Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İlham perisi olmak, merak uyandırmak zor zanaat. Sosyal medya çağında merak, gizem ve arzu arasındaki yeni ilişkiyi keşfediyoruz.
Yakın zamanda Güney Afrikalı yazar Deborah Levy’nin My Year in Paris with Gertrude Stein adlı yeni kitabını okudum. Paris’te yazar tıkanıklığı yaşayan bir yazar, iki arkadaşıyla vakit geçirirken modernizmin öncüsü Gertrude Stein’ın hayatını ve eserlerini araştırmaya başlar. Levy’nin karakterinin gözünden Stein’ın yaratıcılığı, modern çağda kadın olmanın ve kendi hayatının “ana karakteri” olabilmenin ne anlama geldiği üzerine sohbetlere tanıklık etmeye başlarız. Levy, bir röportajında kitabı yazma sebebini şöyle anlatıyor: “Kitabım Gertrude Stein’a bir beden veriyor. Çünkü hakkında yazılanlarda çoğu zaman bedensiz bir figür gibi ele alınıyor. Sanki gerçek bir insan değil de mitolojik ya da karikatürize edilmiş bir karaktermiş gibi.” Bende şu düşünce kapılarını aralamamı sağladı: Eskiden ilham perileri fazla mitti, efsaneye dönüşerek gerçeklikleri kaybolmuştu.
İlham perilerinin ne zaman biçim değiştirdiğini tam olarak söylemek zor. Belki bir gün gerçekten kayboldular. Belki de Instagram’ın ilk filtreleriyle birlikte sadece telefonlarımızın içine taşındılar. Bir sabah uyandık ve ilham aldığımız insanların söylemlerinin ötesinde kahvaltıda ne yediklerine, hangi otelde kaldıklarına ve hangi vitamini kullandıklarına kendi rutinimizmiş gibi hakim olduk.
Bir zamanlar yıldızları uzaktan izlerdik. Haklarında çok az şey bilirdik. Edie Sedgwick’in bir gününü nasıl geçirdiğini kimse bilmiyordu. Jane Birkin’in sabah uyandığında ne yediğini, Chloë Sevigny’nin hangi yüz kremini kullandığını ya da Carolyn Bessette-Kennedy’nin akşam eve döndüğünde pijamalarıyla nasıl göründüğünü bilmiyorduk. Bu bilgi eksikliği bir kusur değil cazibenin kendisiydi. Bugün ise ilham vermesi beklenen insanlar hakkında her şeyi biliyoruz. İngiliz Vogue’un editörlerinden Julia Hobbs, Tish Weinstock, Lotta Volkova çağımızın yeni muse’larından bazıları. Artık bu isimlerin sabahları spor rutinlerini, boşanmalarını, köpeklerinin isimlerini biliyoruz ve zaten bilmek de istiyoruz. Dua Lipa; ince eleyip sık dokuduğu hayatıyla tam bir ilham perisi. Tatil fotoğraflarına, kıyafetlerine gözlerinden kalp fışkıran emoji gibi bakıyoruz ama mükemmel olması bununla sınırlı değil. Mesela kitap kulübü var, dünyada olup bitene gözlerini yummuyor, gittiği yerlerden favori noktalarını paylaşıyor. Charli xcx ise tam tersi bir strateji izliyor, o kadar fazla ve o kadar hızlı üretiyor ki paradoks olarak takip edilemez hale geliyor. Ama günümüzün en büyük iki pop yıldızı kendi biçimlerinde, algoritmaya tam teslim olmadan oynuyor, kitleleri etkiliyor.
Sofia Coppola’nın filmlerindeki kadınları düşünün. İç dünyalarını, düşündüklerini tam olarak bilmiyoruz. Ve filmi izledikten sonra uzun süre aklımızda kalıyorlar. Kültürel hafızada kalan figürler de genellikle en görünür olanlar değil haklarında hâlâ bir şeyler merak ettiğimiz kişiler. Bugün herkesin delicesine Sade dinleme sebebi gibi. 1960’larda Edie Sedgwick, Andy Warhol’un çevresinde dolaşan genç bir sosyetik kız olarak tanınıyordu. Fakat onu kült bir figüre dönüştüren şey ne Factory’deki gecelerdi ne de verdiği röportajlar. İnsanlar onun etrafında bir hikaye kuruyordu. Aynı durum Anita Pallenberg için de geçerliydi. Rolling Stones’un altın çağının görünmez mimarlarından biri olarak anılırdı ama etkisi hiçbir zaman tam olarak ölçülemezdi.
