08 Haziran 2019

Terapiye Başlamak ya da Başlamamak, İşte Bütün Mesele Bu!

EDİTÖR: E. ŞEVVAL YÜRÜTEN

19-05/29/emin-1528379849.jpg

İllüstrasyon: Meriç Canatan

Terapiye başlamak ya da başlamamak, işte bütün mesele bu! Shakespeare’in Hamlet’teki “Olmak ya da olmamak” ile başlayan meşhur tiradını her şeye uyarlamak mümkün. Bu sihirli kelimeler dilin virüsü gibi her fiilde anlam bulabiliyor.

Terapiye başlamak, hayatımın en doğru ama en zor kararlarından biri oldu. Daha önce birden fazla psikolog, psikiyatrist seanslarını deneyimledim. Bu seanslar, yalnızca kriz anlarında uğradığım yerdi. Hiçbir zaman düzenli bir terapiye cesaret edemedim. Terapi düşüncesinde beni rahatsız eden, korkutan bir şey vardı.

Bu korkunun cevabını, birkaç ay önce Adam Philips’in “Kaybettiklerimiz” adlı kitabında buldum. Kitabın Kavrayamamak Üzerine”  başlıklı ilk bölümünde, bu kavramın psikanalistteki derinliklerini inceleyen yazar, asıl korkuların kendini tanımakla başladığını şu şekilde belirtiyor:

"İnsan ruhunun işleyişinde, tanıma ve yanlış tanıma arasında daimi bir diyalektik vardır. Başkalarını tanımayı ve gerekse kendimizi gerekse ihtiyaçlarımızı tanımayı her zaman göze alamayız, çünkü işin ucunda acı çekmek vardır."

Bu cümle sonrasında, kafamda sorularla beliren ve bu yazıyı yazmama neden olan birbirini takip eden sonsuz ikilemler: Kendi benliğini tanımak ya da tanımamak. Terapiye başlamak ya da başlamamak. Ne yapmalıydım? … Bu sonsuz çıkmaza dönüşen sorulara cevap bulamasam da kendi yaptığım seçimi sizlerle paylaşacağım.

Geçtiğimiz sene Paris’e taşındığımda, düzenli bir şekilde terapiye gitme kararı aldım. Bu kararı alabilmem itiraf etmeliyim ki birkaç ayımı aldı. İlk kez evimden, ailemden ve arkadaşlarımdan ayrı kalmıştım. İlk kez yalnızdım ve kendimleydim. İstanbul’da bunlara vakit yoktu.

Paris’te geçirdiğim ilk aylar tahminimden daha zorluydu. Zorluğun etkisindeki yalnız kalış süreçlerim, kendimle ilgili birçok şeyi fark etmeme yol açtı. Olgunlaşmıştım, Kanye West ve Kid Cudi’nin Kids See Ghosts” albümünde birçok farklı şekilde dedikleri gibi, yeniden doğdum! Aslında tam olarak Paris’te olma sebebim buydu: Kendimi keşfetmek ve hayattan beklentilerimi netleştirmek.

Bu süreç daha da yorucu olmaya başladığında ise tek başıma çözemeyeceğimi ve daha fazla erteleyemeyeceğimi anlayıp terapiye başlama kararı aldım, fakat daha önce de belirttiğim gibi bu kararı uygulamaya koymak epey zaman aldı, eğer siz de benim gibi "procrastination" konusunda uzman biriyseniz dediğimi çok net anlamışsınızdır! (Procrastination kelimesinin Türkçe'ye tam çevirisi olmamakla beraber, erteleme, geciktirme ve bu süreçte anlamsız vakit öldürmeyi düzenli bir alışkanlığa dönüştürme anlamına geliyor.) 

Hayatta ne istediğimi keşfetmek için çıktığım bu yol hayallerimden çok uzaktı. Tanıdığınız evi, dili ve toprakları terkettiğinizde, sadece hayatla değil kendi kendinizle de baş başa kalıyorsunuz. Heyecanla başlayan kendimi keşfetme serüvenim, büyük bir evren boşluğunda kaybolmamla sonuçlanmıştı. Ardı arkası kesilmeyen değişimler ve iç dünyamdaki kaos beni çıkmaza sokuyordu. Hayalim, Café de Flore’da oturup yazı yazmaktı ama ben evden, odamdan ve hatta yatağımdan çıkamıyordum. Bu depresyon ve anksiyete dönemi daha derinde bekleyen başka sorunların habercisi olan iki arkadaştı artık.

İstanbul’a ilk seyahatimde uzun zamandır aralıklarla seanslarına katıldığım Psikoloğum ile görüştüğümde, yardım almadığım süreçte ne kadar yıprandığımı farkettim. Bu seans her zamanki gibi sadece geçirdiğim bu krizi kontrol altına almaya fayda olmuştu, ama devamı için yine hazır hissetmemiştim kendimi. 

Paris’e döndüğümde bir süre her şey yolunda devam etti ama beni rahatsız eden düşünceler hala arada yokluyorlardı. Doğum günüme birkaç gün kala yaşadığım bir olay, kendimi sıfır noktasında bulmama neden oldu. En yakın arkadaşlarımdan birini ısrarla terapiye ikna etmeye çalışırken, konuştuğum ayna yere düşüp parçalara ayrıldı. Aslında kendimi ikna etmeye çalışıyordum, içimdeki tanımlayamadığım, tanımlamaya korktuğum "boşluk" beni ele geçirmişti. Beynimi ve düşüncelerimi susturamıyordum, sessizlik en büyük düşmanım hale gelmişti. 

