13 Kasım 2021

Sadeliğe Dönüş

YAZI: ÇİĞDEM TOPARLAK

Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde Birleşmiş Milletler’e bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) birçoklarımız için felaket senaryosu gibi olan ama aslında gerçekleri yansıtan İklim Raporu henüz yayınlanmıştı. Bu rapora göre bugünden başlamak üzere karbon emisyonlarını tamamen sınırlasak ve tüm tedbirlere uysak dahi, dünyanın ısınmasını 1,5 derecenin altında tutamayacağız. Fakat tüm tedbirleri alır ve net sıfır emisyon için bugün harekete geçersek belki ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlı tutmamız mümkün olabilecek. Ekstrem hava olayları ise, ne yaparsak yapalım, daha da şiddetlenerek gerçekleşmeye devam edecek.

İklim krizinin geldiği nokta, insanlığın dünyanın kapasitesini zorlamaya başladığını gösteriyor. Bir şeyleri şu anda yaptığımız gibi yapmaya devam edersek, dünya var olmaya devam edecek ama üzerinde insanlık namına bir şey kalmayacak gibi görünüyor. Ezelden beri var olan sınırlı kapasite ve sınırsız ihtiyaçlar denklemindeki kapasite kısmının limitlerine geldiğimize göre artık bir de ihtiyaçlar kısmına dönüp bakmamız gerek. Kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada sürekli büyümeye dayalı bir sistemin sürdürülebilir olduğuna inanmak, romantik bir rüyadan öteye geçemiyor.

Peki, sistemi başa sarmak, farklı şekilde düşünmek mümkün mü? Thoreau; “Yaşamaya öyle içten ve derinlemesine mecburuz ki, yaşamımızı yüceltir ve değişim ihtimalini inkar ederiz. ‘Tek yol budur’ deriz. Fakat bir merkezden çizilebilecek çizgiler kadar çok yol var aslında” der Walden’da. Merkezden çizilen bu farklı çizgilerden biri de “degrowth”, yani “büyümeme” ya da “küçülme” hareketi.

2008 krizinin ardından Paris’te gerçekleştirilen Degrowth Konferansı’yla adı anılmaya başlayan bu kavram, ekonomik büyümenin araç değil amaç hâline gelmesine karşı çıkan akademisyen ve aktivistlerin buluşma noktası oluyor. Küçülmenin planlı bir şekilde yapıldığında kötü bir şey olmadığını savunan, hatta ekonomik ve çevresel krizlerden çıkışın anahtarı olduğunu savunan bu hareket; toplumsal gelişimi ekonomik büyümeyle değil, bireylerin refahıyla ölçmemiz gerektiğini savunuyor.

Degrowth

 Fotoğraf: Rahel Weiss

Müreffeh bir hayat ne demek?

İnsanlık her zaman daha iyi ve konforlu olana erişmek için kodlanmış bir varlık. Dolayısıyla daha büyük olanakların her zaman daha iyi olduğuna olan inancımız büyük. Peki, daha iyi ve gelişmiş olanı nasıl tanımlıyoruz? Günümüzde bunu belirlemek için ülkelerde kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’yı (GSYH), yani o ülkede belirli bir zaman aralığında üretilen tüm ürün ve hizmetlerin toplam değerini hesaplıyoruz. Bu hesaplamanın yüksek çıkabilmesi içinse, her sene o ülkelerin ekonomisinin büyümesi gerekiyor. Her yıl yapılan GSYH sıralamasında en başta ABD ve Çin başa baş gidiyor. Fakat tüm dünya halkının ABD’ninkine benzer bir yaşam standardına kavuşması için bize dört adet dünya daha gerekiyor.

Neyse ki elimizdeki tek ölçüt GSYH değil, başkaları da mevcut. Bunlardan biri, Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilen ve gelirin yanı sıra yaşam beklentisi, eşitsizlik ve eğitim faktörleri gibi başlıkları da ele alan İnsani Gelişme Endeksi (HDI). Bu endekse göre yapılan ölçümlemelerde, GSYH sıralamasının tepesinde gördüğümüz ABD 17. sırada. İlk üç sırayı ise gelir adaletsizliğinin az, sosyal olanakların bol olduğu Norveç, İrlanda ve İsviçre işgal ediyor. Ekonomik büyümenin getirdiği gelirlerin bolluğu, temel ihtiyaçların karşılanması için kullanılmadığı veya toplumda eşit dağıtılmadığı takdirde hayatlarımızda baş döndürücü bir değişim yaratmıyor. Büyümenin maliyeti olan fazladan çalışma süreleri ve harcanan kaynakları düşünürsek, kâr-zarar tablosundaki durum pek parlak değil.

Fazla değil, yeterli

“Bu iklimde yaşayan insanın ihtiyaçları, yeterince isabetli bir şekilde; yiyecek, barınak, giyecek ve yakıt başlıkları altında toplanabilir. Çünkü bu ihtiyaçları karşılamadan hayattaki gerçek problemleri özgürlük ve başarı perspektifinden düşünmeye hazır olamayız. Düzgün barınak ve giyecek sayesinde iç ısımızı muhafaza edebiliriz; fakat barınağın, giyeceğin ya da yakacağın fazlasıyla, yani içsel ısımızın daha fazlasına tekabül eden bir dış ısıyla, pişmeye başlamaz mıyız?” Thoreau’nun bu analojisi ironik bir şekilde günümüzdeki pişme hâlimizi çok güzel anlatıyor. Aslında temel olarak degrowth yaklaşımının da amacını açıklıyor: Fazla değil, yeterli.

