Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Influencer kültürüne yönelik tepki büyürken, öfkemizin gerçekten neye yöneldiğini sorgulamak gerekiyor. Tüketim kültüründen ekonomik eşitsizliklere, kadın düşmanlığından görünmeyen emeğe uzanan bu hikaye, influencer’lardan çok daha fazlasını anlatıyor.
Influencer kültürüyle ilgili sevmediğim pek çok şey var: Aşırı tüketimle ilişkisi, imkansız güzellik standartlarını normalleştirip yaygınlaştırması, gizli reklamlar, gösterişli servet, yapay bir samimiyet ve hayatını paylaşmakla hayatını satmak arasındaki giderek bulanıklaşan çizgi… Bunlar sadece birkaç örnek. Üstelik bunları, pek çok tanıma göre kendisi de influencer olan biri olarak söylüyorum.
Yine de son dönemde influencer kültürüne yönelik olumsuz söylemlerin giderek büyümesi bana farklı geliyor. Bunun bir nedeni, influencer’lardan nefret etmenin artık yalnızca internetin alaycı eğlencelerinden biri olmaması. Giderek kültürel açıdan onaylanmış bir tutum gibi görünmeye başladı: Nantucket’taki “Influencer’lar giremez” tabelasından, sosyal medyanın etkisiyle Dolomitler’e akın eden kalabalıklara yönelik tepkiye, hatta kendileri de fazlasıyla influencer sayılabilecek podcast yayıncılarının “influencer’lar her şeyi mahvediyor” ilanlarına kadar.
Elbette influencer’lar da karşılık verdi. Özellikle “Bence influencer’lardan nefret etmek, kadınlardan nefret etmenin toplumsal açıdan kabul edilebilir bir yolu haline geldi” görüşü viral bir tartışma başlattı. Sektördeki pek çok arkadaşım ve meslektaşım videoyu beğendi ve destekleyen yorumlar yaptı.
Benim de ilk tepkim “Kesinlikle!” oldu. Ama sonra bu konuda tuhaf hissetmeye başladım.
Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturalım: Influencer’lar ezilen ya da marjinalleştirilmiş bir sınıf değil. Influencer’lar her ırktan, yaştan, sosyoekonomik ve eğitim geçmişinden, cinsiyetten ve meslek grubundan çıkabiliyor. Yine de kültürel hayal dünyamızdaki influencer prototipi, YouTube’da saat inceleyen bir erkek ya da Austin’deki stüdyosundan podcast yapan biri değil. O bir kadın; muhtemelen genç, güzel, modaya veya güzelliğe meraklı, selfie çeken ya da kameraya konuşan ve size bir şeyler satan bir kadın. Üstelik onda tahammül edemediğimiz özellikler de fazlasıyla tanıdık. Kibirli. Materyalist. Ama her şeyden önce, insanların ona bakmasını hak ettiğinden ‘utanç verici derecede’ emin.
Bu fikirlerin hiçbirini ne Instagram icat etti ne de yalnızca kadınlar. Dikkat ekonomisi kavramının kökleri 1970’lerin başına uzanıyor; “kötü reklam diye bir şey yoktur” fikri ise 19. yüzyıldan beri var. Bugün değişen tek şey, sosyal medyanın neredeyse herkesin kendi hayatını küçük bir işletmeye dönüştürmesini son derece kolaylaştırmış olması. Dolayısıyla artık her türden influencer var: Orta yaşlı anneler, doğa sporlarıyla ilgilenenler, çocuklar, çiftçiler… Her sektörde, her alanda, her nişte bir influencer olduğuna eminim.
Görece yeni olan bir diğer şey ise bu platformların, kadınların tarih boyunca ilgilendikleri için alaya maruz kaldıkları ya da yapmak zorunda bırakıldıkları şeyleri (kıyafet, güzellik, dekorasyon, yemek, ilişkiler, annelik) olağanüstü kazançlı işlere dönüştürmelerine olanak tanıması. Üstelik bunun için bir kurumun onları bir kitleyi hak edecek kadar değerli bulmasını beklemeleri gerekmiyor. Elbette bu işlerin varlığı onları erdemli kılmıyor. Ancak bu alanlardan nasıl para kazanacağını keşfeden kadınlara duyduğumuz tiksintiyi karmaşıklaştırdığına inanıyorum.
