Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Georgia Oakley imzalı yeni Sense and Sensibility uyarlamasında Edward Ferrars rolünde izleyeceğimiz George MacKay, karakterin sessiz gücünü ve mizahını Vogue Türkiye’ye anlattı.
Kazuo Ishiguro’nun Klara ile Güneş’i ve Daniel Kraus’un Whalefall’u dahil sonbaharda yine birçok roman uyarlaması izleyeceğiz beyazperdede. Ancak 1811’de yayımlanmasına karşın ne insan ruhunun inceliklerini ne de hayatın alaycı sürprizlerini yorumlayışındaki güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen Sense and Sensibility’nin kalbimizdeki yeri başka elbette.
Jane Austen’ın kaleme aldığı Sense and Sensibility, televizyon ekranında ve sinemada defalarca arzıendam eden pek çok klasik ve çağdaş kitaptan sadece biri. Zira izleyiciler açısından kitap uyarlamalarının cazibesi hem tanıdık hikâyelerin farklı bir perspektiften tekrar anlatılmasında hem de okurun zihninde kurduğu dünyaların somut bir görselliğe kavuşmasında yatıyor. Kimi zaman sonuç hayal kırıklığı yaratsa da yıllar sonra eski bir dostla karşılaşma duygusu merakı körüklüyor. Sinemacılar içinse uyarlamalar, hazır bir anlatı omurgası sunuyor: Güçlü karakterler, denenmiş temalar, okurda yer etmiş duygular.
Şimdiye kadar Sense and Sensibility’nin beyazperdedeki en güçlü yorumu, başrollerini Emma Thompson, Kate Winslet, Hugh Grant ve Alan Rickman’ın paylaştığı, 1995 tarihli Ang Lee filmi oldu. 2000’de yönetmen Rajiv Menon, Kandukondain Kandukondain’de Aishwarya Rai ve Tabu’nun başrolleriyle, kitabın duygusal yoğunluğunu Güney Hindistan’ın melodram ritmine taşıdı. 2006’da Martha Coolidge imzalı Sosyete Kardeşler, Hilary ve Haylie Duff kardeşlerle gençlik komedisi tadında bir yorum getirdi. 2008’de BBC, Andrew Davies’in senaryosuyla üç bölümlük mini dizi hazırladı ve romandaki hassas dünyayı dönemin televizyon estetiğiyle yeniden kurdu. 2011’de Austen’ın motifleri Angel Garcia’nın From Prada to Nada’sında Latin kökenli bir Los Angeles hikayesine dönüşürken 2014’te Desiree Naomi Stone’un bağımsız filmi Marianne’de, çağdaş bir karakterde hayat buldu.
Ve şimdi, 16 Ekim’de vizyona girecek Georgia Oakley imzalı yeni uyarlama, aşkı ve gururu bir kez daha beyazperdeye davet ediyor. Filmin merkezinde babalarının ölümünün ardından maddi ve toplumsal belirsizliklerle baş etmeye çalışan Dashwood kardeşlerin hikâyesi var. Bir yanda duygularını kontrol altında tutmayı seçen Elinor (Daisy Edgar-Jones), diğer yanda hislerini tüm açıklığıyla yaşayan Marianne (Esmé Creed-Miles)... Elinor’un sessiz ve ağırbaşlı aşkı, “gösterişsiz erdem”in temsilcisi Edward Ferrars rolü ise George MacKay’e emanet.
Rol aldığı yapımlarda içsel çatışmaları ve kırılganlığı güçlü bir şekilde yansıtmayı başaran MacKay, romanı ve Edward Ferrars’ı keşfetme sürecini Vogue Türkiye’ye anlatırken “Senaryoyu ilk kez elime aldığımda ne romanı okumuş ne de önceki uyarlamaları izlemiştim. Bu yüzden beni en çok şaşırtan şey, aslında izleyiciyi de şaşırtacak olan noktaydı: Edward’ın geçmişini ve içinde bulunduğu durumu yavaş yavaş öğrendiğimiz anlar” diye başlıyor sözlerine. Karakterin en sevdiği tarafı ise “sessiz ahlak anlayışı ve mizah duygusu”: “Senaristimiz Diana Reid, Edward’a romandakinden daha fazla inisiyatif tanımış. Buna rağmen kitaba sadık kalmayı da başardığı için, karakterdeki bu değişimler oldukça ince bir şekilde yansıtılıyor. Bence Edward’ın karakterini asıl şekillendiren de bu incelik.”
MacKay, Edward’ın sessizliğini ve içsel çatışmalarını sahnede görünür kılarken, karakterle kurduğu bağın da altını çizip çekimler boyunca Edward’ı daha çok savunduğunu, zaman zaman ise ona itiraz ettiğini vurguluyor: “Elbette bazı seçimlerini sorguladım ama onu desteklemekten hiç vazgeçmedim. Hatta bazen ona dönüp ‘Artık söyle şunu!’ demek istiyordum. Ama Edward tam da olduğu gibi biri ve ben onu bu haliyle seviyorum.”
Oyuncu için bu film, romanın ötesinde Jane Austen’ın olağanüstü zekâsına dair yepyeni bir keşif: “Son derece keskin hatta yer yer acımasız bir mizahı var ama bunu yaparken aynı zamanda her zaman şefkatli ve adil kalmayı başarıyor.”
Sessizliği mi yoksa konuşmayı mı oynamak daha zor sorusuna ise şöyle yanıt veriyor başarılı aktör: “Aslında bu, gerçek hayatta da aynı. Bazen daha az şey söylemek kolaydır, bazen de tam tersi. Kimi zaman kendinizi tutamazsınız, kimi zaman da duygularınızı nasıl ifade edeceğinizi bilinçli olarak seçersiniz. Birinin diğerinden daha zor olduğunu düşünmüyorum. İkisinin de kendine özgü avantajları ve zorlukları var. Sonuçta her şey, sahnenin neye ihtiyaç duyduğuna bağlı.”


