Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


L’Oréal Paris Türkiye’nin yeni güzellik elçisi Serenay Sarıkaya, kendi küçük çemberini kuvvetli tutuyor, kariyerini disiplinle örüyor ve güzelliği içtenlikle kutluyor. Çünkü buna değdiğini biliyor.
Müzikle kurduğu ilişkiden bahsederken “yaşadığı önemli hatta önemsiz anlarda” sahne arkasında hep bir şarkının çaldığını, bir melodinin yankılandığını söylüyor Serenay Sarıkaya. “Müzik benim için vazgeçilmez” diye ekliyor. Benimse aklıma Frank Sinatra’nın her şeye rağmen “kendi yolundan” gittiğini anlatan meşhur şarkısı düşüyor. Zira bu sohbetin fonunda bir şarkı çalsaydı, kesinlikle Kendi Yolumda olurdu.
Başka türlü nasıl açıklanır bilmiyorum, ama karşımdaki ışıl ışıl, güzel kadın tam da düşündüğüm gibi. Olduğu gibi yani. Abartılı övgüler, sahte iltifatlar ve nereden peydahlanacağı kestirilemeyen çelmelerle bezeli şöhret pelerinini usulünce askıya asmayı öğrenmiş, gücünü içinde araması gerektiğini bilen, doğal bir kadın. “Aslolan kendi küçük çemberimi kuvvetli tutmak. Bu sadece şöhret için değil dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz etki için geçerli. Engelleyemediğimiz şeyler var ama özünüz sağlamsa, o iç çember güçlüyse her şey teğet geçiyor. Eskisi kadar yıkıcı ya da yıpratıcı olmuyor” diyor emin bir gülümsemeyle.

Smokin ceket, kemer, pantolon: Tom Ford, Şapka: Anthony Peto, Kolye: Mon Reve
Bana sorarsanız, iç çemberini kuvvetli tutmasının sırrı da olduğu gibi görünmesinde saklı. “İnsanların gözüne güzel gelen şeyin, kendisini olduğu gibi kabul etmekten” geçtiğine; bunu yaptığında içinden yayılan ışığın, enerjinin dışarıya da özgüvenle yansıdığına inanıyor: “Dikkat dağıtan, odağı şaşırtan, özünden uzaklaştıran pek çok uyaranın olduğu bir dönemde, en özüne inmek bana hep başlangıç noktası gibi geliyor. Merkez sağlam olunca her şey kolaylaşıyor, güzelleşiyor. Bunu bilinçli olarak seçmedim aslında, içgüdüsel olarak çekildiğim bir yerdi. Belki de bir savunma mekanizmasıydı. Kötü taraflarımla, zafiyetlerimle, eksikliklerimle barışırsam, beni alt edebilecekleri bir alan kalmaz diye düşündüm. Çünkü bir insanı gerçekten güçlü kılabilecek en önemli şey, önce kendi gücünün farkında olarak ayakta durabilmesi.”
Özünü korumak, oyunculukla kurduğu ilişkinin de merkezinde. Oyunculuğu bir meslekten öte, karakterini tamamlayan ve hayatının anlamını bulmasına yardım eden bir araç olarak görüyor. 15 yaşında başladığı ve 18 yıldır özenle geliştirdiği kariyerinden bir gün bile pişmanlık duymamış; çünkü oyunculuk ona kendini tanıma, farklı alanlarda gözlem yapma ve hiç bilmediği yönlerini keşfetme fırsatı vermiş: “Ne öğreneceğim, neyi fark edeceğim, burada ne duymalıyım ne anlamalıyım derken sürekli başka başka anlamlar çıkıyor karşıma; hikayeler ve karakterler bana yeni kapılar açıyor. O yüzden oyunculuk hiç bitmeyen bir yolculuk gibi geliyor bana. İnsanın kendine yaptığı yolculuk da öyle: Bitmek, tükenmek bilmeyen bir süreç. Hep öğrenilecek, anlaşılacak yeni bir şey var.”
Şimdiye kadar canlandırmaktan çekindiği bir rol olup olmadığını sorduğumda, “Korku bence her zaman var; paketin içinde geliyor” diyor. Bir rolü tüm çıplaklığıyla aktarmanın daha çok yönetmeni ilgilendirdiğini, onun için asıl meselenin “rolün içine geçmek, onunla yaşamak, öyle düşünmek, öyle nefes almak” olduğunu hatta “karakterin onu ele geçirmesini sevdiğini” açıklıyor: “Rolü zamanla sette bırakmayı öğreniyorsunuz elbette. Ama hazırlık sürecinde, daha sete çıkmadan önce hikayeyi, senaryoyu günlerce hatta aylarca kafamda çeviriyorum: ‘Nasıl davranırdı, nasıl otururdu, nasıl kalkardı?’ diye obsesif bir şekilde düşünüyorum. Çünkü karakter hem benden bağımsız olmalı hem de bana ait küçük nüanslar taşımalı. Bu ikisinin harmanlanması öyle bir günde senaryoyu okuyup ertesi gün sete çıkmakla olmuyor. Hazırlık süreci bazen yıllar öncesinden zihnin arka planında çalışmaya başlıyor ve sete çıkana kadar devam ediyor. Bu süreçler benim en sevdiğim süreçler; setten bile daha çok ilgi duyduğum anlar... Hikaye üzerine konuşmak, karakter üzerine düşünmek, tartışmak... Bazen öyle sahipleniyorsunuz ki karakteri, yönetmenle ya da hikaye sahibiyle ‘Hayır, ben bunun böyle yapacağına inanıyorum’ diye tartışmaların içinde buluyorsunuz kendinizi. O kadar içselleştiriyorsunuz.”

