Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Farz edin ki birisi yıllardır biriktirdiği binlerce kostüm ve kıyafeti uçlarından birbirine bağlayarak bugün ve geçmiş arasında yürünebilecek bir köprü kuruyor. Hamish Bowles ile o köprüde buluştuk.
Bazı insanlar için böyle oluyor işte. Hayat onlar açısından kolay olduğu için değil ama onlar hayatta ne yapmak istediklerini neredeyse ilk andan bildiklerinden. Bir şey onlara bunu gösteriyor ya da onlar ‘o şeyi’ ilk andan yaratma becerisine sahipler. Tek bir şeyin peşinden gitmeye karar verebiliyorlar veya seçebilme cesareti onların yanında oluyor. Hamish Bowles da bunu hemen anlamış: “Her zaman kostüm tarihine meraklıydım. Annem antika dükkanlarına gitmeyi çok severdi, ben de onunla gider kendi harçlığımla bir şeyler alırdım, 19. yüzyıla ait objelere ilgim o andan belliydi. Özellikle de kıyafetlere karşı ayrı bir ilgim vardı. Onları giyen bir kişinin olması o kıyafetlere ayrı bir hikaye yüklüyordu ve bu da benim ilgimi cezbediyordu. Tabiri caizse 6-7 yaşında koleksiyonerliğe başlamıştım. Diğer yandan komşumuz Dr. Anne Saunders Costume Society’de sekreterdi ve bana siluet boyama kitapları veriridi. Bu benim kostümlere olan ilgimi bir hayli besledi. O yaşta V&A’de zaman geçirmeye bayılırdım. Kıyafetlerin anlatabileceği hikayeler ilk andan kalbimi çalmıştı. Adeta tarihin canlı örneğini sunuyorlardı. Tarihî romanlar okuyordum, dönem edebiyatına bayılıyordum. Ve 'o kitaplardaki karakterler ne giyiyorlardı' sorusu hep ilgimi çekiyordu. Kıyafet dediğin şey vücuda giyiliyor, kokunu absorbe ediyor, seninle temas hâlinde ve bütün duyularına konuşuyor. Ona dokunuyorsun, bakıyorsun. O da senden bir şeyler içeriyor. Her bir hareketinin, üzerinde giydiğin kıyafete bir etkisi var.”

Fotoğraf: Getty Images
Hamish Bowles için 6-7 yaşlarında başlayan bu ilgi o annesiyle bir İngiliz kasabasına taşındığında da devam ediyor. Babasının yanına her Londra’ya geldiğinde Portobello Road’a ve oradaki antika dükkanlarına gitmeyi ihmal etmiyor. 10-11 yaşlarına geldiğinde British Vogue’a bakmaya başlıyor. Baktığı Vogue dergisini “Orada bir hikaye vardı ve bu da benim ilgimi çekiyordu” şeklinde özetliyor. O sıralar BBC’de izlediği bir belgesel onun içten içe hep yapmayı istediği ama adını bilmediği mesleği bulmasına şans veriyor. Hamish Bowles, Grace Coddington’ın yer aldığı bu filmle birlikte, moda editörlüğü kavramıyla tanışıyor. 14 yaşında Cecil Beaton’un Glass of Fashion’ını hatmediyor. “O kitap modayı yaratanları ve modayı giyenleri anlatıyordu, benim kişisel tarihimde yeri büyüktür” diyor.
Onun kişisel tarihindeki bu yaşanmışlıklar 14 yaşında Vogue dergisinin yetenek yarışmasında özel ödülü alan Hamish Bowles’a kendi yolunu bulması konusunda ne ölçüde yardımcı oldu? Yoksa bütün bu yaşananlar onun kendi yolunu bulması için birer işaret miydi? Durum hangi türlüydü bilinmez ama Bowles’un da hemfikir olduğu kesin olan bir şey vardı ki o da her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğiydi. 14 yaşında Vogue House’ta British Vogue’un genel yayın yönetmeni ile yediği öğle yemeğinden sonra hayatındaki ilk defileyi izliyor. Bir Bill Gibb defilesi. Park Lane Hotel’de, gerçekle hayal arasındaki bu dünya onu içine alıyor. O, bu heyecanını okulun dergisinde izlediği defileyi anlatarak yaşamaya devam ederken işler onun için pek de iyi gitmiyor: “Okul dergisindeki yazım bir skandala dönüştü çünkü VogueHouse’a ve defileye gitmem çok efemine bir davranış olarak görüldü.” Bu durumun onun okuldaki sosyal yaşamına pek katkı sağlamadığını gülerek anlatıyor.
