09 Aralık 2013

Organik Çocuklar

YAZI: CEMRE NARİN

Çocukların “yemek olayı” tam bir fenomen. Yedi mi yemedi mi, pilavını bitirdi mi, çorbasını içti mi gibi sorular sofra kamuoyunu en çok meşgul eden konular. Köfteler sayılır, hadi bir tane benim için, bir tane baban için, bir tane de Aslan Kral için. Yemek bazı evlerde gerçek bir stres kaynağı ne yazık ki. Miktar derdi yetmiyormuş gibi bir de son yıllarda çıkan organik beslenme kaygısı var. Unumuz tam tahıllı, sütümüz günlük, etimiz kuzu olacak. Tavuk ise baş düşman. Bazı evlerde ne organik, ne köy... gıdaklayan hayvanlar tümden yasak.

 

Fotoğraf: Noah Clayton/ Getty Images Turkey

Anne gruplarında GDO’lu, katkı maddeli, parafinli gibi kelimeler fısıldanıyor bu aralar. Herkes ne yiyeceğini, ne yedireceğini şaşırmış sanki. Eskiden ye yavrum ye derdik, şimdi onu yeme bunu yeme diyoruz. Kimse çocuğunun obez olmasını, vaktinden önce ergenliğe girmesini, yediklerinden kaynaklandığı düşünülen hastalıklara yakalanmasını istemez. Belki de en sinir bozucu olan her kafadan ayrı bir ses çıkması. Gazetelerde, televizyonda her gün farklı haberler görüyoruz konuyla ilgili. Aslında hiçbiri gerçekten organik değilmiş, diyor bir anne. Bir diğeri cevaplıyor: Zararın neresinden dönsen kârdır. Bir başkası pes etmiş ve son noktayı koymuş: Benimki zaten hiçbir şey yemiyor. Artık ne seviyorsa onu veriyorum, diyor.

 

Çocukken yutamadığım lokma

Çocukların ne yedikleri tabii ki çok önemli. Bu konuya geri döneceğim. Ama bence ne yedikleri kadar nasıl yediklerini de düşünmek gerek. Nasıl derken, nasıl bir ortamda, kimlerle, ne şekilde, hangi duygularla ve ne için yedikleri. Hepimizin yemekle ilgili olumsuz bir hatırası vardır. Yutamadığımız lokma ağzımızda döner durur. Gururdan ağlayamayız, boğazımıza dizilen gözyaşları acı acı genzimizi yakar. Başımızda bu “kaprisimiz” karşısında fenalık geçiren büyükler

dikilir. Aslında bu işkence o yemeği hayat boyu bir daha yememenin garantisidir. Benim için ekmek üstü tereyağı, bazıları için beyaz peynir... Halbuki yemek yemek karın doyurmak için yapılan bir aktivite ya da halletmemiz gereken bir işten çok öte. Bütün duyuları canlandıran çok keyifli bir hadise. Çocuklar yemekten zevk almalılar. Yemeğin görüntüsü, kokusu, dokusu büyükler için ne kadar önemliyse çocuklar için de öyle. Hatta onlar için daha da önemli. Örneğin, brokoli  çok pişmemeli. Rengi yemyeşil, dokusu kıtır kıtır olmalı. Yerken üzerine ister limon, ister tuz eklesinler, zeytinyağına bandırarak yesinler. Kendi ayıkladıkları bezelyeleri biraz piştikten sonra ağızlarında patlatsınlar. Kıymalı ıspanağı gerekirse ekmek arasına doldurup sandviç yapsınlar. Sofrada başka konular konuşulsun. Yemek konuşulacaksa tabaktaki yemeklerin özellikleri konu olsun. Tadı nasıl, kokusu neye benziyor, nereden geldi, kimler yer? Bu, yedin yemedin tartışmasından hem çok daha etkili, hem de herkes için çok daha eğlenceli oluyor. Amaç şimdiden yemekle sıkı ve pozitif bağlar kurmaları. Güzel hatıralar oluşturmaları.  Michelle Obama’dan Jamie Oliv daha iyi beslenmesi konusunda yapılan tüm çalışmalar da “ne”ye olduğu kadar “nasıl”ada odaklanıyor. Batıda ipin ucu kaçmış, obezite oranları her geçen gün artıyor. Çocuklar domatesin neye benzediğini bilmiyorlar. Et deyince sadece hamburger hayal edebiliyorlar. Evde yemeğe dönüş, aynı sofrada oturmak, birlikte yemek yemek gibi kavramlar konuşuluyor. Bizdeki durum onlarla karşılaştırınca oldukça iyi Evlerde harika yemekler pişiyor. Üstelik tencere yemekleri, sebze yemekleri. Sabah kahvaltıları çok zengin, yumurtasıyla, peyniri, zeytiniyle. Ama gün geçtikçe alışkanlıklar değişiyor. Fast food, paketlenmiş yiyecekler, hazır kahvaltılıklar hızlı hayatımızın birer parçası haline geldi bile. Kendi küçüklüğümüzden hatırladığımız fokurdayan reçel kokusu artık kaç evde duyuluyor?

 

Önceliğim organik yiyen çocuk değil “organik çocuk” yetiştirmek. Organikten şunu anlıyorum: Doğal, doğanın parçası, bütünsel. Organik çocuklar da kabağın neye benzediğini bilen, bezelye ayıklamış, balığa dokunabilen, biraz daha büyüyüp alışverişe gittiğinde manavla karşılıklı ıhlamur içebilen çocuklar.

