Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Resmî kayıtlara göre şu ana kadar en az 600 bin kişi onun okulundan mezun oldu. O, kariyerinin 65., tiyatrosunun ise 55. yılını kutlarken Ali Poyrazoğlu ile buluşuyoruz.
“İki günü aynı olanın bir günü kayıptır. Sana ‘hayır’ deniyorsa, sen ‘evet’ dedirtemediğin içindir. Yamuk düzende düzgün hayat olmaz. Önemli bir karar almadan önce bir gece o fikrin üzerine yat.” Bunu bana Rahmi Koç söylemişti.
“Salatalıkların ucunu kes, göz kapaklarında beklet; ilaç firmaları güzellik ürünleri için bu formülü kullanıyor.”
“Osmanlı mutfağında sebzeler meyvelerle pişer. Çünkü farklı tatlar ve farklı sesler bir araya gelince daha da güzelleşirler; bu, demokrasinin de tanımıdır.”
“Unutmamak gerekir ki işleri yürüten kurumlar değil, kişilerdir; işler şirketlerle değil, kişilerle halledilir.”
“Keten pantolon ütülenmez.”
“‘Dilim benim evimdir, ben içinde otururum.’ Bu sözü hep aklımda tutarım. Heidegger söylemiştir.”
“Oyunculukla alakası olanlar Sonia Moore ile mutlaka tanışmalı.”
“İşletmecilik yapıyorsan ve insanlar mekânın için ‘Akşam bizim orada buluşalım.’ diyorsa, orası tutmuştur.”
“İnsan, dilinin altında gizlidir.”
“Herkesle barışmanın bir yolu vardır ama insan önce kendisiyle barışmayı öğrenmelidir.”

Bu yazanlar ondan yıllar boyunca duyduğum ve öğrendiklerimin belki de sadece binde biri. Peki o bütün bu bilgileri nereden öğrendi Kütüphanesindeki, çoğu devlet kitaplığının bile sahip olamadığı kadar kitap, onun okuyup özümsediği tek şey değil; o hayatı boyunca en çok da insanları okudu. Ve de kendisini. Ekliyor: “Dünyanın en zor okuması, insanın kendini okumasıdır. Kitap veya notayı okursun ama kendini okumak zordur, bunun için kendini not alman gerekir. Hem diğer türlü bir gün kendini okumak istersen nereden okuyacaksın? İster yayınlasın ister yayınlamasın, herkesin kendisini okumayı denemesi, dolayısıyla kendini not alması lazım. Bu aynı zamanda toplumun belleğini de oluşturmayı sağlar”.
Kendini okuma meselesi onun için önemli ve şimdilerde üzerinde çalıştığı yeni anı kitabının da temelini oluşturuyor; anıları ve kendini okumaları ile dolu bir yazın: Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme, nazar eğledim özüme. “Bu bir anı kitabı olacak. İddialı konuşmayayım ama bir edebiyat tadı da olsun istedim, kurguyla anıların iç içe geçtiği bir kitap. Yazarken geçmişe gidip o anları bu ana çağırmak ve böylece o anları tekrar gözden geçirmek, oralara yeniden bir nevi zihinsel yolculuk yapmak istiyorum. Bunu yapıyorum çünkü gördüklerimizi paylaşmamız gerekiyor. Paraya, şana veya şöhrete sahip olabilirsin ama hayatın boyunca meslekte biriktirdiklerin ve bundan çıkardığın dünya görüşü senin değil toplumun malıdır, dolayısıyla paylaşman gerekir. İnsanlar bu kitabı neden yazdığımı sorunca tam da böyle cevap veriyorum. Bir de diyorum ki aklınız varsa kitabı çıktığı gün alın çünkü ertesi gün toplatılabilir”.

Bir üniversiteyi bir yazıda anlatmak kolay değil. Ama seçmeli ders gibi düşünürsek onun iki anısını anlatmadan geçemiyorum. Aslına bakarsanız Meryl Streep ile olan uçak anısını yazmak istiyorum ama “sürprizi bozulmasın, kitapta anlatacağım” diyor. New York Times’a tam sayfa çıktığı ve Verona’daki Opera’da binlerce kişi tarafından alkışlandığı anıları için izin alıyorum:
“Amerika’daki oyunların kaderleri biraz da oradaki eleştirmenlere bağlıdır. Milyon dolarlık oyun bir anda gösterimden kalkabilir, oyunun ilk akşamından sonra ertesi sabah çıkacak eleştiriler çok önemlidir ve heyecanla beklenir. Özellikle de New York Times’ınki. Bir âdet vardır, oyunun prömiyeri sonrasında Sardi’s Restaurant’a gidilir, orada eleştiriler çıkana kadar sabahlanır. Broadway’de Pera isimli oyunu oynadığımız akşamın sonrasında o meşhur restorandayız. Amerika’daki oyuncular da bu sabahlama olayına alışık. Bizde eleştiriler neredeyse sezon sonunda, artık oyun biterken çıktığı için ben otelime gidip uyudum. Sabah çok erken bir saatte otel odamdaki telefon çaldı, arayan arkadaşım “Çabuk kalk ve New York Times al.” dedi. Amerika’nın belalı eleştirmenlerinden Lawrence Van Gelder hakkımda şöyle yazmıştı: “Trapezle havada sallanmaya başlıyor, trapezi hızlandırıyor, hızlandırıyor, bir anda trapezi elinden bırakıyor, boşlukta üç takla atıyor ve trapezi geri yakalıyor, bütün bunları altında ağ olmadan yapıyor. Amerikan seyircisi bu muhteşem oyuncuyu izleyebileceği için çok şanslı.” Bu yazı iki saat içinde oyunun üç aylık biletinin satılmasını sağladı. Haldun Dormen oyunu izlemeye geldiğinde ona bilet bulamayınca prodüktörün annesine aldığı bileti alıkoymak zorunda kaldık.
O, anıları bilince çıkarmanın, içimizdeki bu eşi, benzeri bulunmayan hazineyi ortaya koyup başkalarıyla paylaşmanın kendimize, ailemize ve gelecek kuşaklara verebileceğimiz en güzel hediye olduğuna inanıyor; Verona anısıyla devam ediyor:

