Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bir manzara, bir sergi, deniz kıyısında uzun bir öğleden sonra ya da bilinmeyen bir sokağa sapmak… İç mimar Alara Koçibey, dünyayı keşfederken peşinden gittikleri duyguları ve kendilerine ait seyahat ritüellerini anlatıyor.
Yazın bana hissettirdiği üç kelime ışık, özgürlük ve keşif. Benim için yaz yaşamın biraz yavaşladığı, duyuların keskinleştiği bir dönem. Işığın gün boyunca değişimini izlemek, uzun sofralar kurmak, denizle ve doğayla yeniden bağ kurmak… Bunların hepsi bana ilham veriyor. Ve tabii yaz geceleri hayatta en sevdiğim zamanlar.
Japonya. Ancak beni en çok etkileyen, Tokyo’nun ötesine geçtiğinizde başlayan sonsuz keşif hissi oldu. Her bölgenin, her şehrin hatta her kasabanın kendine özgü bir hikayesi, ritmi ve karakteri var. Ben seyahat ederken bir destinasyonu görmekten ziyade onun kültürünü anlamayı seviyorum. Japonya da katman katman açılan, her yolculukta yeni bir yüzünü gösteren derinliğiyle dünyanın en ilham verici rotalarından.
Bu yaz en heyecanla beklediğim iki durak Floransa ve Sifnos. Floransa’ya özellikle Mark Rothko sergisi için gideceğim. Bir sanat eserini, onu çevreleyen kültürel atmosferle birlikte deneyimlemek bana her zaman daha anlamlı geliyor. Sifnos ise tam tersine; beyaz mimarisi, gösterişten uzak ama son derece rafine estetiği ve yavaş akan yaşamıyla bana her zaman ilham veriyor. Bazen en güçlü ilhamı tam da bu yalınlığın içinde bulduğumu hissediyorum.
Güney Fransa benim için her zaman özel bir yere sahip. En sevdiğim yanıysa, tek bir yerde kalmamak; aynı bölge içinde bambaşka şehirleri, dokuları ve hikayeleri keşfedebilmek. Ben buna “seyahat içinde seyahat” diyorum ve sanırım en çok keyif aldığım yolculuk biçimi de bu. Saint-Paul-de-Vence sabahında taş sokaklarda yürüyüp Fondation Maeght’te birkaç saat geçirmek, öğle yemeğini Colombe d’Or’da yemek ve yıllardır moda editörlerinin ve stil ikonlarının uğrak noktası olan Arlequin’de vintage parçalar arasında kaybolmak benim için kusursuz bir gün.
Gittiğim yerde önce kültürün nasıl şekillendiğini anlamaya çalışırım. Bir ressamın atölyesi, bir mimarın evi, nesillerdir aynı aile tarafından işletilen bir otel ya da restoran… Bir şehrin ruhu bana en çok bu adreslerde kendini gösteriyor. Sonrasında kendi küçük keşif yolculuğum başlıyor. O şehrin en özel restoranını, en karakter sahibi barını, en iyi kürate edilmiş butiğini ya da yerel zanaatını en rafine şekilde temsil eden dükkanını bulmayı çok seviyorum. Bir yerden alınabilecek en değerli hatıranın pahalı bir obje değil o kültürün ruhunu taşıyan doğru parça olduğuna inanıyorum. Sanırım bu yüzden her seyahat benim için biraz da bir koleksiyonerin yolculuğu. Doğru objeyi ya da hikayeyi bulduğum an, kendimi gerçekten bir hazine keşfetmiş gibi hissediyorum.
Japonya seyahatimin karakterimin temelinde kalıcı bir iz bıraktığını düşünüyorum. İçinde yaşadığımız hızlı dünyada yavaşlamanın hem işe hem de birbirimize saygıyla yaklaşmanın çoğu zaman bir ütopya olduğunu düşünüyoruz. Oysa yaklaşık 125 milyon insanın bunu günlük hayatının doğal bir parçası haline getirdiğini görmek benim için son derece etkileyiciydi. Benim gibi mükemmeliyetçi biri için en ilham verici tarafı ise yaptıkları işi bir zanaat olarak görmeleri oldu. İşlerine duydukları saygı ve ustalaşma anlayışı bana çok şey öğretti.
Spontane gelişebilecek şık bir davet ya da özel bir etkinlik için mutlaka yanımda alternatif bir kıyafet bulunur. İkincisi, her yerde üşüyen biri olduğum için kızımın hediye ettiği kalp şeklindeki mini su torbam benimle gelir. Üçüncüsü ise gideceğim yerin ruhuna uygun birkaç özel parça. Bulunduğum hikayenin gerçekten bir parçası olmayı seviyorum.
Gittiğim yerden çok, yola çıkıyor olmak mutlu ediyor beni. Bunu kendimle ilgili bu yıl fark ettim. Göbeklitepe’ye, Japonya’ya ya da Karadeniz’de kamp yapmaya gidiyor olabilirim. İstisnasız hepsinde aynı heyecanı hissediyorum. Aslında beni bu kadar mutlu eden şeyin keşfin kendisi olduğunu anladım. Dünyayla, farklı kültürlerle ve insanlarla, kısacası hayatın kendisiyle yeniden bağ kuruyor olmak...
En sevdiğim şehirler her ziyaretimde kendini yeniden anlatan şehirler. Aynı restorana farklı bir mevsimde gitmek, yeni açılan bir galeriyi görmek ya da yıllardır önünden geçtiğim bir sokağı bu kez başka bir gözle keşfetmek… Bence iyi destinasyonlar eskimez; siz değiştikçe onlar da değişir. Bu yüzden bazı yerlere dönmüyorum; onlarla ilişkimi kaldığım yerden devam ettiriyorum.
Özellikle geleneksel malzemeleriyle ya da yerel işçiliğiyle üretilmiş, başka hiçbir yerde karşılaşamayacağınız parçalar beni her zaman heyecanlandırıyor. Güzel hediye verebilmek de benim için bir ritüel. Bu yüzden seyahatlerimde, başka hiçbir yerde bulunamayacak ve gittiği evde her zaman özel kalacak parçaları buldukça toplarım; zamanı geldiğinde paylaşabilmek için. Çocuklarımla birlikte yıllardır sürdürdüğümüz özel bir koleksiyonumuz da var. Gittiğimiz her çölden ya da kumsaldan bir miktar kum alıyoruz. Onları, geldikleri yerlerin isimlerini yazarak saklıyoruz. Bu koleksiyon zamanla birlikte çıktığımız yolculukların en özel hafızasına dönüştü.