Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Genel Cerrahi ve Meme Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ece Dilege ile, meme kanseri tanısı alan kadınların yaşadıkları, hissettikleri ve çoğu zaman dile getiremedikleri hakkında konuştuk.
Her ekim ayında meme kanserinde erken teşhisin önemini yeniden hatırlıyoruz. Düzenli kontrollerden tarama yöntemlerine, risk faktörlerinden korunma yollarına kadar pek çok konuyu gündeme getiriyoruz. Peki, tanı alan bir kadının hayatında neler değişiyor? Tedavi boyunca neler hissediyor, hangi zorluklarla karşılaşıyor ve hastalığı geride bıraktığında onu nasıl bir hayat bekliyor?
Meme kanserinin etkileri, tıbbi sürecin sınırlarını aşıyor. Hormonal değişimler, beden algısı, cinsel yaşam, doğurganlık, aile ilişkileri ve iş hayatı gibi pek çok konu, hastalıkla mücadele edilirken ikinci plana atılabiliyor. Üstelik kadınların bazıları, tedavileri tamamlandıktan yıllar sonra bile bu sorunlarla yaşamaya devam ediyor. Meme kanseri üstüne artık daha fazla konuşuluyor. Lakin kadınların yaşadıkları, hissettikleri ve çoğu zaman dile getiremedikleri de konunun bir parçası olmalı.
Meme kanseri tanısı alan bir kadının hayatı, kısa sürede hastane randevuları, tetkikler, ameliyatlar ve tedavi takvimleri etrafında şekilleniyor. Öncelik tabii ki hastalığı yenmekte. Ama bütün bu süreç devam ederken hayatın geri kalanı da kendi akışında ilerliyor. Aile ilişkileri, iş sorumlulukları, kişisel ihtiyaçlar ve geleceğe dair planlar her daim varlığını sürdürüyor. Kadınların hissettikleri ise çoğu zaman bu yoğunluğun arasında yeterince konuşulamıyor.
Koç Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi ve Meme Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ece Dilege, meme kanseri sürecinde en sık gözden kaçan konulardan birinin ruh sağlığı olduğunu anlatıyor. Hastalarının önemli bir bölümü, tedavileri başarıyla tamamlansa bile yıllar boyunca hastalığın tekrarlayacağı korkusunu taşıyabiliyor. Kontrollerin yaklaşması, bedende hissedilen yeni bir ağrı veya alışılmadık bir belirti, geride kaldığı düşünülen endişeleri yeniden gündeme getiriyor.
Bu süreçte kadınlar başka güçlüklerle de karşılaşabiliyor. Cinsel yaşamda değişimler, sürekli yorgun hissetmek, sosyal hayata yeniden alışmak veya eskisi kadar kolay odaklanamamak bunlardan bazıları. Özellikle kemoterapi sonrasında görülebilen ve kemo beyni olarak bilinen dikkat ve hafıza sorunları, iş hayatında ve günlük sorumluluklarda güçlük yaratabiliyor. Tedavi, aile içindeki rolleri ve yakın ilişkilerin alışılmış düzenini de değiştirebiliyor.
Dilege, her kadının bu süreci farklı yaşadığını ve ihtiyaç duyduğu desteğin de buna göre değiştiğini vurguluyor. Kimi kadın profesyonel psikolojik desteğe ihtiyaç duyarken kimi kadın için yakın çevresinin anlayışı ve desteği büyük önem taşıyor. Burada önemli olan, kadınların yaşadıkları güçlükleri çekinmeden anlatabilmeleri ve tedavinin ardından her şeyin derhal eskisi gibi olması gerektiği yönünde bir baskı hissetmemeleri.
Meme kanseri tedavisinin kadın bedeni üzerindeki etkileri, ameliyatlar ve görünür fiziksel değişimlerle sınırlı değil. Hormonal dengede yaşanan değişimler de kadınların günlük hayatını düşündüğümüzden çok daha fazla etkiliyor. Kemoterapi, yumurtalıkların çalışmasını etkileyerek adet düzensizliklerine veya adetlerin tamamen kesilmesine neden olabiliyor. Genç kadınlarda adet döngüsü tedavi sonrasında yeniden başlayabilirken özellikle 40 yaş üzerindeki kadınlarda menopoz kalıcı hale gelebiliyor.
