bazıları bedeni gerçekten doğal afetlerden koruyacak işlevsel ayrıntılar taşırken bazıları zırh, post, kapüşon ve koza gibi savunma imgelerini ödünç alarak daha psikolojik bir sınır kuruyor. Bir kısmıysa korunmayı sertleşmekte değil yumuşak dokulara gömülmekte ve dış dünyanın gürültüsünden geçici olarak geri çekilmekte arıyor.

Fotoğraf: Gorunway, Hannah Norton
Trend analisti Mandy Lee, önümüzdeki beş-on yılın modasını dört kavram üzerinden tarif ediyor: Korunma, amaç ya da bir ürüne eklenen gerçek değer, giyilebilirlik ve çok işlevlilik. Birbirinden bağımsız görünen bu sözcükler aslında aynı değişimin parçaları. Kıyafet kim olduğumuzu ele veren bir araç olmaktan çıkıp gündelik hayatı düzenleyen kişisel bir altyapıya dönüşüyor. Artık bir tasarımın güzel görünmesi tek başına yeterli değil; sıcak tutması, hareket alanı sağlaması, farklı koşullara uyarlanması, uzun süre kullanılması ve mümkünse aynı anda birden fazla işe yaraması bekleniyor. Ekonomik baskı tüketiciyi daha az harcamaya iterken wellness kültürü de satın alınan her nesnenin bedene ya da zihne nasıl bir katkı sağladığını sorgulatıyor. Moda böylece estetik arzu ile fayda arasındaki eski ayrımı ortadan kaldırıyor. Geleceğin en çekici kıyafeti, muhtemelen aynı zamanda en işe yarayanı olacak.
İklim kaygısı, ekonomik belirsizlik ve kolektif tükenmişlik çağında moda, kıyafeti taşınabilir bir sığınağa dönüştürüyor. Geçtiğimiz yıl LVMH Savoir-Faire Prize’ın kazananı İngiliz bağımsız moda tasarımcısı Torishéju Dumi’nun koleksiyonu, Dior’un bar ceketine bir saygı duruşu olan siluetle açılıyor, tasarımcı bunu “sığınmak istediğimiz koza” sözleriyle gerekçelendiriyordu. “Dünyada çok şey yaşandığında insanlar şefkatten örülmüş bir zırha ihtiyaç duyuyor.” Burada kıyafet, kaosa karşı düzen kurmanın bir yolu. Hiperrealist doğa kompozisyonlarıyla nam salmış Norveçli fotoğrafçı Sølve Sundsbø tarafından fotoğraflanan Torishéju’nun koleksiyonunda modeller fırtınanın ortasında, yaklaşan havaya karşı önlem alıyor. Güçlü omuzları ve bedene oturan yapısıyla zırhı andıran takım, pürüzlü ve yumuşak yüzeyi sayesinde savunma ile şefkat arasında duruyor. Başlığı, “Yağmur başladığında sağanağa dönüşür”; sanki olayların, özellikle de güçlüklerin, tek tek değil üst üste gelmesini anlatıyor. Hem sertleşen hava koşullarına hem de çağımızdaki krizlerin birbirini izlemesine bağlayabiliriz.

Fotoğraf: Gorunway, Hannah Norton
Tam burada İngiliz sosyolog Anthony Giddens’dan bahsedebiliriz. Giddens’a göre gündelik rutinler, dünyanın bütünüyle kontrolden çıkmadığına inanmamızı sağlayan bir süreklilik duygusu üretir. Bu düzen ortadan kalktığında, gündelik hayatın arkasında bekleyen kaos daha görünür olur. Kıyafeti de bu rutinlerden biri olarak sayabiliriz. Her sabah düğmeleri iliklemek, kemeri sıkmak ya da kendimizi tanıdık bir paltonun içine yerleştirmek dünyayı değiştirmez. Fakat bedenin çevresinde kontrol edilebilir küçük bir alan kurar. Gündelik hayatın lüks olmayan nesnelerini yeni yapılara dönüştüren Hodakova mesela bu kişisel alanı, uzun saç tellerinden örülmüş bir perdeyle kurdu. Boynun etrafındaki kalemler savunmaya hazır dikenleri, saçlardan oluşan gövdeyse bedeni bakıştan saklayan bir örtüyü anımsatıyordu. Gündelik rutinin araçları, böylece sürreal bir korunma sistemine dönüşüyor.