“Ben opera hastasıyım, çok dinlerim, opera üzerine oyunlar yaptım. Süreyya Operası’nda Küçük Prens’i sahneye koydum, Borusan Flarmoni Orkestrası'nı yönettim. Bir gün Verona’ya opera seyretmeye gittik. Verona Operası yaklaşık 15 bin kişiliktir. Bizim operasever arkadaşlardan biri, bir yıl önceden en önden biletleri almış, bütün hazırlıklar yapılmış oradayız ama gösteriye geç kaldık. Saniyelerle artık tam kapı kapanırken içeriye girmeyi başardık. İçeri girdiğimizde herkes bize bakıyordu. İşin kötüsü yerimiz de en önde, biz girmişiz en arkadan... O esnada sağdaki tribünden bir kadın “Ali Aliiiiiiii” diye bağırmaya başladı. Önce 70-80 kişilik grup “Ali buraya, Ali bravoooo” diye bağırmaya başladı. Sonra etraftakiler beni bir opera sanatçısı sandılar sanıyorum ki onlar da bağırmaya çağırmaya başladılar bizimkilerle birlikte. Bütün arena, binlerce kişi bağırmaya başladı, “Ali Bravissimo, Bravissimo Ali” diye sesler yankılanmaya başladı, alkış kıyamet. Meğerse biletlerini önden alıp her yıl opera izlemeye giden bir grup türk kadınmış oradakiler ve beni görünce heyecanlanmışlar. Ne antre ama!”
Mizah, onu o yapan şeylerden biri. Üniversite diyoruz ya, öğreti sizi ağlatır, düşündürür ve güldürür. “Eğlenceli bir yaşamım oldu” diye ekliyor. O, her şeyi yaptı. En başta tiyatro yöneticisi ve oyuncu. 65 filmde başrol oynadı, İngilizce, Fransızca, Rumca oyunlarda sahne aldı. 350 bölüm dizi yaptı, yıllarca radyo programı hazırladı, 20 yıl gazetede köşe yazdı. Kitap çevirdi, kitap yazdı. Üniversitelerde eğitim verdi. Yıllardır Türkiye’nin en büyük kurumsal yapılarının geleceğini tasarlıyor. Ülkenin dört kuşağının kültürel belleğinde oyuncu, yönetmen, radyo ve televizyon programcısı, yazar, çevirmen ve seslendirme sanatçısı olarak yer etti. Sayısız esere imza attı ve imza atmaya devam ediyor. 80’li yıllarda bir yandan pek çok müzikalde rol alırken, bir yandan da kurduğu Yeşil Kabare’de Adile Naşit, Yıldız Kenter, Zeki Müren, Müjdat Gezen, Ferdi Özbeğen, Sezen Aksu, Rasim Öztekin gibi isimlerle aynı sahneyi paylaştı.
Aklımdaki soruyu hiç vakit kaybetmeden soruyorum ona: “Tamam ama bütün bunları neden yapıyorsunuz?”
Hiç düşünmeden büyük bir kararlılıkla cevap veriyor: “Hoşgörü alanını genişletmek için. Çünkü en çok ihtiyacımız olan şey bu.” Söylediği şey oturduğumuz mekana iyice çöktükten sonra konuşmaya devam ediyor: “İnsan içindeki sesi de dinlemeli, benim içimde bir orkestra çalıyordu, ben oradaki her enstrümanın sesine uymak istediğim için hocalık da hapıyorum, konferans da veriyorum, iş insanlığı da yapıyorum. İçimdeki minik orkestranın her sesiyle ve o farklı özellikleriyle yaşamımı yorumlamak istedim. Bazen obua sesi, bazen keman sesi çıkar insanın içinden, her birini ayrı bir meslekî uğraşımda duymaya ve içimdeki orkestrayı iyi bir şekilde yönetmeye çalıştım, elimden geldiği kadar çalıştım, sürçülisan ettiysek affola. Şimdi bakınca diyorum ki, iyi ki aileme ihanet ettim; ben eczacı olmak için yetiştirildim, aileye ihanet edip tiyatro oyuncusu oldum. İnsanlar mutsuz olacağı mesleği yapmamalı. Günün sonunda yaşama eleştirel bakabilmeliyiz. Gülmenin, kahkaha atmanın insanın zihnini açtığını bildiğimize göre, işlerimizi neden 'gülen' düşünceleri kullanarak yapmayalım ki?”