06 Ağustos 2013

Sırrı Süreyya Önder Özgü Namal’ı yazdı

Özgü’yle bir arada bulunmak, insana başka çok az yerde yaşayabileceği bir boş vermişlik duygusu yaşatır. Çünkü onun olduğu yerde, insan, hayatın merkezinin kendisi olduğu vehminden bütünüyle kurtulur.Oyunculuk mahcup insanın intikamıdır. Bu sözü, büyük aktör Süleyman Turan bir onur ödülünü alırken söylemişti. Kime aittir bilmiyorum ama Özgü için söylenmiş olsa yeridir. Çünkü o, bu sözün en vücut bulmuş örneklerinden biridir.

Onu günlük hayatın içinde gördüğünüzde, bu bedenden, lise öğrencisi bir genç kızın, vamp bir kadının, devrimci Gülendam'ın, tecavüze uğramış Meryem'in, hatta bıçkın bir oğlan çocuğunun nasıl çıktığına şaşarsınız. Bu şaşkınlığı yaratan şey; hiçbir karakterde bir öncekinden kalmış bir ize rastlamamış olmanızdır. Şaşkınlığınızı artıran şey de, onun kendi zırhları içindeki mahcubiyetiyle bunları yapıyor olmasıdır.

Şu ana kadar, Beynelmilel’de senarist-yönetmen; O... Çocukları’nda senarist; Mutluluk’ta da uyarlama olmak üzere sinemada üç imzam var. Üçünde de Özgü’nün başrol oynaması bir tesadüf değil.Herkesi güldürdüm, onu ağlattım,

Ülkemizde sinema sanatçılığı, hayatınızı idame ettirecek olanakları sağlamaz. Televizyon ve reklam bu yüzden birçok sanatçının ekmek kapısıdır. Burada kazanır, sinemada yersiniz genellikle. Bu kazancın bir de faturası vardır. Milyonlarca seyirci nezdinde birçok mimiğinizin, beden dilinizin, yüzünüzün, bakışınızın ezberlenmesi demektir bu.

Birçok yetenekli oyuncu, televizyon çarşısında ezberlenerek telef olmuştur. Bu onların suçu da değildir üstelik. Özgü, televizyonlarda en çok görünüp en başarılı performanslara imza attığı halde bu akıbete uğramamıştır. Uğrayacak gibi de görünmemektedir. Bunun sebebi, her yeni karakter için çalışmaya başladığında cebindekileri unutarak işe başlamasıdır.

Ben Özgü ile çalışmaya başlamadan önce tanışıyordum. Bir dizi projesini görüşmek, karakteri derinleştirmek için buluşuyorduk. “Espriler tatsız, karakterler tuzsuz” kabilinden bir projeydi. Yaklaşık 70 bölüm, dizi yazım ekiplerinde çalışarak Beynelmilel filmi için para kazanmaya çalıştığım zamanlardı. Bir akşam diziyi ıslah etme çabalarından yorulduğumuzda ona Beynelmilel ve Gülendam’ı anlatmaya başladım. Onun ağlamaya başladığını görünce çok şaşırdım. Öyküyü kime anlattıysam gülüyordu çünkü. Gülendam’ı canlandırmasına o akşam karar verdik. Filmin çekilme ihtimali ile aramızda Büyük Sahra Çölü kadar mesafe vardı ama Özgü karaktere emek vermeye başlamıştı bile. Onun bu azmi ve her gün Gülendam’la ilgili buluşları beni de diri tuttu.

İki özelliğine tanık olmuştum; "merak" ve "itiraz". Merakını gidermeyi, itirazlarından faydalanmayı akıl ettiğimizde birlikte güzel bir üretim yapabileceğimize ikna olmuştuk.Set başladığında ben ondan daha deneyimsiz ve daha heyecanlıydım. İlk yönetmenlik deneyimini düşmanlarınıza dileyebilirsiniz. O kadar sıkıntılı ve bilinmezlerle doludur.

Filmi birlikte çektiğimiz Muharrem’le (Gülmez) ben diğer oyuncular ve diğer sorunlarla ilgilenip durduk. Büyük yorgunluktu. Bütün ekibin dinlenme anı, Özgü’nün sahnelerinde olurdu. Oyuna girdiği zaman herkesi büyüler, alır başka yerlere götürürdü.Özgü’yle bir arada bulunmak, insana başka çok az yerde yaşayabileceği bir boş vermişlik duygusu yaşatır. Çünkü onun olduğu yerde, insan, hayatın merkezinin kendisi olduğu vehminden bütünüyle kurtulur. Zira hayatın merkezi tartışmasız şekilde Özgü’dür.

