Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Meryl Streep ve Anna Wintour, gücün nasıl göründüğünü, stilin nasıl konuştuğunu ve yıllar içinde değişen otorite algısını kendi deneyimleri üzerinden yeniden tarif ediyor.
Kapak: Anna Wintour ve Meryl Streep, Prada giyiyor. Wintour’un üzerinde Manolo Blahnik ayakkabılar, S.J. Phillips kolyeler ve Chanel güneş gözlükleri var. Streep, Prada güneş gözlüğü ve Cartier saat takıyor. Wintour'un saçı, Bobby Michael; makyajı, Melissa Silver. Streep'in saçı ve makyajı, Donald S. McInnes. Moda editörü, Grace Coddington. Fotoğraf, Annie Leibovitz Vogue, Mayıs 2026.
Meryl Streep ve Anna Wintour, ikisi de sarı atkılarla içeri giriyor. Yan yana geldiklerinde, omuzlarında aynı apoletleri taşıyan iki komutan gibi görünüyorlar. Crosby Street Hotel’de geniş bir süitteyiz. Bu buluşmanın çıkış noktası şu soru: Aynı odada iki Miranda olursa ne olur? 2019 yapımı Little Women’da Meryl Streep’le birlikte çalışan Greta Gerwig de bizimle. The Devil Wears Prada’nın hayranı; 1 Mayıs’ta vizyona girecek devam filmi için de çok heyecanlı. Bu yüzden sohbeti yönlendirme işini üstlendi. Ben ise daha çok olup biteni kayda geçiren taraftayım.
Süitin neşeli dekoru, Meryl’in uçuş uçuş, güneş tonlarındaki paşmina kumaş atkısıyla uyum içinde. Anna’nınki ise daha çok yumurta sarısı tonlarında, daha kalın ve püsküllü bir kaşmir. Eski dostlar gibi hasret gideriyorlar; tiyatrodan politikaya, ebeveynlikten büyükanne olmaya kadar pek çok şeyi konuşuyorlar. Greta, yakın zamanda çekimlerini tamamladığı yeni Narnia filminin setinden aylar sonra eve, küçük çocuklarına dönmenin yarattığı duygusal sarsıntıyı anlatıyor (“FaceTime’da beni cezalandırdılar” diyor ve Meryl bunu anlayarak başını sallıyor). Dışarıda kış rekor kırıyor; içerisi ise şaşırtıcı derecede sıcak ve samimi.
Ama zamanımız kısıtlı. Bu buluşma aylar süren yazışmaların, planların ve azımsanmayacak bir ısrarın sonucu. Üstelik işin bir de çekim tarafı var: Annie Leibovitz fotoğraflıyor, Grace Coddington stil veriyor; kadrajda Anna ve Meryl var (daha güçlü bir dörtlü düşünmek zor).
Aşağıda, sohbetin biraz revize edilmiş hâlini okuyacaksınız. Meryl ve Anna söze, ilk filmde neredeyse bir simgeye dönüşen paltolardan başlıyor. (Asistanın masasının üzerine bırakılan o palto yığınını hatırlamayan var mı? Gerçi Anna’nın kendi paltosunu her zaman son derece zarif bir şekilde uzattığını da ekleyelim.)
“Paltoları severim” diyor Meryl, “Altında ne varsa toparlıyor.”
“Bir de denemesi zahmetsiz” diye ekliyor Anna.
Ve sohbet derinleşiyor.

YOLCULUK
Meryl Streep, Dolce & Gabbana palto, Loro Piana pantolon ve Prada ayakkabı ve güneş gözlüğüyle. Anna Wintour'da ise Chanel'in palto, broş, güneş gözlüğü ve elbisesi var; ayrıca Manolo Blahnik çizmeler giyiyor. Fotoğraf: Annie Leibovitz Vogue, Mayıs 2026.
Gerwig:The Devil Wears Prada’nın özünde, kendimizi nasıl sunduğumuz var. Erkekler için oyun daha net: İstediğin iş neyse, ona göre giyinirsin. Ama kadınlar için bu her zaman daha muğlak. Anna, siz bu konuya ne kadar kafa yoruyorsunuz? Kadınların güçlerini göstermek için nasıl giyinmesi gerektiğiyle ilgili neler söylersiniz?