İpek gömlek,etek, zincir, kemer, yüzük: Roberto Cavalli, Şapka: Anthony Peto
Dijital platformlar sayesinde uluslararası izleyici kitlesine ulaşmayı önemsese de kültürümüzün derinliği, tarihimizin zenginliği ve özgünlüğü sayesinde Türk dizi sektörünün ortaya çıkardığı işlerin, Amerikan ya da Avrupa yapımlarının ulaşamayacağı kadar gerçek ve sahici olduğunu vurguluyor. Ona göre “bizim hikayelerimiz anlatılmaya değer ve globalde görünür olmalı.” Bu bakış açısı, dijital platformlarda yer almasının ardındaki en güçlü motivasyonlardan: “Global olmayı önemseyerek yola çıkmadım. Ama oyunculuk için çok büyük bir katkı sağlıyor, başka pencereler açabiliyor. Seyahatlerim esnasında dünyanın dört bir yanında denk geldiğim insanların ‘Sizi çok takdir ediyorum, işinizi izledim, çok iyi biroyuncusunuz’ demesi başka türlü bir mutluluk. En nihayetinde bu mesleği bunun için yapıyorsunuz: görünür olmak, farklı hikayeler anlatabilmek, sevdiğiniz işi yapmak.”

Örgü saçaklı uzun elbise: Celine, Ayakkabı: Sportmax, Kolye: Mon Reve
Sevdiği işi yaparken gönlümüze çentik atan rolleri oldu Sarıkaya’nın. Bu roller oyunculuğunu dönüştüren bilinçli tercihler miydi, farklı kimlikleri deneme cesareti mi? Kalbinin yönlendirdiği işlere çekildiğinin altını çiziyor. Geriye dönüp baktığında her karakterin sanki ihtiyacı olan bir şeyi tamamlamak, ona farklı bir yönünü göstermek için karşısına çıktığını hissediyor. Medcezir’de izleyicilerle birlikte büyüdü; bugün otuzlu yaşlarına gelen kuşağın hâlâ diziyi tekrar tekrar izlemesi, o dönemin ne kadar özel olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’nin ilk dijital dizisinin bir parçası olarak Fi’deki Duru’nun yeri ayrı. Aile’nin Devin’i ise 10 yıl sonra televizyona dönüşünü simgeliyor; favori güçlü kadın karakterlerinden biri. Çünkü “kendi ayakları üzerinde duran, kararlarının sorumluluğunu alan kadınları anlatmayı” seviyor. Yanlış bile olsa düşüncesini savunan, yanıldığında ise kabul edebilen cesur Devin, meslek hayatında özel bir yere sahip. Sarıkaya, oyunculuk yolculuğunu kalbinin yönlendirmesiyle şekillendirdiğini anlatırken, aslında hayatla kurduğu ilişkiyi de tarif ediyor. “Ben akışa çok güvenen bir insanım” cümlesinin ardından hiçbir şeyi zorla oldurmaya çalışmadığını, bir iş kolaylıkla halloluyorsa, kalbi de ona gitmişse, bunun yapılması gereken şey olduğuna inandığını söylüyor. Bir şeyleri “ittire kaktıra” yapmaktan, o “zorlama” enerjiden hoşlanmıyor. Bu yaklaşım, rol seçimlerinde olduğu kadar kariyerinde de belirleyici olmuş; organik gelişen, kalbinin çağrısına kulak verdiği işler, onu hep daha da parlatmış.