Bazı meme kanseri türlerinde kullanılan hormon baskılayıcı tedaviler ise 5 ila 10 yıl sürebiliyor. Sıcak basmaları, uyku sorunları, vajinal kuruluk, cinsel istekte azalma, eklem ağrıları ve kemik yoğunluğunda azalma, bu tedavilerin olası yan etkileri arasında. Üstelik doğal menopozda yıllar içinde gerçekleşen değişimler, kanser tedavisi gören bazı kadınlarda çok daha ani yaşanabiliyor. Kadınlar henüz bu değişimlere hazırlanamadan kendilerini alışık olmadıkları bir bedenle karşı karşıya bulabiliyor.
Prof. Dr. Ece Dilege bazı hastaların, yaşadıkları şikayetler nedeniyle hormon tedavisini bırakmayı düşündüğünü anlatıyor. Tedavinin önerilen süreden önce sonlandırılmasıysa hastalığın tekrarlama riskini artırabiliyor. Neyse ki bu şikayetlerin bir bölümüne yönelik olarak, hormon tedavisi içermeyen seçenekler de mevcut. Bu nedenle kadınların yaşadıkları değişimleri önemsiz görmemeleri ve doktorlarıyla açıkça paylaşmaları gerekiyor.
Doğurganlık konusu ise özellikle genç yaşta tanı konan kadınlar için ayrı bir önem taşıyor. Kanser tanısıyla birlikte, geleceğe dair pek çok plan üstüne de yeniden düşünülüyor. Çocuk sahibi olmak da bunlardan biri. Dilege, ileride anne olmayı düşünen kadınların yumurta veya embriyo dondurma gibi doğurganlığı koruma seçeneklerini kemoterapi başlamadan önce değerlendirmesi gerektiğini hatırlatıyor. Çünkü tedavi tamamlandıktan sonra bazı seçenekler için geç kalınmış olabiliyor. Bu nedenle doğurganlık hakkında konuşmak için tedavinin bitmesi beklenmemeli.

Fotoğraf: Bri Johnson
Bir kadının kendi bedeniyle kurduğu ilişki, meme kanseri tedavisi sırasında önemli değişimlerden geçiyor. Saçların, kaşların ve kirpiklerin dökülmesi, kilo değişimleri, ameliyat izleri veya memenin alınması, aynadaki görüntüyü değiştiriyor. Ancak bu değişimlerin kadınlar üzerindeki etkisini fiziksel görünümle açıklamak yetersiz. Bazen bir kadının kendisini nasıl gördüğü, kadınlığıyla ve cinselliğiyle kurduğu ilişki de bu süreçten etkileniyor.
Dilege, bazı hastalarının bedenlerinde yaşadıkları değişimleri kadınlık duygusunu kaybetmekle ilişkilendirdiklerini anlatıyor. Kimi kadın aynaya bakmaktan kaçınırken kimi kadın partneriyle yakınlaşmakta zorlanabiliyor. Bazıları ise kendisini sosyal hayattan uzaklaştırabiliyor. Her kadının bedeniyle ilişkisi farklı olduğu gibi bu değişimlere verdiği duygusal tepki de farklı. Dolayısıyla iyileşmenin herkes için aynı anlama geldiğini düşünmemek gerekiyor.
Cerrahi tedavide yaşanan gelişmeler, kadınlara bedenleri hakkında daha fazla seçenek sağlıyor. Dilege, günümüzde uygun hastaların büyük bölümünde meme koruyucu cerrahinin mümkün olduğunu belirtiyor. Uzun dönemli araştırmalar da uygun hastalarda meme koruyucu cerrahinin memenin tamamen alınmasıyla benzer yaşam süresi sonuçları sağladığını gösteriyor. Diğer yandan memenin alınması gereken durumlarda, bazı hastalar için aynı ameliyat sırasında meme onarımı da yapılabiliyor.
