Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


The Greatest Adventurer: From the Wilds of Africa to a Billion-Dollar Travel Empire adlı kitabı için görüştüğümüz Geoffrey Kent, macera dolu yaşamının dönüm noktalarını Vogue Türkiye’ye anlattı.
Geoffrey Kent, dünyanın en ünlü lüks seyahat acentası Abercrombie & Kent’in kurucusu ve Onursal Yönetim Kurulu Başkanı. Afrika’da fotoğraf safarilerini icat eden, ilk lüks çadır kampları kuran, Nil Nehri’nde tekne turlarını başlatan, goril safariyi keşfeden, Amazon’u baştan sona geçen, Güney Kutbu’na giden ilk turizmci. Meslek hayatı boyunca Kral Charles’tan Prens II. Albert’e pek çok seçkin isim onunla seyahat etti. 84 yaşındaki başarılı işadamı şu sıralar 277 günlük bir dünya turunda; Sumatra’daki tek boynuzlu gergedanları göreceği için heyecanlı. Önsözünü Monako Prensi II. Albert’in yazdığı, 11 Kasım’da piyasaya çıkacak The Greatest Adventurer: From the Wilds of Africa to a Billion-Dollar Travel Empire adlı kitabı için görüştüğümüz Kent, macera dolu yaşamının dönüm noktalarını Vogue Türkiye’ye anlattı.
Ben gerçekten Afrika’nın ormanlarında büyüdüm ve tüm hayatım bir safari gibi geçti. Zambiya’da safaride doğdum. Sanırım annemle babam, “Bu çocuk bir safari adamı olmak istiyor, biz de onu öyle yapalım” dediler. Kraliyet Askeri Akademisi’ne gidene kadar Afrika’nın savanlarında büyüdüm. Tam bir safari insanıydım; duygusal olarak da en rahat hissettiğim yer orasıydı. Ordudan ayrılıp Afrika’ya geri döndüğümde herkesin neden avcılık yapma, hayvanları öldürme peşinde olduğunu anlayamadım. O dönemde Afrika’da safari biraz da bu demekti. Oysa fotoğraf safarileri de yapılabilir diye düşündüm ve ailemle birlikte Abercrombie & Kent’i kurmaya kadar uzanan kariyer öyküm de böyle başladı.

Abercrombie & Kent, özel jetle dünya turu
Kesinlikle başladığım dönemi elbette. O zamanlar haritalar bomboştu. İnanabiliyor musunuz? Haritada hiçbir şey yoktu. Bomboş. Daha önce hiç görülmemiş destinasyonlara gitmek maceranın ta kendisiydi. Ben de acentamla bunu yapmaya karar verdim. Botsvana’da, Tanzanya’da, Kenya’da, Uganda’da en iyi noktaları programıma aldım. Mısır’da gemiyle nehir turlarını başlattım. Amazon’u boydan boya geçtim. Bir keşif gemisi olan The Explorer’da ilk ben vardım. Dolayısıyla evet, benim zamanım en iyi zamandı. Ama tabii o zamanlar insanların çoğu ücra yerlere gitmekten korkuyordu. Kitabımı okuyunca göreceksiniz, kaçırılmalar, saldırılar, pusular… Çok tatsız olaylar da yaşadık.
Korkunç bir dönemdi. Şimdi o hikayeleri tekrar okuduğumda bile korkuyorum. Kurtulduğum için şanslıydım. Sonuçta beni de kaçırmışlardı, müşterilerimin hepsi öldürüldü.

Bwindi Impenetrable Ulusal Parkı, Uganda (2025)
Hep yeni bir yerlere gitmek istiyorum. Ama sorun şu ki, yeni olan neredeyse her yere gittim zaten. Gidecek yer kalmadı! O yüzden son zamanlarda gorillerin yanına döndüm. Geçtiğimiz yıl hem Prens Albert ile Ruanda’da hem de Aslan Kral’ın yapımcısı, eski dostum Jeffrey Katzenberg ile Uganda’da goril safari yaptık. Şunu unutmayın, bir turisti gorilleri görmeye götüren ilk kişi bendim. Aslında Dian Fossey’den bile önce gorillerin yanındaydım. O, gorilleri görmeleri için bilim insanlarını getirdi; ben ise tarihte gorilleri görmeye gelen ilk turistleri getirdim. O yüzden benim için çok değerli. Uganda’daki goril popülasyonunu neredeyse iki katına çıkardım. Ben ilk gittiğimde orada hiçbir şey yoktu, sadece eski bir patika vardı. Oraya bir hastane yaptım, bir de üniversite kurdum. Hatta Jeffrey Katzenberg sponsor olup benim adıma bir futbol stadyumu inşa edecek; adı da Geoffrey Kent Stadyumu olacak. Herkes hatırlayacak, çok güzel bir şey.
Şu an yaşadığım yer olan Monako’ya 20 yıl önce geldim. O zamanlar Monako çok küçük bir yerdi. Sanırım 10.000 kişi yaşıyordu. Bir veya iki restoran vardı, yani hiçbir şey yoktu. Ve Prens Albert hükümdardı. Onunla sadece dışarı çıkarak bile karşılaşabilirdiniz. Ben de yat kulübüne üyeydim, kendisi haftada bir gün kulübe gelirdi. Bu şekilde tanıştık. Yaptığım her şey çok hoşuna gitmişti. Bilirsiniz dalmayı çok severim, hayırseverliği desteklerim. Kendisi Palau’ya gidip dalış yapmam için beni çok cesaretlendirdi. Önce o gitti, ardından ben. Sonradan öğrendim ki meğer Güney Kutbu’na benden önce gitmiş, dört bir yanını dolaşmış. Benden bile daha maceraperest! Hatta şu anda aramızda kimin en çok ülkeye gittiğine dair bir yarış var. Ben şu ana kadar 18.000 mil yaptım ve 171 ülkeye gittim. Sanırım o bunu geçti, belki 173 ülke olmuştur. Kısacası ikimiz de keşfetmeyi seviyoruz. Onu Hindistan’da muazzam bir maceraya çıkardım. Ama her şey bir yana, özellikle hayırseverlik konusundaki müthiş iş ahlakına gerçekten hayranım. Okyanuslarla ilgili çalışmaları paha biçilemez. Kitabımdan elde edilecek gelirleri Prens Albert Vakfı’na bağışlamayı planlıyorum.
Öncelikle, Kral Charles söz konusuysa çok iyi bir polo oyuncusu olmanız gerekir! Kendisi gerçekten harika bir oyuncudur. Birlikte çok seyahat ettik, çok eğlendik. Doğayı koruma konusundaki her şeyi bana o öğretti. Acentamın çatısı altında kurmuş olduğum Friends of Conservation’ın hamisiydi; safari çadırlarımızı nasıl inşa edeceğimiz konusundaki fikirleriyle bana inanılmaz katkısı oldu, hepsi onun aklından çıktı. Müthiş bir girişimci aslında. Prens Harry ile de çok gençken, henüz çocuk yaşlarındayken tanışmıştım. Afrika’yı çok seviyor, keza Prens William da öyle ve hepimiz Dünya’yı kurtarmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Hayatımın geri kalanındaki temel odak noktam da bu olacak; hayır işlerinde, dalışta, denizlerde... elimden geldiğince her yerde çalışmak. Aslında nesli tehlike altındaki gergedanlar konusunda ne yaptığımıza, Friends of Conservation ile neler başardığımıza bir bakın. Sayıları 14’e kadar düşmüştü. Tüm bunlar Kral Charles’ın sayesinde gerçekleşti. Onlar bu davayı gerçekten benimsiyorlar, samimiler ve bu konuda çok bilgililer. Bence en can alıcı nokta da bu zaten.