Yoksa kıyafetler dış dünyaya karşı geliştirilen bir nevi tampon bölge mi? WGSN’nin 2026 için öne çıkardığı “Guardian design” kavramı bu eğilimin işlevsel tarafını açıklıyor: Gündelik parçaların gizli cepler, kesilmeye dirençli malzemeler, karabinalar ve mahremiyeti koruyan ayrıntılarla donatılması (Mesela Rick Owens koleksiyonunda modeller, uzak bir gezegenin yerleşimcilerini ya da Mad Max savaşçılarını andırıyordu. Doğrusal siluetlerin yerini bedeni kundaklayan, saran ve içine alan toprak renkli hacimler almıştı. Düşmanca koşullara uyum sağlayan ilkel ve fütüristik bir kabuk gibi de düşünebilirsiniz). Ancak “Guardian design” kavramının amacı korkuyu pazarlamak değil teknik korumayı gündelik tasarımın içine görünmez biçimde yerleştirmek. 1980’lerin power dressing kavramı omuzları büyüterek kişinin kamusal alandaki otoritesini ilan ediyordu. 2026’nın koruyucu siluetleri aynı ölçüde iddialı görünseler de daha içe dönük: Karşısındakini etkilemekten çok, giyen kişiyi muhafaza etmeye çalışıyor.
Yine WGSN’nin Future Consumer 2026 araştırmasının ana duygularından biri büyük tükeniş. Araştırmada bu tükenmişlik; hayat pahalılığı, ekonomik belirsizlik, jeopolitik gerilimler ve iklim kaygısının birbiri üzerine binmesiyle açıklanıyor. WGSN’nin aktardığı araştırmada katılımcıların yüzde 65’i kişisel ve profesyonel hayatlarının artan talepleri nedeniyle tükenmiş hissettiğini söylemişti.
Miu Miu’daki kürk astarlı ceketler, kısa anoraklar, trapper şapkalar ve kürklerle tamamlanmış tanıdık gardırop parçaları, belirsiz bir dünyada güvenilecek basit doğrular gibi sunuldu. Miuccia Prada’nın “Bedeninizin ve zihninizin sizde olması yeterli olmalı” sözü, sezonun korunma fikrini büyük hacimden çok indirgeme ve kendine çekilme üzerinden kuruyordu. Irina Shayk’ın defilesini açtığı Junya Watanabe, metaforu neredeyse harfi harfine kullandı. Acil durum battaniyeleri, motosiklet koruma ekipmanları, kasklar, eldivenler haute couture’vari koleksiyonda hikayeyi tamamlayan parçalardı. Dev omuzlar ve eklemli kollar, bedeni bir tür fütüristik süper giysiye dönüştürüyordu. Dışarıdaki dünya kontrol edilemiyorsa, bedenin hemen çevresinde kontrol edilebilir küçük bir alan kurulabilir miydi? Başka koleksiyonlarda kıyafet, değişen koşullara cevap veren hareketli bir sisteme dönüştü. 50. yaşını kutlayan Sportmax hareket halindeki bir kadını merkeze alıyor; şekil değiştirebilen parçalar ve dönüştürülebilir görünümler öne çıkıyordu. Koleksiyonun kilit parçası, katmanlanabilen, karıştırılıp eşleştirilebilen, aşırı büyük origami yakalı bir yelekti. Tek bir parça, günün farklı saatlerine, farklı hava koşullarına uyum sağlayabiliyordu. McQueen’deki metal zincir halkalarından örülmüş yuvarlak omuzları, aşağı doğru açılan dalgalı eteği olan “üst” korunma fikrini doğrudan zırha bağlıyor. Koleksiyondaki zincir örgü, yüzlerce metal halkadan oluşturulmuş olmasına rağmen sert bir levha gibi değil neredeyse triko gibi hareket ediyor. Metal halkalar bedeni koruyabilecek kadar sert, onun hareketine uyacak kadar yumuşaktı. Noir Kei Ninomiya’daki kapüşonlu paltolar ve yüz maskeleri, kıyafetlerdeki metal çıkıntılar (ki dışarı çıkmış iskeleti anımsatıyordu) bu arzunun karanlık sınırını gösteriyordu.