İster istemez “bir müzik albümü yapma” mevzusu açılıyor. Müzik sevgisi de sesinin güzelliği de malum. Alice müzikalindeki performansı da eklenince... “Albüm yapmak istemiyorum çünkü benim en büyük aşkım oyunculuk. Ben bir şeye odaklandığımda yüzde yüzümle ona adanmayı, hayatımı onun etrafında şekillendirmeyi seviyorum. Müzik alanına girmek, sadece ‘Ben böyle bir şey yaptım’ diyebileceğim bir şey değil; orada da büyümek isterim. Dolayısıyla aynı anda oyunculuk ve müzikte böyle bir adanmışlığın beni böleceğini, parçalayacağını ve gücümden çalacağını düşündüğüm için albüm yapmayı tercih etmiyorum.”

Smokin ceket: Tom Ford, Şapka: Anthony Peto, Kolye: Mon Reve
“Aslolan kendi küçük çemberimi kuvvetli tutmak. Bu sadece şöhret için değil dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz etki için geçerli. Engelleyemediğimiz şeyler var ama özünüz sağlamsa, o iç çember güçlüyse her şey teğet geçiyor. Eskisi kadar yıkıcı ya da yıpratıcı olmuyor.”
“Adanmışlık”, dolayısıyla disiplin hem karakterine hem ilmek ilmek dokuduğu kariyerine dair anahtar kelime olabilir. Yaşadığı her andan keyif almayı bildiği aşikar, ama yaşamını disiplinle yoğurmadığı sürece mesafe kat edemeyeceğinin de ayırdında. Çünkü “Başarının sürdürülebilir olmasının tek yolu bu” diyor ve ekliyor: “Yetenek, güzellik ya da diğer her şey ancak disiplin, emek ve çalışmayla beslenirse uzun ömürlü olur. Ben bunu çok genç yaşta öğrendim. Alametifarikam çalışkanlık ve disiplin. Bir insan mesleğini yaparken kendisine saygısından bunu yapar; elinden gelenin en iyisini hatta fazlasını ortaya koyabilmek, bir fark yaratabilmek için. Güzel işler ancak böyle mümkün olur.”
Serenay Sarıkaya’nın gelecekteki “güzel işleri” neler olabilir diye merak ediyorsanız, sinemanın bir oyuncu için önemli bir deneyim olduğunu belirterek “biraz sinema arası almak” istediğinin sinyalini veriyor: “Geçen sene Kimler Geldi Kimler Geçti’yi bitirdiğimizde aklımda olan şey bir süre sinema filmi yapmaktı. Bu fikir hâlâ değişmedi. Şu anda yola çıktığımız Doğuş Algün’ün Sevdiğim İnsanlar filmi var; şimdilik başka detay veremiyorum. Bir de ayrıca başka bir sinema filmi ihtimali de söz konusu olabilir. Tabii bu, kendimi diğer alanlara kapattığım anlamına gelmiyor. Sahne, televizyon, dijital ya da sinema... Gelen her şeyi okuyorum ve gönlümün kaynadığı bir projeye hemen ikna olabiliyorum.”

