Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İstanbul Modern’deki Semiha Berksoy sergisi, resim, opera, sinema ve tiyatrodaki özgün varlığıyla Türk sanat tarihinde iz bırakan sanatçının 70 yılı aşan üretimlerini izleyiciyle buluşturuyor.
Cesaret ve dirayet, öncülük ve özgünlük, çok-yönlülük ve süreklilik... Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde 1910’da İstanbul’da doğan Semiha Berksoy için ilk aklıma gelen kelimeler... Osmanlı İmparatorluğu’un sonlandığı dönemde, aslında tüm dünyanın büyük politik ve toplumsal çalkantılarla sarsıldığı, ayakların altından güvenli zeminin çekildiği bir zamanda dünyaya geliyor Berksoy.
Henüz küçücük bir çocukken, savaşta görev yapan babasından İspanyol gribi kapan annesini kaybediyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ve Batı sanatının daha geniş kitlelere yayıldığı süreçte, bir kadın sanatçı olarak, dört başı mamur yaratıcı kişiliğiyle hem kendi ülkesinde hem Avrupa’da parlıyor; yeteneğini ya da daha doğru bir deyişle, yeteneklerini cesurca gözler önüne seriyor. İstanbul Modern Şef Küratörü Öykü Özsoy Sağnak, Berksoy’un ailesinin sanata ilgisinin, küçük yaşlarda yaratıcılığını ortaya çıkarmasında başat rolü oynadığını belirtiyor. “Ressam annesi Fatma Saime Hanım ve devlet memuru ve aynı zamanda şair olan babası Ziya Bey’in etkisiyle, edebiyat ve görsel sanatlar erken yaşlarından itibaren ilgi alanları oldu. Tiyatro oyunları onu derinden etkiledi ve genç yaşta sahnede olma arzusu duydu.” Berksoy, 1928’de İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Nimet Vahit ile ses ve müzik eğitimine başlıyor. Bundan bir yıl sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde Namık İsmail’den resim, Refik Epikman ve İsmail Hakkı Oygar’dan seramik ve heykel dersleri alarak hem sahne hem görsel sanatlardaki bilgisini derinleştiriyor. Böylece sanat kariyerinin basamaklarını en baştan ve tereddüt etmeden çıkmaya başlıyor.

Semiha Berksoy, 1928
Henüz 19 yaşındayken İstanbul’da ilk konserini veriyor Berksoy. Sahnede daha da ilerlemesine vesile olan dönüm noktası ise, 20. yüzyıl Türkiye kültür tarihinin bir başka önemli ismi, tiyatro ve sinema duayeni Muhsin Ertuğrul ile tanışması... Berksoy 1930 yılında Tiyatro Meslek Okulu’na kabul edildikten sonra, 1931’de Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ilk sesli film İstanbul Sokaklarında’da oynuyor. 1934’te Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği, Firdevsî’nin Şehnâme adlı eserinden uyarlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk operası Özsoy’daki üst düzey performansıyla devlet bursu alıyor ve iki yıl sonra opera eğitimi için Berlin Yüksek Müzik Akademisi’ne başlıyor. Öykü Özsoy Sağnak, sanatçının yurtdışındaki başarısını detaylandırıyor: “Berlin’de konserler verdi ve Berlin Operası’nda Ariadne auf Naxos adlı oyunda başrol Ariadne ile sahneye çıkarak, yurtdışında başrol oynayan ilk Türk opera sanatçısı oldu. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939’da Türkiye’ye döndü; Atatürk’ün direktifiyle kurulan Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmalarına devam etti. 1941’de Türkiye’nin ilk profesyonel opera temsili Tosca’da başrol oynadı; ardından Madam Butterfly ve birçok önemli eserde sahne aldı. 1999’da Robert Wilson tarafından New York Lincoln Center’daki oyununa davet edildi; 90 yaşında Tristan ve Isolde’den Liebestod aryasını söyleyerek sahnede adeta devleşti.”
Semiha Berksoy’un sahne sanatları ve sinema alanındaki başarısı, resim sanatına ilgisini öteleyemiyor; 1960’lardan sonra resmi, sanatsal üretiminin odağına yerleştiriyor. Burada Özsoy Sağnak, sanatçının akımlara ve ekollere bağlı kalmadan çalışmalarını sürdürdüğünü vurguluyor. “Akademi’de resim dersleri almış ve özellikle desenini geliştirmiş olsa da Berksoy’un herhangi bir sanat akımının içinde yer almayı tercih etmeden, resimlerinde işlemek istediği tema her ne ise onu en iyi şekilde yansıttığını düşündüğü malzeme, form ve biçimleri özgürce kullanan, kendine has bir anlam dünyası ve sembolizme sahip bir sanatçı olduğunu görüyoruz.”