Wintour: Güçlü görünmek için ofiste belli bir tarzda giyinmek gerektiğini düşünmüyorum. İlham aldığımız kadınlara bakın, mesela Michelle Obama. İster J.Crew giysin, ister Duro Olowu'yu ya da Matthieu Blazy’nin Chanel’ini tercih etsin, her zaman kendisi gibi görünüyor. New York’un yeni first lady’sini de çok beğeniyorum; vintage parçalarla çok cool, genç, modern ama en önemlisi tamamen kendine özgü bir tarzı var. Adil olmak gerekirse, Melania Trump da her zaman kendi stilini koruyan biri.
Streep: Bu konuda söyleyecek çok şeyim var. Bence yakın dönemde verilen en güçlü mesajlardan biri, first lady’nin göçmen çocukları ziyarete giderken giydiği ve üzerinde “I Really Don’t Care, Do U?” yazan ceketti. Giyim elbette bir ifade biçimi ama aynı zamanda dönemin politik ve kültürel beklentilerini de taşıyor. Mesela televizyonda kadınların kollarını açık bırakmak zorunda hissetmesi… Erkekler takım elbiselerinin içinde tamamen “korunaklı”. Kadınlarda ise sanki bir mahcubiyet var. Daha küçük, daha az yer kaplayan bir versiyonlarını sunmaları bekleniyor. Bu biraz da dengeleme çabası gibi: Kadınların son yıllarda elde ettiği güç, sistemi hâlâ rahatsız ediyor. Ve sanki kadınlar “Ben bir tehdit değilim” demek zorunda bırakılıyor.
Gerwig: Sinemadaki kadın karakterlerden bahsediyorduk, Bette Davis ya da Rosalind Russell gibi. Kadınların gerçek hayatta çok fazla alan bulamadığı bir dönemde bile, ekrandaki rolleri inanılmaz güçlüydü. Ve siz şöyle demiştiniz: “Çünkü Rosalind Russell’ın Cary Grant’in işini alması gibi bir risk yoktu.”
Streep: Ya da Spencer Tracy’ninkini... O yüzden ortam özgürdü. Bir tür oyun alanıydı.
Gerwig: Yani gerçek bir tehdit olarak görülmedikleri için filmlerde daha büyük, daha abartılı karakterler olabiliyorlardı.
Streep: Daha iddialı, daha keskin, sigara içen, güçlü kadınları oynayabiliyorduk.
Gerwig: Miranda Priestly de aslında o eski kadın Hollywood karakterlerinin devamı gibi.
Streep: Kesinlikle. Ve kendini asla geri çekmeyen bir karakter.
Gerwig: 20 yıl sonra bu role dönme kararınızın sebebi bu muydu diye düşündüm. Dünya değişirken, “Bugün Miranda’dan ne bekliyoruz?” diye mi baktınız?
Streep: Beni çeken, işin ağırlığını taşıma fikriydi.Bir sürü insanın sorumluluğunu taşımak, büyük bir yapıyı ayakta tutmak… Onu bir şekilde sürdürmek. Bu filmde ise şunu düşündüm: Peki şimdi nereye gidecekler? Her şey bu kadar çözülürken, kurumlar bu kadar sarsılırken, dünyada tam olarak ne olup bittiğini bile zor takip ederken, hikayeyi nereye taşıyacaklar diye merak ettim. Ve bence bugünkü iş dünyasına dair doğru bir noktaya temas ediyor.

MIRANDA, ANNA İLE KARŞILAŞTIĞINDA…
Meryl Streep, The Devil Wears Prada’daki Miranda Priestly karakterini inşa ederken şunları söylüyor: “Anna’yı gerçekten anlamaya çalıştım. Taşıdığı sorumluluğun nasıl bir şey olduğunu ve dünyaya onun kadar ilgili, onun kadar meraklı olmanın ne demek olduğunu hayal ettim.” Fotoğraf: Annie Leibovitz Vogue, Mayıs 2026.
Wintour: İlk filmde en sevdiğim şeylerden biri, modanın ne kadar büyük bir sektör olduğunun dünyaya gösterilmesiydi. Gerçekten küresel ölçekte bir ekonomik güç ve film bunu açıkça ortaya koyuyordu. O zamandan bu yana çok şey değişti. Ama ben bunu bir dağılma olarak değil, bir dönüşüm olarak görmeyi tercih ediyorum. Hâlâ buradayız. Hepimiz işimizi yapıyoruz; artık tek bir mecra yerine farklı yollarla, farklı platformlarda. Ama bu asla kötü bir şey değil, aksine harika. Çünkü artık çok daha fazla insana ulaşıyoruz.
Streep: Yok, onu kastetmedim.