Çünkü itirazımız yalnızca servete, tüketim kültürüne, kibre ya da ilgiden para kazanmaya yönelik olsaydı, küçümsememiz çok daha eşit dağılırdı. George Clooney yaklaşık yirmi yıldır Nespresso’nun yüzü. David Beckham bu yıl 11 Dünya Kupası reklamında yer aldı. Joe Rogan ve ben aynı toz elektrolit markasının reklamlarında oynadık. Ünlülük her zaman ticari bir niteliğe sahipti ve ünlü insanlar dikkatlerini her zaman paraya dönüştürdü. Buna rağmen erkek bir oyuncunun, sporcunun ya da podcast yayıncısının bize bir şey satmaya istekli olmasını, onun tüm varoluşunun gereksiz ya da anlamsız olduğunun kanıtı olarak nadiren görüyoruz. O halde şu soruyu sormakta fayda var: Kadınların bu ekonomiden gözle görülür biçimde para kazanması, neden bu başarılarını başlı başına rahatsız edici hale getiren ekonomik koşullardan daha fazla öfke yaratıyor?
Influencer sektöründe “çok” para var. Influencer’lara yönelik giderek büyüyen tepkinin, herkes için hayatın giderek daha güvencesiz hale geldiği bir dönemde, pek çoğunun ne kadar para kazandığıyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranmak samimiyetsiz olur. Hayatın sıradan istikrar göstergeleri ne kadar erişilmez hale gelirse, birinin tek bir sponsorlu paylaşım yaparak başka bir insanın bir ayda -hatta bir yılda- kazandığı parayı kazanmasını izlemek de o kadar müstehcen gelebiliyor. Kiranın karşılanamaz, ücretlerin yetersiz ve servetin giderek daha küçük bir grubun elinde toplandığı bir düzeni yaratan dağınık ekonomik ve siyasi güçlere öfke yöneltmek zor. Ama çılgınca bir PR paketini açarken kendini videoya çeken bir kadın? O, öfkenin kolay hedefi.
Yine de sektör olarak şunu kabul etmemiz gerekiyor: En görünür ve başarılı influencer’ların yaşam tarzlarını mümkün kılan emek ve tüketim düzeni, çoğu zaman kendilerinden çok daha az güce sahip kadınlara dayanıyor. Bunların önemli bir kısmı beyaz olmayan kadınlar, göçmen işçiler ya da Küresel Güney’de çalışan insanlar: Tanıttıkları kıyafetleri üreten tekstil işçileri, içeriklerine dekor olan evleri ayakta tutan ev işçileri, zahmetsiz görünen annelik performansını mümkün kılan çocuk bakım çalışanları, kapılarına durmaksızın ulaşan ürünleri paketleyen depo işçileri…
Dolayısıyla kesin olarak anti-feminist olan şey, bu sistemlere katılmak değil (şu bir gerçek ki hepimiz farklı ölçülerde katılıyoruz), bu sistemleri ayakta tutan eşitsizlikleri, eleştirinin hedefi bizzat kendiniz olana kadar görmezden gelmek. ‘Kadınların özgürleşmesi’ söylemini yalnızca kendi statünüz, itibarınız ya da geliriniz tehdit altına girdiğinde keşfetmek ve kullanmak son derece ikiyüzlü bir tavır. Eğer kadın düşmanlığı, yüz binlerce takipçisi olan varlıklı bir kadına yöneltildiğinde önemliyse, o kadının kıyafetlerini diken, çocuklarına bakan, evini temizleyen, ürünlerini paketleyen ya da sattığı sürtünmesiz yaşam tarzını başka şekillerde sübvanse eden kadınların sömürülmesi de elbette önemli olmalı.
Feminizm yalnızca kendimizi yakın hissettiğimiz, olmak istediğimiz ya da kendi şikayetlerimizi yansıttığını düşündüğümüz kadınları savunmak anlamına gelemez. Kadınların özgürleşmesini savunan bir siyaset, yatayda da yapılmalı, yukarı doğru uzandığı kadar aşağı doğru da uzanabilmeli. Aksi halde savunduğumuz şey feminizm -yani kolektif bir dayanışma ve mücadele- değil, bireysel yükseliş olur.
Influencer’lardan nefret etmenin, doğası gereği kadın düşmanlığı olduğunu düşünmüyorum; insanların öfkesinin nedenleri çeşitli ve çağımızın toplumsal ve ekonomik çalkantılarına dayanıyor. Ama kadın düşmanlığının, çoğu zaman yaptığı gibi bu nefretin içinde kendine son derece rahat bir saklanma alanı bulduğunu düşünüyorum.