Planlı, insanı önceleyen, dünyanın ve doğanın sınırlarını gözeten bir sistem içinde daha az tüketmeyi ve dolayısıyla daha az üretmeyi öneren bu yaklaşım; ekonomik durgunluğu değil ama herkes için belirli bir yaşam seviyesinin sağlanmasını ve çevreye zarar veren sektörlerin sınırlandırılıp, insani katkısı büyük olan sektörlerin geliştirilmesini hedefliyor. Bu yüzden Covid-19 pandemisi süresince yaşanan ekonomik durgunluğu bir degrowth denemesi olarak görmek oldukça yanlış. Çünkü karbon emisyonları bu dönemdeki üretimin yavaşlamasıyla azalmış olsa bile, insanlığın temel ihtiyaçlarını tedarikte sorun yaşaması ve hayat standartlarının düşmesi, degrowth hareketinin öngördüğü planlı küçülmeye ters düşüyor. Bu yüzdendir ki degrowth savunucuları, 2008 yılındaki krizden beri “Onların ekonomik durgunluğu bizim küçülmemiz değil” savını başuçlarından indirmiyor.

Degrowth

 

Büyümeyen bir ekonomide hayat nasıl olurdu?

Sanmayın ki büyümemeyi hedeflemek hiç ilerlemeyeceğiz demek. Tam tersine küçülme aslında bizi maddi israfın peşinden gitmekten kurtarıp sadeleşmemizi, dinginliğe kavuşmamızı sağlayabilir. Degrowth akımının önündeki en büyük engellerden bir tanesi, küçülmenin yaşam tarzımızı derinden etkileyeceği düşüncesi. Fakat bu durum aslında ışıkları kapatmak, daha kısa duşlar almak, sınırlı seyahat etmek gibi önlemlerin mutlak degrowth tedbirleri olarak düşünülmesinden kaynaklanıyor. Elbette bu bireysel çabalar değerli fakat degrowth hareketinin hayat bulabilmesi için sistemsel bir dönüşüm gerekiyor.

Peki, büyümeyen bir ekonomi simülasyonunda hayat nasıl olurdu? Ekonomik kararlar herkesin çıkarını gözetecek şekilde verileceği için doğrudan, katılımcı demokrasi uygulamasına geçilir; insani fayda açısından geliştirilecek ve sınırlandırılacak sektörlerin hangileri olduğuna toplumsal mutabakat ile karar verilirdi. Yerellik öne çıkar, ihtiyaçlar yerel olarak belirlenir ve karşılanırdı. Böylece küresel ticaret ağı yerine yerel ticaret ağları gelişir ve karbon salınımı azalırdı. Şehir ve banliyö bahçeciliği gelişir, kentte üretilen kentte tüketilirdi. Keyfi sebepler dışında uzak mesafelere yolculuk gerekmeyeceğinden, birçokları yaşadıkları bölgelerde bisiklet ve toplu taşımayla ulaşım sağlayabilir, enerji ve ürün tüketimi sınırlı olacağından üretim miktar ve süreçlerinde azalmaya gidilebilir, böylece daha az çalışmamız yeterli olabilirdi. Daha az çalışıp kendimize daha fazla zaman ayırabilir, evimizde kimi üretimlerimizi kendimiz yapabilirdik.

Bütün bunlar size bir hayal gibi mi göründü? O zaman size İzlanda’nın gerçekleştirdiği ve başarılı geçen mesai saatlerini azaltma deneyine, Montreal ve Şanghay’ın kent bahçelerine, özellikle pandemiden sonra artan yaya ve bisiklet trafiği dışındaki ulaşıma kapatılan şehir merkezleri haberlerine bir bakmanızı öneririm. Aslında hepimiz durumun farkındayız, gitmek istediğimiz yer de belli, fakat içinde bulunduğumuz sistemleri dönüştürmekte zorluklar yaşıyoruz. Bebek adımlarıyla ilerliyoruz fakat iklim krizinin hızına yetişmek için artık koşmamız ve sistemsel bir değişimi amaçlamamız şart. Bu değişime giden yol da öncelikle düşünme şeklimizi değiştirmekten geçiyor.

Yine Thoreau’dan bir alıntıyla bitirelim: “İnsanın büyük bir kısmı kısa bir süre sonra gübre olmak için toprağa karışır. İnsanlar genellikle zaruret olarak adlandırılan, görünen bir kaderle işe alınır; eski bir kitabın dediği gibi, güve ve pasın çürüteceği ve hırsızların gelip çalacağı hazineler biriktirir. Daha önce değilse bile, hayatlarının sonunda farkına varacakları üzere, bu bir ahmağın yaşamıdır.”

ETİKETLER: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK , DEGROWTH