Sanatçının, varoluş biçimlerini ve yaşamındaki karşılaşmaları resmederken o keskin otobiyografik dokusuna son derece bağlı kaldığını eklemek gerekli. Tüm öznelliğiyle dışavurduğu sanatına, içinde bulunduğu sosyal ve materyal ortamı da ekliyor Berksoy. “Tuvalin yanı sıra çarşaflara, eşyalara hatta buzdolabı kapağına bile resim yaptı. Bu öznel yaklaşımın zirvesi, 80’li yaşlarında evinde yarattığı, yaşamının tüm izlerini taşıyan, biyografik öğelerle dolu, tüm yaşamını temsil eden yaşayan ve zamanla değişen bir yerleştirme olarak adlandırabileceğimiz Semiha Berksoy Odası’dır.”

La Tosca’nın Temsili, 1975, Duralit üzerine yağlıboya
İstanbul Modern galerilerine yayılan Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası, Berksoy’un sanatsal yaşamını ve yaşamsal sanatını derinlikli olarak inceleyen farklı bölümlere ayrılıyor. Küratör Deniz Pehlivaner, Kırmızı Oda başlıklı bölümün, serginin kalbi olduğunu belirtiyor. “Burası Berksoy’un başrolünde yer aldığı operalardan esinle yaptığı resimleri bir araya getiriyor. Puccini’nin Tosca’sı, Beethoven’ın Fidelio’su, Wagner’in Der fliegende Holländer’i (Uçan Hollandalı) ve Tristan ve Isolde’si, Strauss’un Salome ve Ariadne auf Naxos’u başta olmak üzere, bu eserlerin ortak noktası aşk, ölüm, kıskançlık ve tutku temaları etrafında seyretmeleri.” Bu bölüm, bir opera salonunu andıracak şekilde kırmızı perdelerle bezenerek, kırmızı halı döşenerek, kırmızı duvarlarla çevrili bir sahne etrafında kurgulanıyor. Bir Tuval Olarak Çarşaf ise sanatçının resim yaparken otobiyografik tercihlerinin akışkanlığını gösteriyor. “Berksoy’un çarşaf, perde, yatak örtüsü gibi gündelik kumaşlara resim yapması yalnızca teknik bir tercih değil sanatını yaşamının en mahrem alanlarına taşıma biçimidir” diyor Pehlivaner. Az önce de referans verdiğimiz Semiha Berksoy Odası ise sanatçının kamusallaşmış otoportresi kabul ediliyor. “Burası bir yerleştirmenin ötesinde sanatçının yaşamını, kişiliğini, mitini ve sanat anlayışını tek bir mekanda cisimleştiren bir yaşam sahnesi, adeta onun mekansal otoportresidir. Ölümünden bir yıl önce, 2003’te tüm odasını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Heykel Müzesi’ne bağışlayan Berksoy, böylece en büyük otoportresini kamusallaştırdı. Retrospektif kapsamında, halen restorasyonu süren bu odanın temsiliyetini, koleksiyon sanatçılarımızdan Gülnur Sözmen’in çektiği fotoğraflarla izleyiciye sunuyoruz.”
2004’te aramızdan ayrılan sanatçının çalışmaları, vefatının ardından da uluslararası bienallerde ve sergilerde yer almaya devam ediyor. İstanbul Modern’de gerçekleşen bu retrospektifin ilk versiyonu Berlin Hamburger Bahnhof ’ta geçtiğimiz yıl sergilendi. İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası sergisinin müzenin uluslararası işbirlikleri açısından da önemli bir adımı temsil ettiğini belirtiyor. “Berksoy’un yapıtları geçtiğimiz yıl Almanya’nın önde gelen çağdaş sanat müzelerinden Hamburger Bahnhof ’ta sanatseverlerle buluşarak sanatçının evrensel etkisini uluslararası bir perspektifle görünür kıldı. İstanbul Modern’in küratöryel yaklaşımı ve koleksiyon katkılarıyla yeniden şekillenen sergide, Berksoy’un farklı sanat çevreleriyle kurduğu ilişkiler, yaşamında iz bırakan kişiler ve sanatçının yaşam, ölüm ve yeniden doğuş gibi evrensel temalara yaklaşımı ele alınıyor.” Eczacıbaşı, Berksoy’un yapıtlarındaki ifade zenginliği ve cesaretin, yalnızca bireysel bir sanat yolculuğuna değil aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme sürecinde kadın sanatçıların üstlendiği öncü role de işaret ettiğini belirtiyor.
“Berksoy’un çarşaf, perde, yatak örtüsü gibi gündelik kumaşlara resim yapması yalnızca teknik bir tercih değil sanatını yaşamının en mahrem alanlarına taşıma biçimidir.” - Deniz Pehlivaner, İstanbul Modern Küratörü
“Berksoy’un yapıtlarının merkezinde bireysellik, tutku ve özgün ifade biçimi yer alıyor. Sanatı, yaşamını dönüştürme iradesinin bir yansıması olarak öne çıkıyor ve bu yönüyle hem çağdaş sanatçılara hem de izleyicilere ilham veriyor. Yapıtları, bireysel sınırları aşma cesaretini gösterirken, bir kadın sanatçı olarak toplumun dönüşümündeki öncü rolünü de ortaya koyuyor.” Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası, 6 Eylül’e dek İstanbul Modern’de ziyaretçilere açık olacak.