Elbette her kadın meme onarımı yaptırmak istemeyebilir. Dilege'nin özellikle dikkat çektiği konulardan biri de bu kararın tamamen kişisel olması gerektiği. Bir kadın için meme onarımı kendisini daha iyi hissetmenin önemli bir parçasıyken, başka bir kadın ameliyat sonrası bedeniyle yaşamayı tercih edebilir. Her iki karar da aynı ölçüde saygıyı hak ediyor. Kadınların seçeneklerini bilmeleri, kararlarını kendi ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda verebilmeleri ve gerekli durumlarda psikolojik destek alabilmeleri bu nedenle büyük önem taşıyor.
Meme kanseri tedavisi boyunca beslenmek, hareket etmek veya iyi bir gece uykusu uyumak gibi gündelik alışkanlıklar bile eskisinden daha fazla özen gerektirebiliyor. Tedavinin getirdiği yorgunluk, fiziksel değişimler ve duygusal iniş çıkışlar, daha önce kolaylıkla sürdürülen rutinleri zorlaştırabiliyor. Ancak bu alışkanlıklar, kadınların kendilerini daha iyi hissetmeleri ve yaşam kalitelerini korumaları açısından önemli bir yere sahip.
Prof. Dr. Ece Dilege, özellikle düzenli fiziksel aktivitenin yararlarını destekleyen güçlü bilimsel kanıtlar bulunduğunu vurguluyor. Egzersiz, tedaviye bağlı yorgunluğun azalmasına ve hastaların tedaviyi daha iyi tolere etmelerine yardımcı olabiliyor. Dilege'nin genel önerisi, kişinin sağlık durumuna uygun olmak kaydıyla haftada 150 dakika tempolu yürüyüş ve iki gün hafif ağırlık egzersizi yapmak. Elbette herkesin tedavi süreci ve fiziksel kapasitesi farklı. Bu nedenle hareket planının da kişinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi gerekiyor.
Beslenme konusunda ise bilgi kirliliği önemli bir sorun. Özellikle internette, kanseri iyileştirdiği iddia edilen diyetlerle, belirli besinleri tamamen yasaklayan programlarla ve yüksek doz takviye önerileriyle sıkça karşılaşıyoruz. İyileşmek için elinden geleni yapmak isteyen bir kadının bu önerilere yönelmesi gayet anlaşılır bir durum. Fakat iyi niyetle yapılan bazı değişiklikler, tedavi sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Örneğin, şeker tüketimini tamamen ortadan kaldırmak amacıyla aşırı kısıtlayıcı bir diyete başlayan hastalarda kas kaybı görülebiliyor ve vücudun tedaviyi tolere etmesi zorlaşabiliyor.
Dilege, kemoterapi sırasında yeterli protein alımının önemini hatırlatıyor. Tedavi sonrasında ise sebze, meyve, baklagil ve tam tahıllara ağırlık veren Akdeniz tipi beslenme düzenini öneriyor. Vitaminler, bitkisel ürünler ve diğer takviyeler konusunda da dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü doğal olduğu düşünülen bazı ürünler, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlarla etkileşime girebiliyor. Bu nedenle herhangi bir takviyeye başlamadan önce, tedaviyi yürüten hekimden görüş almayı es geçmemek gerekli.
Uyku sorunları da kadınların bu dönemde sık karşılaştığı güçlükler arasında. Yeterince dinlenememek, zaten yoğun olan yorgunluk hissini artırabiliyor. Ağrılar ve depresif belirtiler de uykusuzlukla birlikte daha belirgin hale gelebiliyor. Dilege, bu sorunların yönetiminde bilişsel davranışçı terapinin ilaç kullanılmadan başvurulabilecek etkili yöntemlerden biri olduğunu belirtiyor.
Meme kanseri farkındalığı söz konusu olduğunda erken teşhis, haklı olarak gündemimizin ilk sırasında yer alıyor. Ancak bir kadının tedavisini tamamlamasının, yaşadığı bütün zorlukların da sona erdiği anlamına gelmediğini düşünürsek, tanıdan sonra başlayan hayatındaki yeni dönemi de daha fazla konuşmamız gerektiğini anlayabiliriz. Kadınların deneyimlerine daha fazla kulak vermek ve konuşmaktan çekinilen konulara da yer açmak, ihtiyaç duydukları desteğe ulaşmaları açısından önemli bir başlangıç olabilir.


