Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bir manzara, bir sergi, deniz kıyısında uzun bir öğleden sonra ya da bilinmeyen bir sokağa sapmak… Ressam Nilüfer Yıldırım, dünyayı keşfederken peşinden gittikleri duyguları ve kendilerine ait seyahat ritüellerini anlatıyor.
Hafiflik, akış ve neşe. Yaz benim için öncelikle dinlenme zamanı. Yıl boyunca biriken yoğunluğu geride bırakıp biraz yavaşlayabildiğim, aileme ve kendime daha fazla vakit ayırabildiğim bir dönem. Biraz da her şeyin daha basit hale gelmesi demek. Daha az telaş, daha az plan... Bir tekne ya da bir adanın daha sakin bir köşesinde tutulmuş bir ev mesela. İstediğim zaman sosyalleşebileceğim, istemediğim zaman sessiz kalabileceğim bir düzen benim için ideal tatil tanımı. Bir anlamda “easy living”.
Yazın en sevdiğim şeylerden biri sabah erkenden denize girmek. Gün başlamadan suya girmek bana çok iyi geliyor. Bir de gün sonunda, akşamüstü yapılan amaçsız yürüyüşleri çok seviyorum.
Aslında unutamadığım şeyler çoğu zaman belirli destinasyonlardan çok anlar oluyor. Milano’da bir balkonda akşamüstü ışığını izlemek, Hydra’nın taş sokaklarında yürürken kaldırım taşlarına bakmak, Milos’ta kayaların dokusunu seyretmek... Bazen bir manzara, bazen bir ışık, bazen de sadece bir an. Bunun dışında Antwerp beni çok şaşırtan şehirlerden olmuştur. Giderken büyük beklentilerim yoktu ama bana çok iyi gelen bir yer oldu.
Bu yıl oldukça yoğun geçti. O yüzden bu yaz daha sakin, yavaş ve dinlendirici bir tempo hayal ediyorum. Her sene kendimize ayırdığımız küçük bir anne-kız tatilimiz oluyor ve bu yıl rotamız Biarritz. Deniz, uzun yürüyüşler ve birlikte geçirilen sakin günler şu an bana çok iyi geliyor. Ben tatillerini aylar öncesinden planlayan biri değilim. Hatta çok uzun vadeli planlar beni biraz strese sokuyor. Yedi ay sonra ne yapmak isteyeceğimi ya da nasıl hissedeceğimi bilmek zor. Seyahatte de hayatın geri kalanında olduğu gibi biraz esnek kalmayı seviyorum.
Paris’in her zaman bana iyi gelen bir tarafı var. Estetiğini, enerjisini ve kendine özgü ruhunu seviyorum. Orada olmak için büyük planlara da ihtiyaç duymuyorum; bazen sadece sokaklarında yürümek, bir kafede oturup etrafı izlemek ya da günün akışına karışmak bile yeterli oluyor. Her gidişimde başka bir yönünü keşfediyorum.
Her şeyden önce karakteri. Elbette mimarisi önemli ama en az onun kadar o şehirde yaşayan insanların enerjisine ve gündelik hayatta hissedilen özene de dikkat ediyorum. Ben kusursuz yerlerden çok özenli yerleri seviyorum. Biraz yaşanmışlık, biraz karakter ve kendine özgü bir ritim arıyorum.
Milano ile kurduğum ilişki seyahatin ötesine geçti. Yaklaşık 20 sene önce hayatıma giren bu şehir, zamanla hayatımın bir parçasına dönüştü. Bugün orada bir atölyem var ve zamanımın belli bir kısmını Milano’da geçiriyorum. Önümüzdeki yıllarda planlanan sergiler ve projelerle de bu bağ devam edecek gibi görünüyor.
Sandığımdan daha dayanıklı ve uyumlu olduğum. Özellikle tek başına bir ebeveyn olarak küçük bir çocukla seyahat etmek bana bunu öğretti. Sabahın çok erken saatlerinde başlayan yolculuklar, bagajlar, aktarmalar, son dakika değişiklikleri... Dışarıdan bakınca göz korkutucu görünen pek çok şeyin içinde kendimi düşündüğümden daha rahat hareket ederken buldum.
Oraya ne kadar ait hissettiğim. Bazı yerler ilk ziyaretinizde bile tanıdık gelir; sanki sizi içlerine alırlar. Beni geri çağıran şey genellikle o duygu oluyor. Aynı zamanda bir şeyler bıraktığımı hissettiğim yerlere dönmeyi seviyorum. Bu bazen bir anı, bazen bir dostluk, bazen de sadece o yere ait bir duygu...
Seyahatlerden genellikle küçük objelerle dönüyorum. Bunlar belli bir kategoriye ait şeyler değil; bir mumluk, bir vazo, küçük bir heykel, bir poster ya da bir kitap ağırlığı olabilir. Özellikle kitap ağırlıklarını çok seviyorum. Bavulda ne kadar yer kaplayacaklarını bilsem de çoğu zaman yine de alıyorum. Aldığım şeylerin ortak noktası, gittiğim yerin karakterini ya da o yolculukta hissettiğim bir şeyi bana hatırlatmaları. En son Slim Aarons’un bir fotoğrafını almıştım mesela. 70’lerin rahatlığı, özgüveni ve zahmetsiz görünen zarafeti bana her zaman iyi hissettiriyor. O fotoğrafı biraz da bu hissi eve taşımak istediğim için aldım.