"The Devil Wears Prada 2'yle ilgili olarak, “Bu kez aklımdaki ilk soru şuydu: Hikaye buradan nereye gidecek?” diyor Meryl Streep, “Ve bence bugünün iş dünyasına dair oldukça gerçek bir noktaya temas ediyor.”
Wintour: Yeni filmin yapılacağına dair söylentiler duyunca, doğru mu diye Meryl’i aradım. Filmin iyi olup olmayacağı konusunda bana en doğru şeyi onun söyleyeceğini biliyordum. O sırada senaryoyu henüz okumamıştı, “okuyup seni arayayım” dedi. Nitekim öyle yaptı. Senaryoyu okudu, beni geri aradı ve “Anna, bence iyi olacak” dedi. Filmde neler olacağına dair pek detay vermedi ama ona hiç tereddütsüz güvendim.
Gerwig: Moda eskiden daha elit bir alan gibi görülürdü. Sizce neden?
Wintour: Çünkü bir zamanlar moda, büyük ölçüde haute couture dünyasıyla sınırlıydı ve çok dar bir çevreye hitap ediyordu. Bugün ise çok daha erişilebilir ve kültürün tam ortasında. İnsanlar artık karakterlerin ne giydiğini konuşuyor, mesela Euphoria güzel bir örnek. Büyük markalar güçlü tasarımcılarla çalışıyor. Zara’dan Gap’e, Coach’tan Uniqlo’ya kadar… O eski yapı tamamen değişti.
Gerwig: 76 yaşında olmak nasıl bir şey, bunu sizden dinlemek isterim. Ben 40’larımdayım ve size bakınca “ulaşmak istediğim yer burası” diye düşünüyorum.
Wintour: Üstelik bizi çeken fotoğrafçı da 76 yaşında!
Streep: Bu çok büyük bir soru… Ama şunu söyleyebilirim: Hayatta kalmanın yolu meraktan geçiyor. Sürekli yeni bir şeye açılmak. Henüz bitirmedik.

İKİ KİŞİLİK YER VAR
Anna Wintour, Meryl Streep’in kendisini canlandırmasıyla ilgili şöyle diyor: “Miranda benimle ne kadar az benzerlik taşıyor olursa olsun, Meryl’in beni canlandırması benim için gerçekten büyük bir onur.” Burada, Vogue kapağı için çekilen ve Nina Ljeti’nin yönettiği videodan bir karede görülüyor.
Wintour: Öncelikle şunu söylemeliyim, Miranda karakterini Meryl Streep’in canlandırması benim için gerçekten büyük bir onur, benimle ne kadar az benzerlik taşıyor olursa olsun. Bu gerçekten benim için çok özel bir şey. Yaşımla barışığım. Kendimi hâlâ en az eskisi kadar canlı, heyecanlı ve farkındalık sahibi hissediyorum. Çocuklarımdan ve dünyanın farklı yerlerindeki ekiplerimden öğrenmek bana hâlâ büyük bir keyif veriyor. Deneyimle birlikte bir denge duygusu geliyor. Hayatın kusursuz olmadığını, işlerin bazen ters gideceğini biliyorsunuz. Elinizden geleni yapıyorsunuz ama olmazsa da devam etmeyi öğreniyorsunuz. Bana kalırsa yaş almak bir avantaj.
Streep: Evet.
Wintour: İyi yaşanmış bir hayatın, insanı liderlik ederken de rahatlattığını düşünüyorum.
Gerwig: Şunu çok net söyleyebilirim, Meryl setteyken herkes ister istemez kendine çekidüzen veriyor.
Streep: Abartıyorsun.
Gerwig: Hayır, gerçekten öyle. Little Women’ı çekerken defalarca gördüm. Kostümünüz üzerinizdeyken ışık ayarı için oturuyordunuz ve setin en hızlı hazırlanan anları onlardı. Tek bir cümle yetiyordu: “Meryl ışık için oturdu.” Her şey ânında hazır oluyordu. Moda ya da yayıncılık dünyasında da böyle mi bilmiyorum ama sinemanın kuşaktan kuşağa aktarılan bir şey olduğuna gerçekten inanıyorum. Meryl, siz bunu birebir yaşadınız ve bu yolu birlikte yürüdüğünüz bazı insanlar artık burada değil. Mike yok… Robert da.