Özgü, bu özelliğini, tıpkı bir süper kahraman gibi farkında olmadan, hatta çoğu zaman istemeye istemeye yaşar. O sadece davranır, siz de onun bir parçasına dönüşüverirsiniz. Bütün süper kahramanlar gibi bunun Özgü için de bir bedeli vardır. Özgü, istese dik âlâsını yapabileceği halde, bu bedeli size yansıtmaz hatta hissettirmez bile. Çünkü, bütün süper kahramanlar gibi hep bir parça mahcuptur.

Doğru söyle, pavyonda mı çalıştın?

Onun bu mahcubiyeti, sette Dilber Ay’ın da dikkatini çekmişti. Dilber ki, feleğin her türlü çemberinden geçmiş, görmediği çile kendisine küsmüş bir ablamızdı. Özgü’nün oyundaki ışıltısıyla gerçek hayattaki sıradan halinin çelişkisine akıl erdirmekte güçlük çekiyordu. Bir gün ona acıdığından olacak “kızım bu güzelliğin tez solar, ben sana birkaç pavyon cilvesi öğreteyim, ebedi aç kalmazsın” diyerek birkaç tüyo verdi. Özgü, Dilber’in toplam hayat bilgisinden öylesine etkilenmişti ki, Dilber’e bir performans sergiledi ve hayatının övgüsünü aldı. “Kızım doğru söyle, hiç mi pavyonda çalışmadın” diye sordu ve aldığı cevaba asla inanmadı.

O... Çocukları’nda İtalya’dan gelen yarı Türk Dona’yı oynayabilir mi diye hiç düşünmediysem, bunda pavyon kızı performansının ikna ediciliği büyük yer tutar.

Ama bu konudaki rekoru Ferhan Şensoy’un “Kiralık Oyun”uyla kırmıştır. Bir oğlan çocuğunun canlandırılmasında, bir kız çocuğunda karar kılmak için Ferhan Şensoy, altından kalkmak için de Özgü Namal olmak gerekiyor.

Büyük oyuncular gerçekten biriciktir ve onları büyük oyuncu yapan şey, büyük bir oyunun parçası olmak duygusudur. Çünkü oyun, birlikte oynanan bir şeydir. Biricik olmakla bir şeyin parçası olmak arasındaki çelişki ne kadar keskinleşirse, oyuncunun büyüklüğü o kadar ortaya çıkar. Söz konusu oyun olduğunda,bir çocuğun aklının başından gitmesi gibi; büyük oyuncular da büyük bir oyunla karşılaştıklarında, kendilerini bulurlar. Özgü’yü izlerken, izlediğimiz filmin politik ya da fantastik bir film olduğunu bize unutturan şey, Özgü’deki o biricik oyun duygusudur. Onunla birlikte oynamak o kadar eğlencelidir ki, dünyanın bütün lunaparkları aynı anda yansa, umurunuzda olmaz.

Özgü insanda, zaman zaman kendinden utanacağı kadar şiddetli bir aidiyet duygusu yaratır. Vizörden ya da monitörden sizin yazdığınız şeyi oynayan Özgü’yü izlemek, kendi başına olağandışı bir deneyimdir. Onu izlerken, bu filmi çekmeyi hiç bitirmesem diye düşünürsünüz. Özgü hep burada sadece şu anda olsa. Şu çektiğim anı alıp cebime koysam, kimseye göstermesem, bu an sadece benim olsa... Kimseyle paylaşmak zorunda kalmasam. Allah paranın da sinemanın da belasını verse... Ama Özgü’nün oynadığı filmi çekmiş olmanın fiyakası, hiçbir şeye değişilmez. Filminizi, “Özgü’nün oynadığı” filminizi insanlara sırıtarak gösterirsiniz. İşte dersiniz, benim oyuncum. Fakat o sırıtmanız biraz sonra yüzünüzde donar kalır. Çünkü insanlar size değil, Özgü’ye bakmaktadır.

Haluk Bilginer’e atfedilen şöyle bir söz vardır: “Oyunculuğu öğrenmek zor bir şey değildir. Zor olan, oyunculuğu öğrendikten sonra oynamamayı becerebilmek yani gerçek kılabilmektir.”

Onur Ünlü’nün Polis ve Güneşin Oğlu filmlerinde büyük roller emanet ettiği Özgü, rolü sadece oynamamış aynı zamanda savunmuştur da... Rol aldığı karakteri "oynaması" değil "savunması" gerektiğini bilenlerdendir.