Kosuke Tsumura’nın 1994 tarihli Final Home parkası “giyilebilir bir sığınak” olarak tasarlanmıştı. 44 cebi yiyecek, ilaç ve alet taşıyabiliyor, cepler gazete ya da dolguyla doldurulduğunda giysi soğuğa karşı yalıtım sağlıyordu. Lucy Orta’nın 1990’larda geliştirdiği Refuge Wear ise anorak ve sırt çantasına dönüşebilen geçici barınaklardan oluşuyordu. Proje, Körfez Savaşı’nın ardından gelen ekonomik durgunluk, yerinden edilme ve Paris’te artan evsizlik karşısında doğmuştu. Bu örneklerle 2026 arasındaki fark önemli: Final Home ve Refuge Wear gerçek bir hayatta kalma problemi için tasarlanmıştı. Bugünün lüks koleksiyonlarındaki sığınak ise çoğu zaman fiziksel olmaktan çok duygusal ve sembolik. Yine de aynı sorudan doğuyor.

Burcu Urgut, Göçer, 2025
Jack McCollough ve Lazaro Hernandez’in Loewe için hazırladığı koleksiyonda Cosima von Bonin’in dev peluş hayvanları Julia Garner ve Sarah Pidgeon’la birlikte ön sıraya yerleşmişti. Orkalar, ahtapotlar, köpekler ve uyuklayan deniz canlıları şovun dekoruydu evet, ama koleksiyonun ruh halini de belirliyordu. Von Bonin’in hayvanları yorgun, isteksiz, dünyanın taleplerine hafifçe sırtını dönmüştü. Loewe’nin tüylü yüzeyleri de aynı duyguyu kıyafetlere taşıyordu. Kolların içinde kaybolduğu hacimler, bedeni çevreleyen kabarık dokular ve neredeyse ikinci bir kürk gibi çalışan tüylü parçalar, kıyafetleri kendine daha yumuşak bir alan açmak üzerinden düşünüyordu. Sezonun bir yarısı dünyaya karşı zırh üretirken Loewe başka bir hayatta kalma biçimi öneriyordu: Mizah, oyun ve dinlenme. WGSN’nin büyük tükeniş olarak tanımladığı ruh halinin en doğru maskotu, şovun ön sırasında uzanan dev bir balina.
Toteme ise çalkantılı dünya karşısında korunmayı sertleşmekte değil yumuşamakta arıyordu. Rahat siluetler, kaşmir astarlı deriler, koza biçimli shearling paltolar ve dokunmaya davet eden yüzeyler, dışarıya karşı kurulmuş bir zırhtan çok bedenin içine çekilebileceği sessiz bir alan… Geleceğin gardırobu bu yüzden bütünüyle teknolojik görünmek zorunda değil. Tam tersi moda, çağdaş hayatın yeni beklentilerine cevap verirken pelerin, post, koza ve taşınabilir barınak gibi en eski biçimleri yeniden işlevlendiriyor. İleriye doğru giderken arkasına bakıyor; çünkü bedenin temel ihtiyaçları, bütün teknolojik ilerlemeye rağmen, pek değişmedi: Sıcak kalmak, hareket edebilmek, güvende hissetmek ve gerektiğinde dünyayla arasına küçük bir mesafe koymak.