Bu süreçte en yakınlarınız sizi anlamaya çalışsa da bazen kimsenin elinden bir şey gelmez. Size probleminizin ne olduğunu sorarlar, siz de ne olduğunu bilmediğiniz için anlatamazsınız, susarsınız ve kendinizi daha da yalnız hissedersiniz. Tünelin sonunda ışık ararsınız, arada tüneldeki başka enkaz arabalarının ışıkları size kurtarma timi gibi görünsede de tünelin sonundaki ışığı bir tek siz kendiniz keşfedebilirsiniz. Ben de bir noktada o ışığı buldum, yolun en karanlık kör noktasında; artık kendimi, benliğimi ve ruhumu kaybettiğim hissettiğim o anda. Karanlığın içinden geçmeden ışığı bulmak mümkün değildi sanırım. Bahanelerimi ve korkularımı arkamda bırakıp, terapiye yol aldım.

Yaklaşık 11 haftadır terapiye gidiyorum. Peki yaklaşık 3 aylık bu süreçte neler öğrendim? Öncelikle yolun çok başında olduğumu keşfettim ve sanırım ne kadar ileriye gidersem gideyim baktığım noktadan dolayı her zaman aslında yolun başındaymışım gibi hissedeceğim. Bu ikiliği şöyle özetleyebilirim, bir hafta sorunlarınızı çözmeye çok yakınken diğer hafta Tame Impala şarkısı gibi geriye gittiğinizi düşünebiliyorsunuz.

3 aylık terapi serüvenimde, denediğimi kabul edebilmeyi neredeyse her gün yeniden ve yeniden öğreniyorum. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, beyinlerimize yerleşen ve bizi hayatta oldukça yoran kapitalist bir mottoyla aynı şey değil. Çünkü elimden gelenin "en iyisini" yapmaya çalışırken, her şeyin kontrolden çıktığını ve kendime sert, hatta kötü davrandığımı fark ettim. Terapinin amacı benim için en iyisi değil, ama yeteri kadar iyi yapabildiğini kabul ederek ilerlemek, geçmişimle kavga etmek ya da geleceğim hakkında endişelenmek değil de anda yaşamayı öğrenmek, daha geniş bir çerçeveden ifade edecek olursam kendimi bir bütün olarak kabul etmek. Benim hikayemin kuşbakışı taslağı bu. 

Yaşadığımız toplumda malesef kendimizi sevmek bize öğretilmiyor. Kafamızdaki “en mükemmel” benliklerimizle aşk yaşarken, aslında korkularımız, endişelerimiz ve bizi biz yapan tüm kötü özelliklerimizle donatılmış en savunmasız, en güçsüz ama belki de en gerçek versiyonumuzu görmüyoruz, görmek istemiyoruz veya görmezden geliyoruz. Terapiye başlama ya da başlamama ikilemini ele aldığım yazının kapanışını, Amerikan analitik psikaytrist June Singer'ın psikaytri biliminin öncülerinden olan Carl Jung'un düşünce pratiğiyle ruhun sınırlarını keşfettiği Boundaries of the Soul” kitabından çok sevdiğim bir referansla yapıyorum. Yazar, kitabın giriş kısmında yelkencilik yaparken yaşadığı aydınlatıcı andan yola çıkarak terapiyi şöyle tanımlıyor:

“Tekneyi kişiyle karşılaştırıyorum. Göldeki ana akıntıları öğreniyoruz, bunlar bizim hayatta tahmin edebildiğimiz gerçeklerimiz oluyor. Daha sonra daha az görünür ve daha az tahmin edilebilir olan rüzgarlarla karşılaşıyoruz, bunlar hayatımıza kendini göstermeden yön veren spritüal güçler. Denize açılmayı öğrenirken, akıntıyı veya rüzgarları değiştirmeyi öğrenmiyoruz, ama yelkenini kaldırmayı ve çevrendeki güçleri kullanmayı keşfediyoruz. Onları anlamaya başladığında, sen de onlardan birine dönüşüyorsun ve bu sayede kendi yönünü bulma kabiliyetine erişiyorsun. Ben’in içindeki bu büyük güç denizde harmoniyle devam etmeni sağlıyor, tehlikeler bitmiyor, ani dönüşler, fırtınalı dalgalar ile karşılaşmaya devam ediyorsun, ama artık bir şekilde çaresiz hissetmiyorsun. Ve bu noktada artık rehberin olmadan yalnız denize açılabiliyorsunuz, hatta bir gün sen de başkalarının rehberi olabilecek noktaya geliyorsun çünkü artık çaresiz değilsin.”

Editörün notu: Amerika Birleşik Devletlerinde 1949 yılından beri, Mayıs ayları Mental Sağlık Ayı (Mental Health Month) olarak kutlanıyor. Mayıs ayının Mental Sağlık Ayı olarak kutlanmasının amacı, milyonlarca insana ulaşmak ve toplumsal bir stigmaya dönüşmüş psikolojik hastalıklar konusunda bilinçli bir farkındalık yaratmak. Bu yazı, mental sağlık ayı özelinde yazılmıştır. 

ETİKETLER: TERAPİ , MENTAL HEALTH MONTH , PSİKOLOJİ