16-17 yaşlarına geldiğinde Londra punk ve yeni romantiklerin etkisindeyken, gizlice hazırladığı portfolyosuyla Saint Martins’e başvuruyor. Saint Martins hiç vakit kaybetmeden onu okula alıyor: “Saint Martins çok ilginç bir yerdi. Lisede yalnızdım, bazıları beni biraz kasabalı ve pek de sofistike olmayan birisi olarak tanımlardı, pek bir arkadaşım yoktu, yaşlı kadınlarla arkadaştım. Çok sosyal değildim. Ama sonra bir sanat okulunda olunca Cecil Beaton’ın kim olduğunu bilen, benim referanslarımı anlayan insanlar vardı. Bu çok özgürleştiriciydi. Kendi kabilemi bulmuştum.”
19 yaşında Harpers & Queen dergisinin gençlere yönelik edisyonunda moda editörü olunca o sıralar Lima’dan yeni gelmiş bir fotoğrafçıyla çalışıyor. Böylece her ikisi de kariyerlerindeki ilk moda çekimini beraber yapıyorlar (O fotoğrafçı da Mario Testino). 19 yaşında yaptığı freelance çekimler, Franca Sozzani için yaptığı işler, hemen ardından gelen Harpers & Bazaar Avustralya editörlüğü... “Artık Paris’te neredeyse bütün defileleri izliyordum, Chanel hariç” deyip gülüyor.
Bu beyefendiyi illa ki bir yerlerde gördünüz. MET Gala’larında, Oscar partilerinde, dünyanın en önde gelen davet ve etkinliklerinde. Bugün Hamish Bowles Amerikan Vogue’unun editörlüğünün ve bütün dünya Vogue’larına basılan özgün işlerinin ötesinde sadece kendi yaptıklarıyla değil, tanıklık ettikleriyle de moda tarihinin yaşayan bir efsanesi. Her anlamda. Onun Vogue dergisi için çektiği TikTok videosuna denk gelmediyseniz bir bakın, ne dediğimizi daha iyi anlayacaksınız. O; defileleri bizim şu an sadece adlarını zikrettiğimiz, modaevlerine isimlerini veren kişilerden izledi, Robert Mapplethrope gibi isimlerle çalıştı, yakın moda tarihine işleri ve kararlarıyla yön verdi. Şimdi bütün bunlara ek olarak The World of Interiors dergisinin global kreatif direktörü.

Fotoğraf: Getty Images
Aynı zamanda Mumbai’de açılan kostüm tarihi sergisinde çalıştığını da unutmayalım: “Bugün yaratıcı insanların bu içinde bulunduğumuz zamanlara nasıl uyum sağladığını görmek beni çok heyecanlandırıyor, bu endüstri farklı düşünen insanlarla dolu ve en zor zamanlarda bile kendilerini bırakmamaları çok önemli, sanırım bu da yaratıcılıkla alakalı. Dergiler de bugün içinden geçtiğimiz zamana uyum sağlamak zorunda kaldı. Ve iş arkadaşlarımla birlikte ürettiklerimizle birlikte insanlara yaratıcı süreçlerine katkı sağlayacak bir şey verebilmek heyecan verici.”
Hamish’in 7 yaşında biriktirmeye başladığı kostüm koleksiyonunda bugün 3500’ü aşkın parça var. 1920’lerden bir Balenciaga ve bir Dior elbiseye takas ettiği Schiaparelli onun göz bebeği. “Keşke 7 yaşındaki kadar sistematik kalabilseydim, o zaman biriktirdiğim her şeyin üzerine neyi, ne zaman nereden aldığımı yazmışım” diyor.
Şu sıralar Irving Penn ve Steven Meisel arşivlerinin de saklandığı New Jersey MANA Comtemporary’de saklanan kostümleri, gelecekte herkesin görebileceği bir sergiye dönüştürmek istiyor. Kostüm onun için aynı zamanda da bir koruma meselesi. Bu onun misyonu: Geçmişi o kostümlerle bugüne bağlamak.
Modada geleceği nasıl gördüğünü sorduğumda hiç düşünmeden kendi ilgi alanı olan kostüm ve haute couture üzerinden cevap veriyor: “Eskiden gördüğümüz 2 saat süren ve 120’yi aşkın kıyafetin olduğu haute couture defilelerini bugün nasıl görmüyorsak, bunları gelecekte de görmek pek mümkün olmayacak. Eskiden müşterinin ihtiyacına göre şekillenen haute couture’ün şimdilerde başka bir görevi var: Kırmızı halı veya performans. Bununla birlikte Chanel, Dior veya Valentino bu işçiliğin ve çeşitli zanaatkarlıkların markaları için ‘sürdürülebilirlik’ ile alakalı olduğunu çok iyi biliyorlar ve bu sanata ve zanaata verdikleri değerden gelecekte de vazgeçeceklerini düşünmüyorum. Ama bir yandan da unutmamamız gerekiyor ki bütün bu işçilik ‘dokunmakla’ alakalı ve bugün Zoom üzerinden bunu yapmak çok zor çünkü kostümlerde ve haute couture’de farkı yaratan, milimetreler. Ama ne olursa olsun moda dayanıklıdır ve yaratıcıdır, zor zamanları her zaman aştı ve hep de aşacaktır.”