Umut Kurt’la kuytu bir harabede bin türlü sıkıntının içinde dans eden iki sevgili sahnesinde bunu bize şöyle yaşatmıştı. Umut, bu denklemden nasıl bir oyun çıkarılmalı bahsinde kararsızlıklar yaşıyordu. Bu durum Özgü’nün oyununu da etkiliyordu. Benim aradığım, ne olduğunu tam bilemediğim bir şaşkınlık görmekti. Özgü baktı ki biz işin içinden çıkamıyoruz. Senaryoda olmadığı halde Umut’u dansın başında öpüverdi. Umut’un yüzündeki ifade tarif edemediğimiz bütün kararsızlıklara bir cevap gibiydi. Kamera çalışmaya film akmaya başladığında, sizin filmde izlediğiniz mahcup ve muzır kız gülüşü işte böyle bir başlangıcın mimarı olmasından dolayıdır.

Bir gün parlamenterlik faslını bitirirsem...

Bir gün parlamenterlik faslını bitirip setlere dönersem çekmeyi düşündüğüm filmlerde mutlaka olmasını isterim. Özgü benden daha kararlı. İçinde kadın olmayan bir öykü anlattığımda “Biliyorsun ki ben erkeği de oynarım” diyerek meseleyi noktalıyor hep...

Rivayet edilir ki, Havva anamız Hz. Adem’e bir gün sormuş: -Adem beni gerçekten seviyor musun? Hz Adem bir sağına bir soluna bakmış ve cevaplamış. -Elim mahkum!

Bizimkisi böyle bir diyalektik içeriyor.

Bu yazı biraz daha uzarsa aslında bir "aşk mektubu" olduğu anlaşılacağından burada kesmek gerekiyor. İnsan dar bir konjonktür aralığındaki haliyle sevilemez. Böylesi bir sevgi patolojiktir. Biz insanı serüveniyle severiz. "İyi" bir insan olunmadan "iyi" hiçbir şey olunamaz. Özgü hayat ve sanat serüveninde "iyi"liğini hakiki bir mahcubiyetin içinde yükseltenlerdendir. Sadece oyunculuğuyla değil dostluğuyla da gölgesi uzun düşenlerdendir.

KOYU KIRMIZI BİR AŞK HİKAYESİ

Bir pavyon kadınına, naif bir genç kıza ya da hırslı ve kararlı bir hanımağaya bir adımlık mesafede duran Özgü Namal, bu kez Ümit olarak çıkıyor karşımıza. Ocak ayının ikinci haftasında, yenilenen Star TV ekranında yayınlanmaya başlayacak Koyu Kırmızı’yla.

Namal’ın başrolünü Ozan Güven’le paylaştığı dizi; trafik kazası geçiren varlıklı bir genç kadınla, kanıyla onu hayata döndüren dar gelirli Cemil’in (Ozan Güven) gerçek ama bir o kadar da imkansız aşkını anlatıyor.

Dizinin senaristi, daha önce Bir İstanbul Masalı, Hırsız-Polis, Bıçak Sırtı, Kapalıçarşı dizilerini de yazan Neşe Şen. Şen, kahramanların arasında sosyoekonomik bir düzey farkı bulunduğunu, ama bu dizinin zengin kız-fakir erkek hikayesi olmadığını söylüyor: “Çünkü hayatta onları tarif eden şeyin ekonomik sınıfları değil. Ümit mesela, tipik bir zengin kızı gibi davranmıyor. Ama sınıfının getirdiği bazı alışkanlıkları var tabii. Ya da Cemil, evet bazen cebinde tek kuruşu yok; ama hayatta dert ettiği en son şey para. İlla bu aşkı tarif etmek istersek, iki yabancının aşkı diyebiliriz.” Özgü Namal ve Ozan Güven, hikayeyi duydukları ilk andan itibaren sevmişler ve canlandırdıkları kahramanların yanına geçivermişler. Şen,

bu anlamda çok doğru bir kast yaptıklarını düşünüyor.

Koyu Kırmızı’da, uzun zamandır bir dizide yer almayan Ozan Güven’in yanısıra, Özgü Namal’ın nişanlısı Mahir’i canlandıran Muhammet Uzuner de var. Sinemaseverler Uzuner’i Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki doktor rolünden hatırlayacak.

-Sırrı Süreyya Önder

Fotoğraflar: Antonin Guidicci

Ocak 2012

ETİKETLER: TATİLOKUMASI , SIRRISÜREYYA , ÖZGÜNAMAL