Roland Barthes bir fotoğrafın en güçlü yanının gösterdiği değil ima ettiği şey olduğunu yazmıştı. Belki aynı şey insanlar için de geçerlidir. Bizi etkileyen kişiler çoğu zaman en çok zihnimizde yankı bırakacak kadar gizemli olabilenler. Özel hayatımızda, ikili ilişkilerimizde de çoğunlukla böyle değil mi? Gerçi bir insan hakkında her şeyi bildiğinizde ona yine de hayran kalabilir hatta onunla özdeşleşebilirsiniz. Ama ona dair bir fantezi kurmanız zorlaşır. Belki de sosyal medya çağında ilham perisi olmanın önündeki en büyük engel açıklama zorunluluğu.
Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca internet bize herkesin kendi hayatının başrolü olabileceğini anlattı. TikTok’un “main character energy” kavramı bunun en açık örneği. İnsanlar kahve almak için evden çıkmayı bile bir film sahnesi gibi yaşamaya başladı. Günlük hayatın sıradan anları müzikler, sinematik filtreler ve altyazılar eşliğinde kişisel mitolojilere dönüştü. Bir anlamda hepimiz aynı anda hem sanatçı hem eser hem de izleyici olduk. Her şeyin bir perde arkası var. Her görünümün bir referans listesi, her tatilin bir rehberi, her estetiğin bir kullanım kılavuzu söz konusu. TikTok’un son birkaç yılda hayatımıza soktuğu onlarca “core”u düşünün: Coastal grandmother. Office siren. Tomato girl. Mob wife. Özenilen kişiler ve stilleri yerini Pinterest panolarına bıraktı.
İnternetle gelen yeni samimiyet kültürü ilk bakışta demokratik görünüyor. Belki de öyle. Artık bir moda tasarımcısı ilhamını doğrudan takipçileriyle paylaşabiliyor. Bir fotoğrafçı dünyanın öbür ucundaki bir öğrencinin işlerinden etkilenebiliyor. İlhamın dolaşımı hiç olmadığı kadar hızlı. Ama aynı zamanda tuhaf bir doygunluk hissine de yol açıyor bu durum. “Sus daha fazla anlatma, gizemi bozuyorsun.” Çünkü sürekli erişilebilir olmak, sürekli tüketilebilir olmak anlamına geliyor. Her şeyin içerik olduğu bir çağda, gizem son gerçek ayrıcalıklardan biri haline geldi. Neticede ilham perileri ortadan kaybolmadı. Sadece biçim değiştirdi. Neyi göstermemeyi seçeceğini bilenler yine bir adım önde.
Son yılların gerçekten etkili figürlerine baktığımızda ortak bir özellik görüyoruz. Kendilerini tamamen tüketmeyi reddediyorlar. Dijital çağda ilham perisi olmaya devam eden kişiler kendilerini sürekli anlatan kişiler değil hâlâ hayal gücüne yer bırakanlar. Phoebe Philo hâlâ nadiren konuşuyor. Son büyük röportajını 2024’te The New York Times’a vermişti. O röportajın yayımlandığı gün dün gibi aklımızda. Tıpkı 10 yıl önce Joan Didion’u Celine kampanyasının merkezine yerleştirdiği gün gibi, dünya durmuştu. Bugün hâlâ endüstrinin parmakla gösterilen işlerinin başında geliyor. Chloë Sevigny dijital çağın bütün kurallarını biliyor ama hiçbirine tam olarak teslim olmuyor. Onun hakkında da hâlâ bilmediğimiz şeyler var. Sahi, Dua Lipa’nın gelinliğinin neye benzediğini, kimin tasarladığını da öğrenemedik henüz. Bugün lüks görünmez kalabilmek olabilir.
Günümüzün en popüler düşünürlerinden Güney Koreli Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu adlı kitabında yazdığı fikirlerden biri aklımda devamlı. Han, çağımızın takıntısının görünürlük olduğunun altını çiziyor. Ona göre her şeyin açıklanması, paylaşılması ve görünür kılınması arzunun hızla tükenmesine yol açıyor. Neticede arzu belli ölçüde mesafeye ihtiyaç duyar. Her şey görünür olduğunda hiçbir şey gerçekten çekici kalmaz. Bugünün celebrity kültürü bu fikrin somut örneği. Bella Hadid ya da Kylie Jenner kendi medya evrenlerinin yöneticisi. Kişilikleri ve markaları arasındaki sınır çoktan eridi. Her paylaşım, her ilişki, her tatil aynı anda hem deneyim hem içerik.
Bir insanın hayal gücünde yer açabilmek önemli. İnternet öncesi çağda sadece basına yansıyan birkaç fotoğraf üzerine kurduğumuz hayal çalışırken Dua Lipa bunu kürasyonuyla yapıyor. Araçlar değişiyor, platformlar değişiyor. Görünürlük biçimleri değişiyor. Ama başkalarını hayal kurmaya teşvik eden insanlar var olduğu sürece ilham perileri de var olmaya devam edecek.