Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Zahmetli yolları seçiyor, çevrimdışı hayata yöneliyorlar. Yılın lifestyle terimi friction-maxxing, mutluluğu arayan dijital yorgunlara bir ilaç niteliğinde.
Modern hayatın, gerekenden fazla zahmetsiz bir hale dönüştüğünü düşündünüz mü hiç? Her soruda yapay zekanın kapısının çalındığı, tek tıkla sipariş edilen yemeklerin eve teslim edildiği, aşkın sağ ve sola kaydırılan ekranlardan arandığı -ve kimi zaman bulunduğu- bir çağdayız. Her ne kadar bu teknolojik gelişmeler bize vakit ve enerji kazandırsa da hemen ikna olmamakta fayda var. Nihayetinde dijital kültürün sağladığı kolaylıkların, beyin ve ruh sağlığına olumsuz etkileri olduğu araştırmayla kanıtlı. Ekran karşısında geçirilen, özellikle uygulamalar arası mekik dokunan saatlerin brain rot (beyin erimesi) vakalarının majör sebebi olduğunu biliyoruz. Özellikle kısa video formatlarının bilgiye aşırı hızlı erişim ve paralelinde kısa ömürlü dopamin salgılanması sonucunda dikkat eksikliğine yol açtığı da bilinenler arasında. 1854’te Henry David Thoreau’nun Walden adlı eserinde tanıştığımız brain rot kelimesi neredeyse iki asır sonra çağımızı tanımlarken, kim bilir belki de yavaş yavaş gerçek hayattan kopuyoruzdur. Kimimiz bunu zeitgeist olarak tanımlayıp görmezden gelirken dijital yorgunlar olarak tanımlayacağımız bir güruh ise epey tepkili. Tanıştıralım, son zamanların en meşhur terimlerinden friction-maxxing, giderek daha büyük kitlelere ulaşıyor. Bile isteye zoru seçmek, şimdilerde mutluluğun anahtarı olabilir mi dersiniz?
“Direnç” anlamına gelen friction kelimesi ve interneti kasıp kavuran looksmaxxing ve Euromaxxing gibi jargonlardan gelen “maxxing” ekinin birleşiminden doğan bu terim; modern çağın süper dijital kültürüne karşı bir isyan niteliği taşıyor. Nasıl mı? Teknolojinin sağladığı kolaylıkları reddedip analog hayatın zorluklarını maksimize ederek, bir nevi “İş olmadan aş olmaz” mantığıyla ilerleyerek… Sıradan bir friction-maxxer, insani işlevlerini geri kazanma hedefiyle kendine kasıtlı olarak pürüzler yaratıyor. Öyle çok ekstrem örnekler de değil bunlar. Tümü günlük: Kimi AI kullanımını sınırlıyor, kimi eve siparişi rafa kaldırıp tezgahın başına geçiyor. Bir başkası müziği streaming uygulamaları yerine plakçalarlar aracılığıyla dinliyor, TikTok yerine kitap okuma alışkanlığına odaklanıyor. Tuhaftır ki friction-maxxing çatısında analog olarak tanımladığımız bu aktiviteler, aslında sadece on yıl öncesine kadar hayatlarımızın olağan bir parçasıydı. Ancak özellikle pandemi sürecinde dijitalleşme öyle büyük bir hız kazandı ki şimdilerde değişimin izini dahi süremiyoruz. Hıza yetişemedikçe yoruluyoruz. Haliyle artık nostaljinin tanımı, AI yardımı olmadan bir e-posta yazmaya kadar güncelleniyor.
Amerikan köşe yazarı Kathryn Jezer-Morton, bu terim ve trendin yaratıcısı. Geçtiğimiz ocak ayında The Cut’ta konuyla ilgili yazısında ilk kez friction-maxxing’i kullanıyor; böylelikle hem sosyal tartışmalar hem de teknoloji dünyası, yeni bir fenomenle tanışıyor. Jezer-Morton, ABC Radio ile gerçekleştirdiği röportajda temel motivasyonun teknolojiyi reddetmek ya da tamamen offline bir yaşama geçmek değil ekran bağımlılığının bize yaşattığı kaçıştan uzaklaşmak olduğunu belirtiyor. Jezer-Morton’a göre ekranlarda geçirdiğimiz ve brain rot yaşadığımız saatler aslında hayatta kaçmak istediğimiz farklı temaların bir projeksiyonu. Dolayısıyla dijital varlığımızı sınırlayıp kendimizle bağlantı kurmak, aslında bir wellness pratiği dahi sayılabilir. Jezer-Morton, 15 yaşındaki oğlundan öğrendiği maxxing kavramının nüktesinden de yararlandığı bu terimi yaratırken hayatı kolaylaştıran teknolojileri sebep göstererek, “Yüz yüze randevulaşmak, bir restorana gitmek hatta kısa mesajlar yerine telefon aramaları gerçekleştirmek bile bizlere zor görünmeye başladı” diyor. “Tüm bu teknolojik gelişmeler bize insani yönlerimizi kaybettiriyor olabilir mi?”