Streep: Mike burada. (Göğsüne dokunuyor.) Hem de en derinde. Yaş almanın en büyük tesellilerinden biri bu sanırım. Her hafta sevdiğiniz birini kaybetmek dayanılmaz… Ama bir noktadan sonra şunu fark ediyorsunuz: Onları içinizde yaşatıyorsunuz. Hepsini. Onlar burada, sizinle birlikte. Gerçekten iz bırakan insanlar gitmiyor. Kimseyi kaybetmiyoruz aslında. Onları içimizde taşıyoruz ve onlar da bizimle birlikte var olmaya devam ediyor.
Gerwig: Anna, sizde de böyle bir his var mı? Bir şeylerin aktarılması ya da artık aramızda olmayan tasarımcılarla, insanlarla kurulan bir bağ gibi…
Wintour: Elbette. Vogue zaten geçmişinin değerleri ve gelenekleri üzerine kurulu. Alexander Liberman ve S.I. Newhouse ile çalışma şansım oldu. İkisi de inanılmaz sezgilere sahip, çok özel insanlardı. Bence insanın geçmişiyle bağını koparmaması gerekiyor. Nereden geldiğinizi gerçekten anladığınızda ancak o zaman ileriye doğru sağlam adım atabiliyorsunuz.

İKİ TARAFLI HİKAYE
Meryl Streep, Anna Wintour’un işini gerçekten yapmak zorunda kalsa şöyle düşünürmüş: “En çok ayakkabılardan çekinirdim. Her gün o görünümü baştan kurmak… Düşünmesi bile yorucu.”
Streep: Sizce Karl Lagerfeld'inki gibi bir kariyer yapan biri yine çıkar mı?
Wintour: Çıkar.
Streep: Aynı uzun soluk, aynı etki olur mu?
Wintour: Bence çıkar, gerçekten çıkar. Matthieu’nun hayalindeki işi bulduğunu düşünüyorum. Chanel’in sahipleri Alain ve Gérard Wertheimer çok sabırlı insanlar. Ve her zaman geleneğe bağlılıkla değişime açıklık arasındaki o dengeyi kurmayı bildiler. Karl’ın sihri de buydu zaten; geçmişi çok iyi biliyordu ama aynı zamanda inanılmaz meraklı, huzursuz bir enerjisi vardı ve aynı anda birçok şeyi yürütebilen biriydi. Matthieu’nun da aynı canlılığa ve kültürel sezgiye sahip olduğunu düşünüyorum. Kim bilir … belki o da Karl kadar uzun süre orada kalır.
Gerwig: Özellikle kadınlar söz konusu olduğunda hep aynı soru akla geliyor: İş ve çocuklar nasıl dengeleniyor? Açıkçası sizinle bu konuyu konuşacağım için çok heyecanlandım çünkü kimse 'büyükanne olma'yı sormuyor. Meryl, sizin torunlarınızın hayatında ne kadar aktif olduğunuzu biliyorum.
Streep: Bazıları fazla dahil olduğumu söylüyor.
Gerwig: Büyükannelikle işi nasıl dengeliyorsunuz?
Streep: Aslında mesele, yakalayabildiğiniz her ânı yakalamak. Onlarla geçirdiğiniz her saniyeyi mümkün olduğunca doldurmak… Çünkü zaten her şeyin ne kadar hızlı geçtiğini biliyorsunuz. Zaman gerçekten akıp gidiyor. Annem bana bunu hep söylerdi, ben de “tamam tamam” der geçerdim. Ama gerçekten öyle. Hem çok uzun hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman bu. Ve hiçbir şeyi geri alamıyorsunuz. O yüzden elinizden geldiğince çok şey alın o anlardan… Ben buna neredeyse kutsal bir şey gibi bakıyorum.
Altı torunum var, hepsi altı yaşın altında. Altı, beş, dört, üç, iki ve bir yaşındalar. Umarım sayı artar, bakalım. Çocuklarımın, torunlarıyla geçirdikleri zamandan bana da bu kadar pay ayırması benim için inanılmaz değerli. Bunu kelimelere dökmek zor. Tek zorluğu şu: Ülkenin iki farklı ucunda yaşıyorlar, o yüzden sürekli uçakla yolculuk yapıyorum.
Gerwig: Anna, sizin de torunlarınız var.
