Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Hamish Bowles, 93 yaşında hayata veda eden İtalyan tasarımcı Valentino Garavani’yi anıyor.
Kısaca ve de baskın bir biçimde 'Valentino' olarak bilinen Valentino Clemente Ludovico Garavani, 11 Mayıs 1932’de, Milano ile Cenova arasında bir yerde, oldukça sakin bir kasaba olan Voghera’da dünyaya geldi. Ancak 19 Ocak’ta, 93 yaşında hayata veda ettiğinde; moda ve stil dünyasını fethetmiş, dokunduğu her şeye belirli bir güzellik anlayışı (lüks, etkileyici, göz alıcı, kusursuz ve feminen) getirmişti.
Valentino’nun omuz silkerek söylediği meşhur sözü hâlâ akıllarda: “Güzelliği seviyorum, bu benim suçum değil.” Modada kadınları büyülemenin ve cezbetmenin bir yolunu gördü (başlangıçta tek müşterileri kadınlardı, daha sonra şık giyimli kadınlardan oluşan müşteri kitlesini genişletti).
Milano’daki Accademia dell’Arte’te eğitim aldı; burada hem Fransızca hem de moda eğitimi gördü. Ardından 17 yaşındayken Paris’e taşındı; École des Beaux-Arts ve Chambre Syndicale de la Couture’da öğrenim gördü. 1951’de ise kraliyet mensuplarını ve sosyetenin önde gelen kadınlarını, kusursuz drapeler ve canlı renklerle dikkat çeken gece elbiseleriyle giydiren Atinalı couturier Jean Dessès’nin yanında çıraklık yapmaya başladı. Ribes Kontesi Jacqueline, Dessès tarafından giydiriliyordu ve Paris’te Oleg Cassini için bazı elbiseler tasarlaması istendiğinde, bu durumu Dessès’ye açtı. Tasarımcıya, “Şık bir şekilde çizmeyi bilmiyorum” dedi. Dessès bu duruma gülerek karşılık verdi. “Benim İtalyan bir çizerim var” dedi, “Mesai saatlerinden sonra senin için çizimler yaparak biraz daha para kazanmaktan çok memnun olur.” İşte Valentino ile Jacqueline arasındaki dostluk böyle başladı.
Dessès’nin yanında çalıştığı dönemde Valentino, bir fantezi projesi olarak, yalnızca eskizlerden oluşan son derece gösterişli, bol drapeli ve işlemeli elbiselerin olduğu bir seri de yarattı. Bunlar arasında, metrelerce mavi şifondan yapılmış (gerçekten metrelerce) bir gündüz elbisesi ile vücuda yakın biçimde işlenmiş, çiçek motifli kameolarla bezeli, göğüs kısmında pembe, sarı ve kahverengi şifon drapelerle zenginleştirilmiş ve arkadan yere kadar dökülen bir gece elbisesi de vardı: Cinecittà’nın bir yıldızı için tasarlanmış giysilerdi adeta. (Valentino, 1992’de 30. yılını bir parti ve sergiyle kutladığında dünyanın dört bir yanından insanlar Roma’ya akın ederek onunla birlikte bu ânı kutladı. Olağanüstü atölyeleri, bu erken dönem eskizlerdeki tasarımları gizlice yeniden hayata geçirmişti: Abiti del sogno (rüya elbiseler). Ortaya çıkan bu tasarımlar, Valentino’nun onları ilk hayal ettiği andaki kadar büyüleyici olduklarını fazlasıyla kanıtladı.)

Richard Burton ve Elizabeth Taylor. Taylor “Valentino imzalı siyah tafta ve dantel bir elbise, Alexandre imzalı bir saç modeli ve bir sürü elmas ve zümrüt” içinde. Fotoğraf: Cecil Beaton, Vogue, 15 Ocak 1972.
Dessès’nin asistanı Guy Laroche kendi couture evini kurmak üzere ayrıldığında, Valentino birkaç yıl onunla birlikte çalıştı. Ardından kısa bir süreliğine Rus-Gürcü Prenses Irene Galitzine’le çalışmak üzere oradan ayrıldı. (Galitzine, görkemli gece kıyafetlerinin yanı sıra palazzo pijamaları da moda hâline getirmişti.) Sonunda, 1959’da Valentino, babasının ve bir aile dostunun desteğiyle kendi modaevini kurdu.
Bu sırada, hayatına biri girmişti.
Giancarlo Giammetti, yakın zamanda ilk karşılaşmalarını anlatırken, Roma’da bir kafede tek başına oturduğu o ânı şöyle anımsıyordu: “Biri nazikçe yanıma gelip ‘Yalnız mısınız?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ben ve arkadaşım buraya oturabilir miyiz, sakıncası var mı?’ 'Elbette.' Ve Valentino yanımda oturdu, bunu çok iyi hatırlıyorum. Koyu renk saçları bronzlaşmış yüzünü, çekici hatlarını ve büyüleyici mavi gözlerini çerçeveliyordu. Sonra Valentino benimle Fransızca konuşmaya başladı. ‘Pardon?’ dedim. ‘Ah, kusura bakmayın. Paris’ten yedi yıl sonra yeni geldim, zihnim Fransızca düşünüyor; Fransızca konuştuğunuzu ummuştum…’” Halbuki Giammetti hayatının büyük bölümünde Fransızca eğitimi almıştı. “Bana, ‘Bundan sonra, seni tekrar görürsem Fransızca konuşuruz’ dedi. Ve hâlâ öyle yapıyoruz. İnanılmaz.”
İkili, Valentino'nun hayatının geri kalanında, önce sevgili olarak, sonra da yakın arkadaş ve iş ortağı olarak birbirleriyle Fransızca konuşacaktı.
Valentino kısa süre içinde moda dünyasının gözde adreslerinden Via Condotti’de fresklerle süslü gösterişli bir daire buldu; ancak bir yıldan kısa bir süre sonra iflasın eşiğine geldi. (Valentino suçu “şampanya zevklerine” atsa da, belli ki biri kirayı ödememişti.) O ve Giammetti, salonu basitçe Via Gregoriana’daki 16. yüzyıldan kalma bir palazzoya taşıdılar. (Bu arada Giammetti, Via Condotti’deki o daireyi yakın zamanda satın aldı ve odalarını, Studio Peregalli’den Laura Sartori Rimini’ye ofislere dönüştürttü. Ortaya, duvarları artık gümüş ipek veya kadife ile kaplı -bazılarında hâlâ orijinal freskler bulunuyor- ve Hervé van der Straten mobilyaları ve antika eşyalarla dolu, görkemli bir dizi oda çıktı. 1959’da “şampanya zevkleri” olarak görülen şeyler, bugün artık yüce ve belirleyici bir estetik hâline gelmiş durumda.)
Valentino, modada izini yavaş yavaş bırakmaya başlamıştı. Göz alıcı yakışıklılığı, kuşkusuz basını kolayca peşinden sürüklüyordu; ancak Roma’dan gelip geçen yıldızlar için asıl cazibe onun tasarımlarındaydı. Cleopatra’yı çekmek için Roma’da bulunan Elizabeth Taylor, Spartacus’ün galasında, Valentino imzalı, eteği iki sıra devekuşu tüyüyle süslenmiş, pileli, kolsuz beyaz bir sütun elbiseyi giymeyi seçtiğinde, herkesin dikkati Valentino'ya çevrildi.

