Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Form, malzeme ve hayal gücü tasarımla buluştuğunda, mücevher yalnızca bedende taşınan bir parçadan fazlasına dönüşüyor. Üç tasarımcı, kendi dünyalarından yola çıkarak bu dönüşümün izini sürüyor.
Porselenin ateşle karşılaşmadan önceki narin haliyle fırından çıktıktan sonraki gücü arasında, Fulya Damgacı’nın tasarım pratiğini anlatan bir karşıtlık var. Güzel sanatlar eğitiminin ardından yıllarca moda ve perakende sektöründe çalışan Damgacı, porselenle ilişkisinin temellerini 2013’te İstanbul’da kurduğu seramik atölyesinde attı. Başlangıçta kişisel bir üretim alanı olan bu malzeme, zaman içinde House of Fou’nun merkezine yerleşti. “Beni en çok çeken şey malzemenin zorlayıcı karakteriydi sanırım. Çok narin ve kırılgan görünüyor ama 1225 derecede pişmiş, son derece güçlü bir malzemeden bahsediyoruz.” Porselene istediği formu dayatmak yerine onu anlamayı, beklemeyi ve biraz da sürprizle karşılaşmaya izin vermeyi öğrenmiş. “Hâlâ yeni bir sır, yeni bir yüzey ya da farklı bir pişirim sonucu beni şaşırtabiliyor. Beraber büyüyoruz diyebiliriz.”

Bu ilişki, tasarımın başlangıç noktasını da belirliyor. Damgacı bir parçayı önce küpe veya kolye olarak düşünmüyor. Önce form geliyor. Hacim, yüzey, farklı açılardan görünüşü ve ışığı yakalama biçimi… Takılabilir olmak ise daha sonra çözülmesi gereken bir meseleye dönüşüyor. “Bir takının yalnızca güzel görünmesi bana yetmiyor. Elde tuttuğunuzda da ilginç olmasını, çevirdiğinizde başka bir detayla karşılaşmanızı istiyorum.” Bu yüzden House of Fou’nun porselen taşları, kendi başlarına var olabilen minyatür heykeller gibi çalışıyor. Güzel sanatlar ona oranı, kompozisyonu ve malzemeyle düşünmeyi öğretirken, yaklaşık yirmi yıllık profesyonel deneyimi bir koleksiyonun kendi içinde nasıl bir bütünlük kurması gerektiğine dair daha geniş bir bakış kazandırmış. “Bir tarafım çok içgüdüsel, malzemeyle oynayarak ilerliyor, diğer tarafım ise geri çekilip koleksiyonun ve markanın bütününe bakıyor.” House of Fou’nun bugün farklı ülkelerde alıcılarla buluşan bir marka haline gelmesinde bu iki tarafın birlikte çalışmasının payı var. Üretim sürecinde tasarım ile zanaat arasındaki mesafe neredeyse yok oluyor. Porselen taşların tamamı hâlâ Damgacı’nın elinden çıkıyor; formun şekillenmesinden sırların hazırlanmasına, renk denemelerinden pişirime kadar süreç İstanbul’daki atölyede ilerliyor. Metal tarafında ise Kapalıçarşı ustalarının kuşaklar boyunca aktarılan teknik bilgisi devreye giriyor. “Ben tasarımın oranı, formu ve detayları konusunda oldukça kontrolcüyüm ama bir ustanın malzemeyi benden çok daha iyi bildiği noktada onun deneyimine de büyük saygı duyuyorum.” Onun üretim anlayışını en iyi şu cümlesi anlatıyor: “Tesadüfe alan bırakıyorum ama tasarım kararını tesadüfe bırakmıyorum.”
Renk de bu kontrollü merakın içinde şekilleniyor. Form çoğu zaman önce gelse de renk, parçanın karakterini tamamen değiştirebiliyor. Ocean, Amber ve Coral gibi renklerin temelleri Cape Town yıllarında atılmış. Damgacı, o dönemde İngiliz bir ressamla renkler üzerine konuşurken bu tonları birer seçenekten çok, kendi atmosferleri olan dünyalar gibi düşünmeye başlamış. Porselende ise sonuç hiçbir zaman tamamen öngörülebilir değil. “Fırına verdiğiniz renk ile 1225 dereceden sonra karşınıza çıkan renk her zaman aynı değil. Bu belirsizliği seviyorum.” House of Fou’nun bugün geldiği noktada değişmeyen şeylerden biri de tam olarak bu merak. Damgacı, ilk porselen çalışmalarından bu yana malzemeyi denemeye, yeni sırlar ve yüzeyler aramaya devam ediyor. Değişen ise bu merakın etrafında yıllar içinde kendine ait bir dilin oluşması. “İlk porselen çalışmalarını yaptığım zamanki Fulya ile bugünkü arasında elbette çok şey değişti ama üretme isteğim ve merakım aynı.”