Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Ata Demirer’in Vogue Türkiye’ye verdiği söyleşiyi yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle okuyacaksınız.
Doğayı, insanları, gülmeyi ve güldürmeyi sevdiği aşıkar; kendi deyimiyle “mukallit” komedyen Ata Demirer’in yaşama sevginin ve güzelliğin penceresinden baktığını anlamak için 1990’lı yılların ortalarından beri Türk mizahına katkılarını hatırlamak yeterli. İyiliğin gücünden beslenen komedinin ne kadar dönüştürücü bir etki yaratabileceğini kanıtlayan sinema filmlerinden müzikle kurduğu gönül bağına ve kapalı gişe stand-up şovlarına dek tıpkı bir gösterisinin adı gibi “tek kişilik dev kadro” o. Vogue Türkiye’ye verdiği söyleşiyi yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle okuyacaksınız.
Hikayem aslında 1980’lerin Bursa’sında, Altıntaş Köyü’nde arkadaşlarımı güldürerek başladı. Yazlıktaydık; herhalde 6-7 yaşındaydım. Bir anda birinin taklidini yaptım. Ya bir bahçıvandı ya da köyden bir abi... Köy insanıyla şehir insanının iç içe yaşadığı bir yerdi orası. Yaptığım taklide arkadaşlarım çok güldü. Hatırlıyorum. Sonra bir daha yaptırdılar. Şişman bir çocuk olduğum için çok sempatik ve doğuştan Schengen’i olan bir tiptim! Her ortama çok rahat kabul edilirdim. Fark ettim ki yeteneğim, görüntümün üzerine çıkıyor. Ben de bunu kullanmaya başladım. İlkokulda, ortaokulda... İstediği gruba girip istediğim zaman çıkabilen, istediği insanla arkadaş olabilen bir çocuk oldum. Ama çok kalabalık arkadaş gruplarım hiç olmadı. Hep az ama öz arkadaşım vardı. Genellikle de benden büyüklerle takılmayı tercih ederdim; o abiler de hayatıma yön verdi.
Mesela konservatuvara giden yolum da bir “abi” hikâyesidir. Mümin abim vardı; şimdi İngiltere’de yaşıyor, hâlâ ara sıra mesajlaşırız. O beni düğünlere götürürdü. O zamanlar küçük yaşta şarkıcılar çok modaydı: Küçük Emrahlar, Küçük Ceylanlar… Ben de onların taklidini yaparak, onlar gibi şarkı söyleyerek sahneye çıkmaya başladım. Hem taklit ediyordum hem de gerçekten iyi söylüyordum. İlk kez orada sahnenin tadını aldım. Mümin abinin beni o düğünlere götürmesi, amatör olarak o müzik grubunun içine sokması aslında konservatuvara giden yolu açtı. Kendisi çok enteresan bir adamdı: Gündüz berberlik yapar, akşam bağlama çalardı.
Sonra yine bir aile vardı; hatta o aileye Bursa Bülbülü filminde yer verdim. Hikâyeyi oradan yazdım. Tabii filme uyarlarken biraz değiştirdim; bir aşk hikâyesi ekledim mesela. Gerçekte öyle bir şey yoktu. Ama o Roman ailenin evinde büyümüş gibiyimdir. Kızlarıyla birlikte konservatuvara hazırlandık. Çok yetenekli bir kızdı; şimdi müzik öğretmeni. Hâlâ görüşürüz.
Ben de onların hocasının çalıştırmasıyla İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nı kazandım. Yani hayatım hep böyle abilerle, büyüklerle ilerledi.

Ceket: Canali Beymen, Çizgili gömlek: Beymen Collection, Kravat: Network
Öncelikle annem. Çünkü bize bambaşka bir şey öğretti. Dünya görüşü olarak biraz Sait Faik’çiyim. “İnsanoğlu sevmek için gelmiştir dünyaya” gibi bir sözü vardır; ben buna çok inanırım. Sevgi elle tutulur bir şey değildir ama sonuçları son derece somuttur. Annem bize taşı bile sevmeyi öğretti. Mesela deniz kenarına gider, taş toplardı. “Baksana şuna” derdi, “deniz bunu nasıl yamultmuş...” Bir süre sonra o taşın hikayesini düşünmeye başlarsın ve kendini onu severken bulursun. Annemin kalbi sanki her şeye yetecek kadar büyükmüş gibi gelirdi bana. Bize hep o sevgiyi verdi. Bu da yaptığım işlere yansıyor. Sevgiyle bakan biri olunca yarattığın şeyleri de seviyorsun.
Demet Akbağ’a çok şey borçluyum. En büyük başarılarımın hatıralarını bana hediye etti. Çok iyi bir partner, hoca, arkadaştı. Bana yol gösterdi ve hâlâ hayatımdaki en önemli insanlardan biridir. Ben kadınları çok seviyorum. Kadınların çok yardımını aldım. Çok iyi kadın dostlarım var. Sevgilim de çok iyi bir kadın. Bana çok şey kattı ve katacak; hissediyorum yani.
“Müzikofili var bende. O yüzden insanları çoğu zaman sesleriyle kaydediyorum. Birinin ses tonundan Karakterini anlayabiliyorum. Herkeste olmayan bir şey bence. Bunu söylemeden geçmeyeyim.”
Ben taklit edeceğim birini özellikle aklımda tutmam. O kendiliğinden kaydolur ve zamanı geldiğinde içimden çıkar. Zihnimde böyle bir mekanizma var. Aklıma gelen şakaları, esprileri kaydederim; hatta telefonuma not alırım. Ama karakterleri özellikle kaydedeyim diye uğraşmam. İşitsel bir insanım. Müzikofili var bende. O yüzden insanları çoğu zaman sesleriyle kaydediyorum. Birinin ses tonundan karakterini anlayabiliyorum. Herkeste olmayan bir şey, bence. Bunu söylemeden geçmeyeyim.

