Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Hepimiz normal olduğumuzu düşünüyoruz. Ta ki biri çıkıp bu “normallikleri” sahneye koyana kadar. Vogue Türkiye’ye konuşan Amerikalı ünlü komedyen Taylor Tomlinson, kahkaha sanatının inceliklerini anlatıyor.
Gündelik hayatın en sıradan anlarını alıp onları keskin, dürüst ve beklenmedik derecede komik bir mizaha dönüştürmek kolay iş değil. Taylor Tomlinson bunu zahmetsizce yapan ender komedyenlerden. Kariyerine 20’li yaşlarda başlayan ve kısa bir sürede stand-up sahnesinin en hızlı yükselen figürlerinden biri olan Tomlinson’ın mizahı, büyük hikayelerden çok küçük fark edişlere dayanıyor. Bir kafede kulak misafiri olunan diyalog, trafikte yan arabada patlayan bir kahkaha ya da ilişkilerdeki o tanıdık, tuhaf sessizlikler... Onu izlerken güldüren şey çoğu zaman bir “şaka”dan çok, kendinizi yakalamanın verdiği o tanıdık his.
Bu kadar doğal akan bir komedinin arkasında ise şaşırtıcı derecede bilinçli bir pratik var. “Yeni şakalar yazmam gerekiyorsa evden çıkmam yeterli. Yürüyüşe çık, alışveriş merkezine git ya da bir kafede otur. Bir şey görürsün, duyarsın ya da yaşarsın ve bu sana fikir verir” diyor Tomlinson. Kısacası, insan içine karışınca gerisi geliyor. Tabii küçük bir farkla: Çoğumuz dışarı çıkınca en fazla kahve sipariş edip telefonumuzla haşır neşir oluyoruz. O ise aynı ortamdan koca bir set çıkarıyor.
Kariyerine dönüp baktığında en belirleyici anların beklenenin aksine “büyük” olmadığını özellikle vurguluyor ünlü komedyen. “Beni en çok şekillendiren anlar küçük ve rahatsız edici olanlardı” diyor ve ekliyor: “Sahne korkusu korkunçtur ve bunu aşmak uzun zaman alır.” Kendisi de bu korkuyu çokça yaşamış. Ama bunu anlatırken bile büründüğü yüz ifadeleri ve tonlamalar ciddi bir hikayeden ziyade yine bir espri yapacakmış hissi yaratıyor ve bu beklenti cevapsız kalmıyor. “Komik olduğunuz bir hikayeyi anlatırken seyircinin sessiz kalması bir komedyen için korkunç bir andır. Bırakıp gidemeyeceğiniz için son ana kadar güldürmeye çabalarsınız, sesiniz tizleşir, yüzünüz şekilden şekle girer. Şimdi gözünüzde canlandırın. Komik geliyor değil mi? Değil!”
Bu dürüstlük, onun sahnedeki rahatlığının arkasında ciddi bir içsel mücadele olduğunu gösteriyor. Tomlinson için gelişim, alkıştan çok tökezlemeyle ilgili. “Şakanın tutmaması iyi hissettirmez ama seni geliştirir çünkü ne yapmaman gerektiğini öğretir.” Sahneyeçıktığında ilk baktığı şeyin seyircinin enerjisi olması da bu yüzden. “Genelde ilk fark ettiğim şey ne kadar gürültülü olduklarıdır.” Alkışın tonu gecenin ritmini belirliyor, düşükse işi biraz daha zor. Her ne kadar sahnede her şey anlık gibi görünse de perde arkasında küçük bir güvenlik ağı var. “Yeni şakaları önce kardeşlerime ve arkadaşlarıma anlatırım.” Yani evet, risk alıyor ama tamamen kör bir atlayış değil küçük bir test sürüşü.
Tomlinson’ın stand-up’ta en sevdiği özellik ise geçicilik hissi. “Her seyirci farklıdır ve her gösteri sadece o anda, o şekilde gerçekleşir.” Özellikle seyirciyle doğrudan etkileşime girdiği anlar bu yüzden önemli, gösteri o anda, o salona özel hale geliyor. Ama bu doğrudanlık beraberinde sürprizleri de getiriyor. “Bazen karanlık olduğunu düşündüğün bir şaka seyirciyi sessizleştirir ve üzgün hissettirir.” Ve bazen de tam tersi, önemsiz gibi görünen bir cümle salonu kırıp geçirir. Komedinin matematiği var, anlık analiz, hızlı adaptasyon ve doğru ton, ama bazen o matematik de keyfine göre çalışıyor.
Gözlem konusunda Tomlinson adeta bir antropolog gibi düşünüyor. “İnsanların ilişkilerde birbirleriyle konuşma biçimi çok ilginç” diyor. Kardeşler arasındaki diyaloglar, mağazada karar verme anları… “Tabii bu süreçte biri sizi izliyorsa biraz tuhaf görünebilirsiniz. Ama o da malzeme.” Bunların hepsi onun için bitmeyen bir ilham kaynağı. Bu gibi detaylara olan ilgisi, şakalarının neden bu kadar tanıdık hissettirdiğini açıklıyor. Kendi iç dünyasına geldiğimizde ise mizahının en net özeti yine kendisinden geliyor. İç sesi bir stand-up gösterisi olsaydı adı ne olurdu? “Overthinking It.” Sürekli düşünen, analiz eden ve detaylara takılan bir zihin. Tanıdık geldi mi?
Kendini bir sit-com karakteri olarak konumlandırdığında ise merkezde değil kenarda durmayı tercih ediyor. “Her üç bölümde bir ortaya çıkan komik komşu olurdum.” Ana karakter olmak yerine sahne çalmak, bilinçli bir seçim. Hayatındaki tüm bu sürecin bir başlığı olsa ne olurdu diye sorduğumda ise cevabı hızlı geliyor: “Exhausted But Grateful.” Yorgun ama minnettar. Sürekli üretmenin, sahnede olmanın ve her gece yeniden kendini ortaya koymanın getirdiği bir yorgunluk, ama aynı zamanda bunun karşılığını bulmanın verdiği güçlü bir tatmin.
Taylor Tomlinson’ın komedisi büyük hikayeler anlatmıyor, küçük anları keskinleştiriyor. Ama belki de asıl yaptığı şey, bizim “normal” deyip geçtiğimiz anları sahnede yüzümüze vurup, “Bunun farkında mıydınız?” diye sormak. Çoğu zaman farkında değiliz ta ki gülmeye başlayana kadar. O refleksif kahkaha, hemen ardından gelen küçük bir iç sesle birleşiyor: “Bunu ben de yapıyorum.” Ve belki de onu bu kadar etkili yapan tam olarak bu denge: Hem kendisiyle hem seyirciyle aynı anda dalga geçebilmek.