İlk Lüks Safari Çadırı, Ngorongoro Krateri (1967)
Kesinlikle! İşin üzücü yanı, insanların bunu kavraması tam 60 yıl sürdü. Acı bir gerçek, değil mi? 20’li yaşlarımdayken bile bunun parlak bir fikir olduğunu biliyordum. Şimdi ise buradayım ve “Nihayet onlara anlatmaya çalıştığım şeyi kavrayabildiler” diyorum. Başardıklarımızla gurur duyuyorum; sadece ben değil, Friends of Conservation çatısı altındaki koruma çalışmalarımızda ve hayırseverlik tarafımızda karşılaştığım onca insan, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) temsilcileri ve daha pek çok kişi inanılmaz emek verdi. Kız kardeşim Anne Kent Taylor da harika işler başarıyor. Kendisi Maasai Mara’nın gizli kahramanlarından biri. Bizzat orada, sahanın tam kalbinde yer alıyor; her gün kaçak avcıların izini sürüyor, hayvanları kurtarıyor, Mara için durmaksızın mücadele ediyor.
Konuyu bu şekilde ortaya koyduğunuzda cevaplaması gerçekten çok zor. Neler geçmedi ki başımdan… İlk kitabım Safari: A Memoir of a Worldwide Travel Pioneer tamamen seyahatlerime odaklanıyordu; sonrasında bu kitabı yazmak istedim çünkü her şeyi ilk kitaba sığdırmak mümkün olmadı. Ama sanırım en çok gurur duyduğum şey, attığım o ilk adım: Fotoğraf safarileri harika bir fikirdi. Explorer gemisi tek kelimeyle muazzamdı; onunla nerelere gitmedik ki... Ve tabii gorillerle ilgili çalışmalarım, o ilk gorili bulmak, yaptığım en iyi şeydi. Orada kurduğumuz hastaneler sayesinde halkı desteklemek önemliydi. Uganda’yı turizm haritasına koyduk, ona hayat verdik. Evet, bence goril safariler, doğayı korumak, hayatta kalmak ve koca bir türü kurtarmak adına yapılan en büyük işti.

Amazon’da özel jetle ilham veren keşifler, (2014)
Geriye dönüp baktığımda en çok üzüldüğüm şey, annemin ve babamın bugün burada olamaması. Çünkü onlar; özellikle de annem inanılmaz güçlü ve maceraperest bir kadındı. Bana her şeyi başarabileceğimi söylerdi. Aile olarak çok çok mütevazı bir geçmişten geliyorum. Çalılıkların ortasında banyo yaparken çekilmiş fotoğraflarımı görebilirsiniz; bizim evimiz orasıydı. Bunları şimdi küçük çocuklarıma gösteriyorum. “Bakın, babanız işte böyle banyo yapıyordu” diyorum. Kovayla yıkandığıma inanamıyorlar.
Hiçbir şeyin kolay olmadığını söylerdim. Her şey kolay görünür ama değildir. Hayatınızda çok büyük engellerle ve ters rüzgarlarla karşılaşacaksınız. Kararlılık, azim ve ayağa kalkmayı öğrenerek her şeyin üstesinden gelebilirsiniz. Annem bana hep “Yerde yatma, ayağa kalk” derdi. Gerek futbol oynarken gerek attan düştüğümde, orada öylece yatmamı istemezdi. “Anne, bileğim kırıldı” derdim. “Ayağa kalk, o zaman iyileşirsin. Ama yatarak hiçbir şey yapamazsın” derdi. Bu yüzden asla yatmayın. Kalkın, yüzleşin ve savaşın. Her şeyi tutkuyla, azimle yapın; asla hayır demeyin, asla pes etmeyin. Devam edin. Benim mesajım bu.