Ceket: Canali Beymen, Çizgili gömlek: Beymen Collection, Kravat: Network
Benim için her şey deniz. Bir kere “thalasso terapi” diye birşey var. Denizin o sükûneti... “Su akar, deli bakar” derler ya, neden öyle söylendiğini çok iyi anlıyorum. Bergama’daki Asklepion’da, binlerce yıl önce akıl hastalarının suyla tedavi edilmesi boşuna değil. Denize bakmak kafamı boşaltır, düşüncelerimi dizmemi sağlar, yeni şeyler yaratmama yardımcı olur. Bir de işin fiziksel tarafı var: Suyun içinde olmak bana büyük mutluluk verir. Su adeta vücuduma masaj yapar. Yüzmeyi seviyorum. Çocukluğumla ilgili bir şey. Macera duygusu yaratıyor bende. Dalarım, balık yakalarım; o balığı yerim. Yengeç, ıstakoz, ahtapot bulurum. Onlarla yemek yaparım. Denizle bir aşk yaşıyorum. Belki Yengeç burcu olduğum için bilmiyorum. Kendimi su insanı olarak görüyorum. Hatta denizin beni hormonal olarak bile beslediğine inanıyorum.
Denizin benim için bir de edebî tarafı var. Senaryo yazarken de okurken de… Deniz hikâyelerini, deniz insanlarını hep okudum, takip ettim. Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Jules Verne’in hikâyeleri, Moby Dick… Çocukluğumda İhtiyar Adam ve Deniz benim en çok okuduğum kitaplardan biriydi. Hemingway’in eserleri, Yaman Koray… Bütün bu edebiyat da insanı denize doğru sürüklüyor.
İlk okuduğum kitaplardan biri de Sadun Boro’nun Pupa Yelkeni’ydi. O kitapla birlikte ben de sanki onunla dünya turuna çıktım. Deniz yeni insanlarla tanıştırır insanı. Mesela deniz sayesinde çok güzel dostluklar kurdum. Deniz insanı, kara insanına pek benzemez. Orada bir limanda biriyle tanışırsın; bilirsin ki bir gün yine orada karşılaşacaksın. Paylaşım başka türlüdür.
Yok, o benden daha denizci. Birlikte dalıyoruz. Sadece bunları çok fazla paylaşmıyorum. Çünkü hayatımızın sürekli canlı yayında olması bana çok doğru gelmiyor. Yalnızken olabiliyor ama iki kişiyken onun da mahremiyet alanı var sonuçta. Bir de nazara çok inanıyorum.

