Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Ryan Murphy’nin yarattığı her senaryo başlı başına bir evrene dönüşüyor ve seyir zevki yüksek bir tarz sunuyor.
Bret Easton Ellis’in 80’lerde geçen, kurgusal/otobiyografik romanı The Shards, Ryan Murphy tarafından ekranlara uyarlandı. Zengin Los Angeles dünyasında liseli dört gencin etrafında şekillenen dizide Kaia Gerber, Homer Gere, Igby Rigney ve Graham Campbell gibi genç yetenekler yer alıyor. The Shards’ın arkasındaki isim olan Murphy’yi daha yakından tanıdığımızda, yazar Ellis’in romanını diziye uyarlaması daha da anlam kazanıyor.
Ryan Murphy bir yaratıcı/yazar/prodüktörden çok daha fazlası; o bir vizyoner. Yaptığı en iyi şey ise diziler ile kurduğu bağ ve bununla beraber sunduğu stil kodları. Elinin değdiği her senaryo başlı başına bir evrene dönüşüyor ve seyir zevki yüksek bir tarz sunuyor. Bazen gördüğümüz bir kareden ya da renk paletinden bunun Ryan Murphy dizisi olduğunu tahmin edebiliyorsak istediği şeyi başarıyor diyebiliriz. Her projede sınırları zorlayan temalar ve görsel bir atmosfer sunuyor. Murphy en çok, ötekileşenleri seviyor. Gerçeklikten hep bir adım uzak durmayı seven, her şeyi uçlarda yaşayan, abartılı, karmaşık karakterler onun uzmanlık alanı. Ana akımda yeterince temsil edilmeyen karakterlere yer veriyor. Murphy, hikayelerini çoğunlukla toplumun kenarında kalmış, sesi az duyulan karakterler üzerinden anlatıyor; bu da onun işlerini hem politik hem de samimi kılıyor. Ayrıca popüler kültürün bir parçası olmayı da bir şekilde başarıyor.
2003-2010 yılları arasında devam eden; dönemin en cesur işlerinden sayılan Nip/Tuck iki estetik cerrahın sınır tanımaz yaşamlarına değiniyordu. Güzellik uğruna yapmayacakları şey olmayan insanların hikayelerinden, standart hayatların uzağındaki portrelere ve iyiyle kötünün iç içe geçtiği kompleks karakterlere uzanan anlatısıyla, TV dünyasının en sevilen dizilerinden biri olmayı başardı
Glee’de ise okulda dışlanan öğrencileri topladı, onları müzik etrafında buluşturdu. Bunu ironi, dram ve mizah ile harmanladı. Bu sefer sadece göze değil, kulağa da hitap eden bir evren kurdu.
American Horror Story’de gotik sevdasını gözler önüne serdi. Her sezon efsaneleşen korku hikayelerine yeni bir bakış açısı katarak kendince yorumladı; bu kimi zaman perili bir ev oldu, kimi zaman bir cadı meclisi. Bazen bir akıl hastanesinde başladı sezon, bazen bir ucube şovuna dönüştü. Her dizi kendi içinde bir tarz barındırdı.
Feud ve Hollywood dizileri ile ekranın altın çağına imza attı. Halston dizisi ile moda dünyasının direkt olarak içine daldı, Pose ile 80’lere ışınlandı. Parıltılı, ışıl ışıl dünyaların arkasındaki dramı bize ulaştırdı. Tasarımcı Roy Halston Frowick moda dünyasını 70’li yıllarda etkisi altına almış olsa da günümüzde unutulmuş bir isim olmuştu. Murphy onun hikayesini dizi olarak bizlere sunduğunda, o dönemin kodlarını tekrar hatırlattı ve vintage dünyasını mutlu etti.
Murphy için görsel dünya sadece bir detay değil anlatının kendisi kadar önem taşıyor. Hatta kimi zaman dizinin içeriğinin önüne geçecek kadar. Efsanevi hemşire karakter Ratched'in geçmişini anlatan, aynı isimli dizi; zaman, mekan ve tarz olarak güzel bir seyir sunsa da pek o kadar başarılı bulunmamıştı.
Son döneme geldiğimizde ise, Murphy'nin yapımcılığını üstlendiği Love Story; Carolyn Bessette ve John F. Kenndy Jr’ın çalkantılı ve yarım kalan aşkını bize gösterirken, 2026 yılında 90’lar modasının geri gelmesinde büyük pay sahibi oldu. Minimalizm, sessiz lüks gibi pek çok mikro akımı hayatımıza yeniden soktu.
Murphy’nin bir diğer özelliği ise yeni yüzler keşfetmek ve onları çok kısa sürede zirveye taşımak. Bunun en yakın örneği, bahsettiğim Love Story’de yaşandı. Hayatımıza bir de Paul Anthony Kelly ve Sarah Pidgeon girdi. Şu an kariyerlerinin zirvesini yaşıyorlar; kırmızı halı, front row ve dergi kapakları kendilerini sıklıkla ağırlıyor.
Murphy’nin elbette sadece tanınmamış oyuncuları değil kemikleşmiş bir kadrosu da var. O isimlerin başında da, pek çok projesinde yer alan Sarah Paulson geliyor. Even Peters, Jessica Lange, Emma Roberts, Kathy Bates ise diğer örnekler.
Bir de aslında oyuncu olmayan ama Murphy’nin yarattığı evrene uyum sağlayıp, destekleyen kişilerden bahsedebiliriz ki bu da başka bir tartışma konusu. The Beauty’de Bella Hadid, All’s Fair’da Kim Kardashian, American Horror Story’de Lady Gaga ve Naomi Campbell, The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story’de Ricky Martin... Bu isimler, dizilerde asla sırıtmayan ve estetik değer katarak o yaratılan dünyaların bir parçası olmayı başaran kişiler oldular. Farklı disiplinlerden gelen ve popüler kültürün bir parçası olan bu kişileri işe dahil etmek, Murphy’nin alametifarikalarından biri.

Fotoğraf: @theshardsfx
Ve gelelim son projesi The Shards’a. Murphy’nin popüler kültürü sevdiği ve zaman zaman bunu kullanmayı tercih ettiği aşikar. Dizide Kaia Gerber ve Homer Gere’ı bir araya getirmesinin nedeni, belki de bu. Kaia Gerber’in annesi Cindy Crawford ile Homer Gere’in babası Richard Gere, 80’lerin sonunda birlikte olmaya başladı ve 90’ların başında evlendi. İki nepo oyuncu bu dizi sayesinde tanışmış oldu. Dizinin 80’lerde geçmesi, bu tesadüfü daha da ilginç kılıyor. Hikayede dört yakın arkadaşın hayatına gizemli bir yabancının girmesiyle birlikte şehirde seri cinayetler başlıyor ve bu iki olayın aynı döneme denk gelmesi, karakterlerin hayatını altüst ediyor. Dizinin bir diğer güçlü yanı ise 80’ler modasını ekrana taşıma biçimi. Ralph Lauren ve Calvin Klein gibi dönemin öne çıkan tasarımcılarının izlerini taşıyan kostümler, dizinin görsel dünyasını şekillendiriyor. Belki de bu, moda dünyasının gelecek sezonuna dair ipuçlarını şimdiden veriyordur.
Murphy’nin dünyasında herkesin bir yeri var; özellikle de daha önce sesi duyulmamış olanların. Ve bu dünyalar, izleyiciye her seferinde yeni bir bakış açısı, yeni bir stil ve unutulmaz bir görsel deneyim sunuyor.