Wintour: Meryl kadar değil, benim dört torunum var. Bir de hayatımıza çok küçük yaşta dahil olan dört üvey torunum var. Bizim yaptığımız işte zamanı kendiniz yaratmanız gerekiyor. Ben çocuklarımın hep yanındaydım. Maçlarına gittim, veli toplantılarını hiç kaçırmadım, önemli anlarda mutlaka yanlarında oldum. Vogue bekleyebilirdi. Yoğun bir hayatınızın olması sorun değil; bir şekilde yolunu buluyorsunuz. Long Island’da bir aile evimiz var ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış olsak da orayı herkes için bir buluşma noktası hâline getirmeye çalışıyorum. Doğum günlerini, düğünleri birlikte kutlamayı seviyoruz. Gelenekler bizim için önemli. İngiliziz sonuçta; sürekli oyun oynar, sayısız tenis turnuvası düzenleriz ve her durumda birbirimize sahip çıkmaya çalışırız. Çocuklarıma ve torunlarıma hep şunu aşılamaya çalışıyorum: Hayatta en önemli şey aile. Size sevgiyi ve desteği verecek olan da yine onlar. Bu varsa, gerisi bir şekilde yoluna giriyor.
Gerwig: Meryl, bana söylediğiniz bir şey var, hâlâ aklımda dönüp duruyor. “Hayat, bir şeye gerçekten bağlandığında başlar” demiştiniz ve bu söz beni çok etkilemişti. Tabii ki aile, bağlılığın en fazla olduğu yer. Ama bence her ikiniz de işinizde de aynı türden bir bağlılık geliştirdiniz; alanlarınıza gerçekten kendinizi adadınız.
“Yeni filmin yapılacağına dair söylentiler çıkınca, doğru mu diye Meryl’i aradım” diyor Anna Wintour, “İyi olup olmayacağı konusunda bana en doğru şeyi onun söyleyeceğini biliyordum.”
Streep: Tom Stoppard’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Ağırlığını sürekli değiştirmek zorundasın.” Çünkü hiçbir zaman sabit bir zeminde değilsin. Oyunculuk inanılmaz belirsizliği olan bir iş. Aslında sürekli işsizsiniz. Bir de şöyle bir şey var: Bu işte klasik anlamda bir 'yükselme' yok, çünkü 'ün' dediğiniz şey bir anda geliyor. Ama gerçekten bir üretim ortaya koymak ve kendine güven duymak zaman alıyor. Ve bunu tek başına, evde oturarak yapamazsın; yazmak ya da beste yapmak gibi değil. Ben hiçbir zaman “Bu işi seviyorum, uzun yıllar yapacağım” diye düşünmedim. Daha çok şunu düşünüyorum: Dünya dengesiz ve kaygan bir yer. Her şey sürekli değişiyor. Ve önemli olan buna hazırlıklı olmayı öğrenmek.
Wintour: Bence yaptığınız işi ilginç kılan şeylerin başında zorluklar geliyor. COVID döneminde çalışma şeklimizi, iletişimimizi, her şeyi baştan kurmak zorunda kaldık. O süreçte aklım sürekli oğlum Charlie’deydi. Cornell University’de asistan doktordu ve COVID servisinde çalışıyordu. Alanı ruh sağlığı olduğu için kayıp yaşayan ailelere bu acı haberleri vermek de işinin bir parçasıydı.
Biz şehirden uzakta, daha izole bir yerdeydik. O ise her hafta sonu eve geliyor, önce kendini tamamen arındırıyor, sonra çocuklarına uzun uzun sarılıyor, bırakmıyordu. Benim için bu, her şeyin gerçekliğini hatırlatan bir şeydi. Dünyada gerçekten ne olup bittiğini unutmamak… Bir yandan bu belirsiz dönemde global ekipleri yönetmeye çalışırken, diğer yandan böyle bir perspektife sahip olmak. Ne yaparsınız? Bir şekilde yolunu bulursunuz.
Gerwig: Bir gün birbirinizin işini yapsanız… Sizi en çok heyecanlandıracak şey ne olurdu, bir de “ben bunu yapamam” diyeceğiniz şey?
Wintour: İmkansız. Hiçbir yeteneğim yok. Gerçekten yok. Şarkı söyleyemem, dans edemem, oyunculuk yapamam. El becerim sıfır. Yemek yapamam, dikiş zaten hiç yapamam.
Streep: Yani, sadece çok uluslu bir yapı yönetiyorsunuz… Ben en çok ayakkabılardan korkardım. Her gün o görünümü baştan kurmak… Düşünmesi bile yorucu. Ama bir yandan da gençlerle çalışmak çok heyecan verici olurdu. O fikir akışının içinde olmayı seviyorum. Ve sonuçta insanları mutlu eden bir şey üretmek, onu aramak, büyütmek, desteklemek… Başlı başına harika bir şey.
