Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Yeni sezonda dikkatle takip ettiğimiz Mlouye markasının üretim pratiklerine, ilham kaynaklarına ve tasarım anlayışına mercek tutuyoruz.
Moda, endüstriyel tasarıma kıyasla daha hoşgörülü bir alan. Endüstriyel tasarımda kolaylıkla kitsch, gereksiz ya da fazla dekoratif bulunabilecek bir fikir, modada kendine çok daha doğal bir yer bulabiliyor. Elbette modaya kitsch tasarlamak için geçmedim. Beni çeken şeylerden biri daha geniş hareket alanıydı. Aynı zamanda daha kişisel şeyler tasarlamak istiyordum. Endüstriyel tasarımda çoğu zaman soyut bir “kullanıcı” için düşünürsünüz. Çantada ise kendimi doğrudan kullanıcının yerine koyabiliyorum: Neyi taşımak isterim, nasıl açmak isterim, üzerimdeyken nasıl hissederim? Sanırım sevdiğim taraflarından biri bu. Tasarladığım şeyi aynı zamanda gerçekten kullanan biriyim. Bu yüzden ürünle kurduğum ilişki hiç bitmiyor, tasarlarken de devam ediyor, kullandıkça da.
Refleks değil ama hâlâ takıntılı olduğum bir konu var: Malzemenin dürüst olması. Plastik, ahşap gibi görünmeye çalışmamalı; polyester, deri gibi davranmamalı. Bir malzemenin başka bir malzemeyi taklit etmesini sevmiyorum. Her malzemenin kendine ait bir karakteri var. Tasarımcının görevi de onu ortaya çıkarmak. Bu yaklaşımım endüstriyel tasarımdan geliyor.

Geometriyi bir düşünme yöntemi olarak kullanıyorum. Formu anlaşılır parçalara ayırmamı sağlıyor. Bir dörtgen, üçgen ya da katlanmış bir yüzeyi kullandığımda amacım objeyi daha “geometrik” göstermek değil onun hareketini ve yapısını çözmek. Bugün Mlouye çoğu zaman geometriyle tanımlansa da çalışmalarımızı o tanımın biraz dışına çıkarmaya çalışıyorum. Bir tasarımcı için en büyük risk, insanların sizi tanımladığı dili tekrar etmeye başlamak. O alfabeyi sürekli genişletmek gerek. Ben de yeni malzemelerle, daha yumuşak formlarla, farklı kullanım senaryolarıyla tasarım dilini dönüştürmeye çalışıyorum.
Mimari ve Bauhaus referansları sıkça yapılıyor ama açıkçası tasarıma başlarken zihnimde ilk beliren şeyler onlar değil. İlham bazen çok sıradan nesnelerden geliyor. Eski bir otel anahtarı, bir kravat düğümü, bir alet kutusundaki bölmeler... Belki güzel olsun diye tasarlanmamış ama bu nesnelerin yıllar içinde kusursuzlaşmış davranışları var. Ben genellikle o davranışı ödünç almayı seviyorum. Bir kapanma hareketini, bir taşıma şeklini ya da bir bağlanma mantığını alıp bambaşka bir objeye taşıyorum.
Renk tabii ki ürünün güzel görünmesini etkiliyor ama bundan fazlası var. Aynı form, sadece renk değiştiğinde bambaşka algılanabiliyor. Bazı yüzeyler öne çıkıyor, bazıları geri çekiliyor. Hatta bazen objenin oranları bile değişmiş gibi hissediyorsunuz. Renk biraz ışık gibi davranıyor. Formu değiştirmiyor ama onu okuma biçimimizi değiştiriyor. Bu yüzden en az form kadar önemli bir tasarım aracı.
Evet. Ben de yeni bir objeyi elime aldığımda ilk yaptığım şey onu kurcalamak oluyor. Nasıl yapılmış, nasıl kapanıyor anlamaya çalışıyorum. O yüzden insanların Mlouye ürünlerine de aynı merakla yaklaşması hoşuma gider. Bir objeyi elinize aldıkça yeni bir detay fark etmeniz hoş bence.

Süper kaotiğim. Çalışma alanlarım da çalışma şeklim de öyle. Her şey yığınlar halinde. Ama bir yandan da ekip yönetiyorum. Bu da beni, istemesem bile, daha düzenli olmaya zorluyor. Kişisel tasarım sürecim kaotik olabilir ama iş yapış biçimimiz olamaz. Bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışıyorum.
Sanırım Flex. Hâlâ Mlouye’nin çıkış fikrini en iyi anlatan tasarımın o olduğunu düşünüyorum. Aslında çok basit bir fikirden çıkıyor: Üç üçgen panel, onların oluşturduğu hacim, farklı kullanım şekilleri ve renk oyunları. En sevdiğim tasarımlar genelde böyle oluyor. Az sayıda kararla çok şey yapabilen ürünler. Tabii ki dönüp baktığımda tasarımcı olarak değişimimi görüyorum. İlk işlerimde daha çocuksu bir cesaret var. Zamanla hem gelişiyorsunuz hem de müşterinizi dinlemeyi öğreniyorsunuz.
Başlangıçlar. Çünkü en saf heyecan orada. Bir koleksiyonun ilk fikrini kurarken her şey mümkün gibi geliyor. Henüz hiçbir sınır yok. O his bana çok iyi geliyor. Sonrası biraz daha farklı. Tasarım romantik olmaktan çıkıp problem çözmeye dönüşüyor. Oranlar, malzemeler, üretim, revizyonlar... O kısmı daha zor. Ama güzel olan şu: Bütün o zor kısmı da ilk günkü heyecan yüzünden yapıyorsunuz. Çünkü sonunda kafanızdaki şeye ulaşabileceğinize inanıyorsunuz.
Bu sonbaharda mevcut koleksiyonlarımızın doğal devamı olan yeni parçalar göreceksiniz. Koleksiyonun sevilen modellerinin mevsime uygun yeni yorumları da olacak. Ama benim için bu sonbaharı asıl önemli yapan bir başka şey var. Bir süredir yalnızca yeni ürünler değil ürünlerin bir araya geldiğinde nasıl bir dünya kurduğunu da düşünüyoruz. Bunun ilk işaretlerini bu sezon göreceksiniz. Devamı ise 2027’de gelecek.