Pelerinli elbise: The New Arrivals by İlkyaz Özel, Küpe: Jaagravii
Oyunculuk, diziler, filmler “güzel işler” elbette. Ama bir de neredeyse adından ayrı düşünülemeyecek “güzellik” meselesi var. Önce moda anlayışından giriyoruz konuya. Moda endüstrisinin kalıplar mı dayattığını, yoksa kadınlara güç mü verdiğini; modayı bir kimlik inşası için araç olarak görüp görmediğini soruyorum. “Kendi kimliğini ve kişiliğini sahiplenmemiş birinin moda aracılığıyla bunu benimsemesi mümkün değil” diye başlıyor söze. “Moda özden gelen bir şey; ancak bir aracı olabilir. Zaten sahip olduğun şeyi parlatmak, kendini daha doğru ifade edebilmek için bir yol. O yüzden modanın başrolde olduğunu düşünmüyorum. Güncel olarak bu kadar takip edilmesinin mesleği moda olanlar dışında bir kadın için ya da herhangi biri için çok önemli olduğunu sanmıyorum. Ama kesinlikle kendini ifade etmenin çok güçlü bir yolu.”
Lafı güzellik meselesinin etrafında dolandırmamın asıl sebebi Sarıkaya’nın L’Oréal Paris Türkiye’nin yeni güzellik elçisi olarak markanın güçlü kadınlarla kurduğu birlikteliğe katılması aslında. Ona göre bu işbirliği sıradan bir reklam kampanyası değil. Daha çok güzelliğin farklı halleriyle kabul edilmesi ve kutlanması üzerine kurulu bir yolculuk: “L’Oréal Paris ailesinin bir parçası olmak gerçekten çok güzel bir his. Birbirinden güçlü ve güzel kadınların bir güç birliği oluşturduğu bir aile bu. Mottolarını çok seviyorum. Her türlü güzelliği, dünyanın dört bir yanından kadınları oldukları halleriyle benimseyen ve kabul eden bir anlayışları var. Bu yüzden müthiş bir yolculuk, daha çok taze ama şimdiye kadar deneyimlediğim her şeyden çok mutluyum.”

True Match Fondöten 2.R/2.C, Telescopic Extensionist Maskara, Color Riche Saten Ruj 601 Worth It, Color Riche Lipliner 601 Worth It, Lumi Stick Highlighter 601, Infaillible Automatic Jel Göz Kalemi Siyah, Brow Lamination Kaş Sabitleyici Maskara, Infaillible 3 Second Makyaj Sabitleme Spreyi: L'Oréal
Güzellik kavramının kişisel mi yoksa toplumsal bir algı mı olduğu sorusuna karşılık, güzelliğin kesinlikle içeriden geldiğine inandığını yineliyor. “Ben buna değerim” ifadesi de tam olarak bu yaklaşımın yansıması. Kadınların hayatları boyunca dışarıdan gelen yorumlara ve güzellik ölçütlerine maruz kaldığını hatırlatıyor. “Ben buna değerim diyebilmek çok değerli” diye vurguluyor. Dış seslere rağmen içten gelen bir kabul ve kutlama hali: Biz buna değeriz, daha da güzellerine, en güzellerine değeriz.
L’Oréal Paris’teki “Paris” vurgusu da havaalanlarında çekilmiş görüntüleri sık sık karşımıza çıkan, sohbetimiz boyunca da seyahat etmeyi çok sevdiğini hararetle tekrarlayan Sarıkaya için biçilmiş kaftan sanki. “Bir gün tek bir şehirde yaşamak zorunda kalsanız hangi şehir sizi tamamlar?” diye sorduğumda, üç şehrin adını veriyor: İstanbul, New York ve Paris. Bu üç şehrin kaos, hareket ve kültürel zenginlikle örülü enerjisi ona benzer geliyor. “Ben bu hareketin içinde olmasam da dışarıda öyle bir dünyanın olduğunu bilmeyi seviyorum” diyor. Daha sakin bir hayatı şu anda hayal edemediğini, aksine heyecanın içinde olmayı tercih ettiğini sözlerine ekliyor.