Gerwig: Şimdi biraz da 'filmin hayranı' modumu açıp bir soru sorayım… Miranda’nın stili değişti mi?
Streep: İlk filmde herkes Anna Wintour’dan çekindiği için bize kıyafet vermek istemiyordu. Gerçekten hiçbir marka kıyafet vermedi. Bu sefer ise karakteri biraz sadeleştirdik. Daha rafine, daha özüne yakın bir Miranda yaratmak istedik. Saçı daha az kabarık, dağınık bir formu yok artık. Aksesuar hâlâ vazgeçilmezi ama içinde çok net bir cesaret var. Eskisi kadar “ne derler” sorusuna takılmıyor.
Gerwig: Favori kostümünüz hangisi?
Wintour: Kırmızı elbise. O Jezebel elbisesi. Pierpaolo!
Streep: Pierpaolo… Böyle bir şeyi onun yapmış olması…
Wintour: Harika bir elbise. İçinde muhteşem görünüyorsunuz. Peki sizin için, kostümler açısından en sevdiğiniz film hangisiydi? Benimki kesinlikle Out of Africa.
Streep: Bilmiyorum… Birlikte çalıştığım o kadar çok iyi kostümcü var ki... Ama Florence’ı (soprano Florence Foster Jenkins'i canlandırdığı film) sevmiştim çünkü büyük bir göğsü giydirme fikrini seviyorum ve o dönemde bunu nasıl yapacaklarını gerçekten biliyorlardı. Kostüm aslında karakterin kendisi. Zaten Vassar College’da okurken bölümüm kostüm tasarımıydı. İyi dikiş dikerim, çizmeyi de çok severim. Tezim için Camino Real oyununa yönelik 60 kostüm tasarlamıştım. O oyundaki karakterler inanılmaz canlıdır. Acayip, tuhaf, kendine özgü tipler... Hayatım boyunca, birlikte çalıştığım kostüm tasarımcıları için biraz zor biri olduğumu düşündüm. Çünkü detaylara fazlasıyla takılan, ince eleyip sıkı dokuyan biriyim.
Gerwig: Meryl, ilk filmle ilgili bana söylediğiniz bir şey var. Sette Anne (Hathaway), Emily (Blund) ve Stanley (Tucci) ile vakit geçirmekten çok keyif aldığınızı ama yine de onların kendi aralarında yaptıkları gibi rahat takılamadığınızı söylemiştiniz.
Streep: Evet, herkes harika vakit geçiriyordu. Ama ben biraz mesafe koymam gerektiğini hissettim. Aslında set ortamını severim, hatta çoğu zaman bir projeyi seçerken “oradakilerle birlikte vakit geçirmek nasıl olacak?” diye düşünürüm. Ama bu sefer bilinçli olarak geri durdum. Karavanımda oturdum, pek keyfim yoktu açıkçası.
Wintour: Karavanda ne okuyordun?
Streep: Okumuyordum. Örüyordum. Hâlâ örüyorum. Ama çalışırken okuyamıyorum çünkü odağımı bölüyor. Özellikle de bu karakter gibi sürekli enerjik olan birini oynarken.
Gerwig:Narnia’nın kapanış partisinde şunu fark ettim: Kimse aslında benim orada olmamı istemiyor. “Ben buradayken kimse rahat edemiyor” diye düşündüm.
Wintour: O hissi biliyorum.
Gerwig: En son "film bitti" diye ağlayan çocuğa sarıldım ve sonra “tamam, ben artık gideyim” dedim. Kapıdan çıkarken de sanki herkes içinden “oh be” diyordu.
Wintour: Kısa uğrayıp çıkma sanatı da önemli. Beş dakika görün, sonra usulca kaybol.
Gerwig: Filmin konusunu anlatmak ister misiniz?
Streep: Filmlerde en son hatırladığım şey hikaye olur. Kendi filmlerimin en iyi seyircisiyim çünkü ne olduğunu hiç hatırlamıyorum.
Wintour: Umarım sonu mutlu bitiyordur.
Streep: Evet, mutlu. Ya da tam olarak mutlu değil. Ama gerçek. Ve güçlü bir şekilde bitiyor.
Wintour: Sabırsızlanıyorum.
Anna Wintour'un saçı, Bobby Michael; makyajı, Melissa Silver. Meryl Streep'in saçı ve makyajı, Donald S. McInnes. Kıyafetler, Bill Bull.
Prodüksiyon, AL Studio. Set tasarımı, Mary Howard.