Çizgili gömlek: Beymen Collection, Trençkot: Mango
Mesela İsa benim yarattığım bir karakter değil; onu başka biri yazdı. O yüzden hikâyesi zaten biraz absürt. Fark ediyorsanız hayaletler falan var içinde. Açıkçası oynarken biraz zorlandım. Ama yazan insanı sevdiğim ve yeteneğine güvendiğim için, bir de karşımda Uğur Yücel gibi bir usta olunca oynaması çok da zor olmadı.
Kendi yazdığım karakterler ise bambaşka. Çünkü onların hayatta gerçek karşılıkları var. Mesela buradan kalkıp Çanakkale’ye gidelim; beş dakika içinde bir Hüseyin’le karşılaşabilirsiniz. Ya da Almanya’ya gitsek, orada bir Ayhan Kaplan mutlaka çıkar karşımıza. Hatta Nevizade’ye doğru bir yürüyelim; bir ocak başında çiğ köfte yapan bir abide Zekeriya’yı görürsünüz. Hayatın içinden karakterler olduğu için zorlanmıyorum gerçeklik duygusunu yansıtırken.
Bu biraz algıda seçicilik sanırım. Çanakkale insanını işlediğim sadece üç filmim var. Onun dışında mesela Doğu şivesiyle oynadığım Hedefim Sensin, Almanya’da çektiğim Berlin Kaplanı, Bursa’da çektiğim ve şehir şivesiyle konuştuğum Bursa Bülbülü var. Ama insanlar en çok Eyvah Eyvah’ı sevdiği için herhalde böyle düşünülüyor. Öyle bir şey yok. Yani sadece şive yazabilen biriymişim gibi düşünülmesi aslında yaptığım işi biraz küçültmek oluyor. Ama olsun, canları sağ olsun.
"İlk yıllarımda daha pervasızdım. Yaş ilerledikçe insan daha az kalp kırmaya çalışıyor. Çünkü hepimiz biraz kırık kalpler sokağından geçiyoruz.”
İlk yıllarımda daha pervasızdım. Yaş ilerledikçe insan daha az kalp kırmaya çalışıyor. Çünkü hepimiz biraz kırık kalpler sokağından geçiyoruz. O yüzden zamanla “Bunu böyle yapmayayım, insanların kalbi kırılmasın” diyorsun. Başka bir yolunu buluyorsun, arkadan dolaşıyorsun ama yine güldürüyorsun. Ustalaşmak da biraz bu aslında.
Bugün stand-up yapanların kullandığı mizahı, yaptıkları şeyi tam olarak bildiklerini düşünmüyorum açıkçası. Herşeyi öyle kendimize entegre edemeyiz. Ofansif mizah diye bir şey bizde yok. Ricky Gervais’in mizahına, ofansif mizah denir. Bizde bazen insanlar çıkıp bu tarz mizah yaptıklarını iddia ediyorlar. Hayır, düpedüz hakaret ediyorlar. Gervais’in kültürü buna müsait. Orada başka bir bakış açısı var. İçinde bulunduğu toplum bunu kaldırabilir. Fakat bizde olmaz. Ben bunu bazı genç arkadaşlarda görüyorum. Bayağı hakaret ediyor, aşağılayıcı bir tonla konuşuyor ve bunu mizah zannediyorlar. Oysa değil. İsteyenler Ferhan Şensoy’un eski oyunlarını izlesin. Ya da Devekuşu Kabare’ye baksın. Ben kendimden örnek vermeyeceğim. Ama bu mesele üzerine tekrar düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.

Ceket: Canali Beymen, Çizgili gömlek: Beymen Collection, Kravat: Network
İnşallah mayıs ayına doğru bitirmiş olurum. Yazdığım filmdeki karakterin adı Nejat. Aslında o da yıllardır içimde yaşayan bir karakter. Instagram’a baktım, beş yıl önce Nejat’ın sesiyle çekilmiş bir video koymuşum. Urla’daki evin bahçesinde, Nejat gibi konuşuyorum. Aslında izlerini daha eskide de görebilirsiniz. Ortaya harmolipi bir film çıkacak gibi geliyor bana; yani duyguların karıştığı bir hikaye. Bursa Bülbülü gibi… Hem hüzünlü hem komik ama bu kez biraz daha umut veren, daha olumlu bir film olsun istiyorum. Bakalım, ortaya ne çıkacak, göreceğiz.
Repertuarı dinlediğim eserlerden oluşturdum. Benim oldukça karmaşık bir müzik zevkim var ve kendi listelerimden birini sahneye taşımaya karar verdim. Dedim ya ben bir müzikofiliyim. Müzik bende hem mizahı hem de sahnedeki eserleri çağrıştırıyor. Mesela Deniz ve Mehtap gibi bir parçayı dinlerken, aklıma deniz kenarında yaşadığım bir anı gelebilir. Bende müzik her zaman çağrışım noktasıdır; bu yüzden sahnede bağlamayı çok kolay buluyorum. Kafam böyle çalışıyor; bir şarkıyı söylediğimde, aklıma Dario Moreno geliyor. Biliyorsunuz, o da İzmirli.
Seyircilerin en çok neye şaşırdığına gelince, bunu onlara sormak lazım. Ama dış göz olarak söyleyebilirim ki bu kadar hızlı geçişler çoğunu şaşırtıyor. Bir anda piyano çalarken Ferdi Özbeğen gibi şarkı söylüyorsun, sonra bir anda Pavarotti’ye dönüşüyorsun. Aslında bunlar kendimi eğlendirmek için yaptığım şeyler. Biraz yalnız bir çocuktum, kendi içimden çıkan malzemelerle eğlenmeyi severdim. Belki bu da sahne performansımı geliştirdi.

Çizgili gömlek: Beymen Collection, Trençkot: Mango
Gülmek savunma refleksidir ama ilaç gibi etkileri de olabilir. Gülünce endorfin ve serotonin salgılanır, kaslar ve diyafram gevşer. Ama gülmeyi tasarlamak en büyük taşırız biz. Bu da ekstra bir nimet. Onun heyecanını da adrenalindir yani.
Kötü hastalığa yakalanmış birinden duyduğum şeyler... Doktoru, “Ata Demirer falan seyret; moral olsun, için açılsın, biz başaracağız” gibi telkinlerde bulunmuş. Televizyonda da benzer şeyler söylenmiş; annemden duymuştum. Birilerinin ilacı olduğunu bilmek... Bundan daha büyük bir övgü olamaz. İnsanların bunu bir tedavi gibi görmeleri, bunun iyi geleceğini düşünmeleri... İşte benim için bundan daha büyük bir övgü yok.