Siyah şifon üst: Khaite Beymen, Pantolon: Tom Ford Beymen, Küpe: Ninon
Saç özelinde L’Oréal Paris Elseve Glycolic Gloss serisiyle güzel bir başlangıç yaptım. Şampuanını ve sprey serumunu kullanıyorum. Sprey serumu çok sevdim, kısa sürede yanımdan ayıramadığım favori saç ürünüm oldu.
Revitalift Glassy Skin adlı nemlendiriciyi kullanmaya başladım. Bence bir makyajı en iyi gösteren şey, cildin sağlıklı ve iyi nemlendirilmiş olması. Bu üründen de istediğim tatmini fazlasıyla aldım. Cildimin gün boyu nemli kalmasını sağlıyor.
Makyaj tarafında çok fazla ürün var ama dediğim gibi cildin sağlıklı ve iyi nemlenmiş görünmesi önemli o nedenle True Match Fondöten ürününü çok seviyorum. Doğal ve sağlıklı bir görünüm vererek kusursuz bir kapatıcılık sağlıyor. Ben daha nude’a yakın olan 601 Worth It rengini kullanıyorum. Dudağa hafif bir dolgunluk veriyor ve içindeki o mentollü etki çok hoşuma gidiyor. L’Oréal Paris’le çalışmaya başlamadan önce de çok severek kullandığım Infallible 3-Second Setting Spray de inanılmaz bir ürün. Makyajınızın çok uzun süre kalmasını sağlıyor, özel günler için çok kurtarıcı.

Parlak dokulu üst ve etek, ayakkabı: Chanel
Paris’te çekimlerde her gün kırmızı ruj kullandım ki kişisel olarak da rujda çok sevdiğim renklerden biri, bence o Parizyen kadın görünümünü de çok iyi tamamlıyor. Color Riche Intense Volume Matte – 300 Rouge Confident, benim için ikonik rujlar arasına girdi. Bundan da anlaşılacağı üzere kırmızı favori ruj rengim.
Yaş aldıkça şunu fark ettim: iyi uyku, iyi beslenme ve düzenli hareket. Spor olmak zorunda değil; dans da bunun bir parçası. Bunların hepsi bedeni ve zihni uyanık tutuyor.
Her şeyi çok sıkı bir disiplinle yapmak yerine bazen yoğun, bazen bırakıp sonra tekrar devam etmek. Küçük esneklikler olunca bu alışkanlıklar daha mümkün oluyor. İnsanların kendilerine acımasız davranmalarını sevmiyorum.
Paris özelinde konuştuğumuzda ise gözleri parlıyor. Uzun yıllardır tek başına gittiği bu şehir onun için bir ritüeledönüşmüş: “Bir günlüğüne bile gitsem, bir meydanda oturup saatlerce insanları izlemek, bir şeyler yazmak, bir kitap ya da defterle vakit geçirmek benim için en keyifli aktivitelerden biri. Paris’in çok kuvvetli bir duygusu, sanki bir kokusu var. Sokakları, binaları, heykelleri, tarihi... Hepsi bana şiirsel geliyor. Paris’te insan güzelliğe doyabilir. O yüzden her seferinde bana çok iyi geliyor.”
Uzun sohbetimizi tamamlarken kocaman gülümseyip, en içten dileklerimizi iletiyoruz birbirimize. Gördüğüm ve duyduğum hiçbir şeyin sahte olmadığını düşünmek beni keyiflendiriyor. Disiplinle yoğurduğu kariyeri, güzelliği içeriden kutlayan bakış açısı, etrafına yaydığı ışıltısı ve yaşamı her haliyle kucaklama cesaretiyle Serenay Sarıkaya gerçekten sahici, gerçekten olduğu gibi bir kadın; yanılmamışım.