Jezer-Morton’ın terimi icadının hemen ardından, Forbes’un raporuna göre sadece bir ayda friction-maxxing yüzde 140 artış ile en çok aranan maxxing trendi oldu. Şubattan bu yana ise teknolojinin durmak bilmeyen ivmesiyle albenisi yükseliyor; yazın gelişiyle dijital yorgunluk, daha sık konuşulan bir temaya dönüşüyor. Offline hayatın pürüzlerine odaklanmanın ardında ise hatırı sayılır bir sebep var: Yüksek ekran süresinin önce brain rot, devamında muhtemel tükenmişlik sendromu ve bilişsel aşırı yüklenme ile sonuçlanacağını öngören araştırmalar; başarı için efor sarf edildiğinde ödül sisteminin daha aktif çalıştığını, yani beyinlerimize iyilik yaptığımızı kanıtlıyor. Sözün özü e-ticaret platformlarını bırakıp Carrie Bradshaw’un ikonik cümlesinde de altını çizdiği gibi fiziksel alışverişi kardiyo haline getirmek dahi aslında düşündüğümüz kadar yüzeysel kalmıyor, modern mutluluğa giden yolda kayda değer ipuçları taşıyor.
Kendini bir friction-maxxer olarak tanımlayan Luca, 30’larının başında bir mimar ve araştırma görevlisi. Yoğun iş saatlerinin ardından kendini bir Instagram bağımlısı olarak bulduğunu söylüyor. Bir mesaja yanıt vermek için uygulamaya girdiğinde saatler boyunca çıkamadığını, özellikle kısa video formatlarında kaybolduğunu, nihayetinde asıl mesajı yanıtlamayı dahi unuttuğunu anlatıyor bana. Bu süreçte bir dopamine reset’e ihtiyaç duyduğuna karar verip yüzünü çevrimdışı hayata dönmüş, ilk aşamada da anti-procrastination (verimsizlik karşıtı) uygulamaları ile sürece başlamış. Freedom, One Sec ve Self Control gibi bu uygulamalardan birini kullanarak ekran süresini kısıtlamış. Instagram’a her girdiğinde uygulamanın onu “Gerçekten sosyal medya kullanmak mı istiyorsun, yoksa bu bir bağımlılık mı?” minvalinde karşılayan bekleme ekranının fazlasıyla işe yaradığını söylüyor. “Çoğunlukla farkında bile olmadan sosyal medyaya girdiğimi anladım. Şimdi vaktimi yemek yaparak, koşuya çıkarak ve arkadaşlarımla buluşarak geçiriyorum ve eskisinden bile daha çok vaktim olduğunu hissediyorum.”
Luca’nın yaşadığı değişim ona has değil; sahiden de friction-maxxer’lar sosyal hayata ek bir özen gösteriyor. Son zamanlarda AI temelli algoritmalarla iyice “ödül sistemine” odaklandığı, ücretli aboneliğe teşvik ettiği için eleştirilen dating uygulamaları yerine sosyal kulüplere katılarak aşk ve arkadaşlığı keşfeden bu güruhun çoğunluğu; şimdilerde hayatı daha anlamlı yaşadığına inanıyor. İş hayatına yaklaşımları yapay zeka tarafından oluşturulmamış CV’ler, AI’ın kaleme almadığı motivasyon mektupları ile gelişiyor. Çoğuna göre bu, hem başvurdukları işlere daha iyi adanmalarını sağlıyor hem de kariyerlerinde daha seçici olmaları konusunda yardımcı oluyor. Video oyunları yerine kutu oyunlarına yönelerek sosyalleşmeyi de bunun bir parçası haline getiren friction-maxxer’ların bir diğer odak noktası ise dekorasyon trendlerinde kökleniyor. Son 15 yılda pek alıştığımız akıllı ev sistemlerinden kurtuluyorlar. Televizyonlara veda ediyor, yatak odalarını EMF (elektromanyetik alan) bloke eden boyalarla koruyorlar. Bu boyalar sayesinde Wi-Fi dalgaları yataklarına ulaşamıyor ve uyku öncesi birkaç video izleme planıyla TikTok’ta geçirilen saatler rafa kaldırılmış oluyor. Luca da friction-maxxing deneyiminde kazandığı kaliteli uykunun, sosyal ve mental etkilerin ötesinde konumlandığını belirtiyor.
İki asır önce doğan brain rot terimiyle bugün savaşıyor, zırh olarak ise altı ay önce doğan friction-maxxing trendini giyiniyor olabiliriz. Ancak gerçekliğe, insanlığa, zahmetli mutluluğa olan odak aslında iki bin yılı aşkın süre öncesine dayanıyor. Stoacı filozof Gaius Musonius Rufus, “Vücudun her gün biraz zahmet çekmesi, ruhun sağlam kalması için en iyi ilaçtır” der. Tam da bu yüzden eğer siz de bu aralar bir e-posta yazarken bile kısa TikTok molaları vermeye ihtiyaç duyuyor, güneşli havaları dating app’lerde ekranı sağa sola kaydırarak kaçırıyorsanız friction-maxxing’e bir şans verebilirsiniz. Yıllar yılı dijital detoks olarak andığımız pratiğin yeni versiyonu, trendlerin sağladığı albeni ile bu kez hiç olmadığı kadar faydalı olabilir. Kim bilir; belki mutfak tezgahına geri dönmek, bir kart oyununda buluşmak, hayatınızı ChatGPT yerine bir dosta anlatmak size iyi gelecektir. Peki sizce zahmet, sahiden ruhun ilacı olabilir mi?