 

Pizzalı anılar

Geçenlerde New York’ta bir yemek konferansında, ABD’nin en beğenilen şeflerinden Grant Achatz’a hayatında yediği en lezzetli yemeğin ne olduğunu sordular. Bu adam, yemeklerle akıl almaz şeyler yapan, restoranında aylarca yer bulunamayan müthiş bir mutfak sihirbazı. Cevabı, ne son yediği gurme akşam yemeği, ne de yeni keşfettiği moleküler malzeme oldu. Hiç düşünmeden en lezzetli yemeğin evde, çocuklarıyla yapıp yediği pizza olduğunu söyledi. Biz de evde zaman zaman kendi pizzamızı yapıyoruz. Gerçi tahminim bizimkisi biraz farklıdır! Ama önemli olan birlikte mutfakta geçirilen zaman. Sabırla o hamurun kabarmasını beklemek. Tezgaha un serpip dikkatlice açmak. Ev yapımı mis gibi domates sosunu pizzanın üzerine yaymak. Üzerine biraz mozzarella, biraz mantar, biraz kekik... Arada sohbet: Biliyor musunuz, bu peynir kaç kiloluk bir hayvandan geliyor? Kekik, dağlarda keçilerin yaşadığı yerlerden toplanıyor. Mantar en kolayı. Sihirli kelime: Şirinler. Sonuç, yamuk yumuk, belki biraz fazla sulu, ama dünyanın en lezzetli pizzası. Ve kredi kartı reklamı gibi olacak ama, bedelsiz bir hatıra.

Gelelim “ne” yediklerine. Doğruya doğru, illaki yumurtayı bu çiftlikten, sütümü şu köyden, ısırgan otumu ta nerelerden getirtmiyorum. Her hafta istisnasız organik pazara gidiyoruz da diyemem. Bazen olmuyor işte. Ama şurası kesin. Mevsiminde ve taze alınca her şeyin lezzeti başka oluyor. Yumurta, yoğurt ve peynir için bildiğim organik markaları kullanıyorum. Tavuk son zamanlarda daha az tüketiyoruz. Ama tavuk suyuna şehriye çorbasına zaafım var.

 

Yine güvendiğim organik tavuk markasını seçiyorum. Zeytini, zeytinyağını, balı, pekmezi, kuru meyveleri yöresinden almaya çalışıyorum. Daha önemlisi eve paketli, katkı maddeli şekerler, çikolatalar,

soslar, içecekler almıyoruz. En azından çocukların tüketimine müsait değiller. Tıkınmak istediklerinde havuç, salatalık, marul yiyorlar. Her an kulakları uzayıp tavşana dönüşebilirler.

 

 

Bildiğim yerden alıyorum

Bir de, alışverişimi bildiğim kaynaklardan yapıyorum.

Kasabım yıllardır etini aldığım kasap. Balığımı çoğu zaman balık pazarına gidip kendim seçiyorum. Sebze meyve için gidebildiğim kadar sık Feriköy’deki organik pazara gidiyorum. Ya da eve gönderen köy üreticilerini tercih ediyorum. Kurallarım belli: Yamuk yumuk olacak, parlamayacak, çabuk bozulacak. Kışın soğuğunda çilek o kadar kırmızı ve düzgün olmaz. Portakalın kabuğu beş metre uzaktan parlamaz. Muz haftalarca renk değiştirmeden duramaz. Organik pazarda da, eve gönderen üreticide de hava ısınmaya başlayınca portakal, kışın da domates bulmanız mümkün değil. Bu önemli bir işaret. Yine de İstanbul’da yıllardır müşterisi olduğum belli başlı bir iki manav var. Soruyorum, yeni ne geldi, bu hafta ne almalı, ne iyi? İşin aslı alışveriş yaptığım kişilerle karşılıklı bir muhabbetimizin olması. Çocuklar da her fırsatta bu alışverişe dahiller. Pazardaki gözlemeci teyzelerden hamur alıp ellerinde birer salatalık kese kağıtlarını doldurmama yardım ederler. Balıkçıya gittiğimizde balıklara dokunmalarına izin veririm. Karideslerin antenlerini, hamsilerin parlaklığını, kalkanların ne kadar büyük olduğunu görsünler. Manav da bebekliklerinden beri tanır onları. Defalarca kucaklarında salatalık yemiş, birlikte portakal voleybolu oynamışlıkları var ne de olsa.

Bunları yazarken anlıyorum ki önceliğim organik yiyen çocuk değil “organik çocuk” yetiştirmek. Tabii ki katkı maddeli yiyeceklere, GDO’lu tohumlara, boyalı meyvelere karşıyım. Ama bence olay bununla bitmiyor. Organikten şunu anlıyorum: Doğal, doğanın parçası, bütünsel. Organik çocuklar da bu bağlamda, kabağın neye benzediğini bilen, bezelye ayıklamış, balığa dokunabilen çocuklar. Mevsiminde domatesle zamansız domates arasındaki tadın farkını hissedebilen, kekikten korkmayan, biraz daha büyüyüp alışverişe gittiğinde manavla karşılıklı ıhlamur içebilen çocuklar. Bana öyle geliyor ki, bunları yaşayan çocuklar ne şimdi ne ileride tatsız tuzsuz, sentetik ve kişiliksiz yiyecekleri zaten tercih etmeyecekler...

 

2012 İlkbahar/Yaz - Mayıs

 

 

 

İlgili Başlıklar