Piazza di San Giorgio al Velabro’da güneş batarken Verushcka, Valentino'nun kuşaklı mavi-beyaz tulumuyla, akşamın şenliklerine hazır. Fotoğraf: Franco Rubartelli, Vogue, 1 Nisan 1969
Bir anda tasarımları Vogue’da yer almaya başladı. O dönemde derginin editörlerinden olan Gloria Schiff, Valentino’nun Vogue dünyasına adım atmasına yardımcı olmakla kalmadı; onu Jacqueline Kennedy Onassis’le de tanıştırdı. Onassis kısa sürede modaevinin en bilinen destekçilerinden biri hâline geldi; Valentino ve Giammetti ile birlikte Capri’de tatiller geçirdi. 1964'te Valentino, dergide yer alan, kare kesimli, zebra motifli bir ceket ve beyaz saten bir etekle hayvan motiflerini tanıttı. Ardından, 1967 sonbaharında Veruschka, Franco Rubartelli tarafından Roma’nın arka sokaklarında, altın kemerli, çikolata kahverengi diz hizasında bir kazak, kaplan çizgili dar pantolon ve gösterişli, yere kadar uzanan bir paltoyla yürürken fotoğraflandı. Üstünde, devekuşu tüyleri ve boncuklarla süslenmiş, yine yere kadar uzanan kırmızı tül bir gece mantosu vardı; manto süzüle süzüle çıkarıldığında ise vücuda kayıtsız bir rahatlıkla sarılmış gibi duran, iddialı bir korsaja sahip, askısız kırmızı bir sütun elbise ortaya çıkıyordu: Tam anlamıyla jet sosyete şıklığı. Ardından 1968 ilkbaharı için hazırlanan ve büyük başarı kazanan White (Beyaz) koleksiyonu geldi. Marella Agnelli bu koleksiyondan beyaz boncuk işlemeli şık bir yelek ile A kesimli, yere kadar uzanan bir etek üzerine giyilen işlemeli bir ceket sipariş etti. Aynı dönemde Henry Clarke, Vogue için Cy Twombly’nin Roma’daki olağanüstü dairesinde Marisa Berenson’ı (unutmamak gerekir, Schiaparelli’nin torunu) ve Benedetta Barzini’yi koleksiyonu giyerken fotoğrafladı. Valentino, 1959’da Fiesta adını verdiği parlak kırmızı bir elbise tasarlamıştı; o tarihten sonra kırmızı elbiseler, koleksiyonlarının vazgeçilmez bir parçası hâline geldi. Kısa sürede imzasına dönüşecek olan o kendine özgü kırmızı tonu, hem cesur hem iddialıydı.

Vogue, Cy Twombly’nin Roma’daki dairesinde çekilen fotoğraflar hakkında şunları yazmıştı: “Valentino’nun beyazı Avrupa’nın gündeminde. Keskin beyazının, dantel gibi beyazlarının, yumuşak ve kremsi beyazlarının temizliği ve seçkinliği, hepsi bir arada, beyaz üzerine beyaz olarak sergileniyor. Ve hepsi, tüm bu güzelliği, romantizmi ve mükemmelliği ortaya koyarak gençlerin idolü, modern lüksün yeni bir sembolü haline gelen otuz beş yaşındaki tasarımcı için bir zafer niteliğinde...” (Fotoğraf: Henry Clarke, Vogue, 15 Mart 1968)
Valentino, tasarımlarını giymek için Audrey Hepburn, Sophia Loren, sayısız prenses, Jacqueline Kennedy Onassis, Nan Kempner, Lynn Wyatt ve Susan Gutfreund başta olmak üzere pek çok seçkin kadının adeta birbirleriyle yarışmasıyla adından söz ettiren bir isim hâline geldikçe, kendisinin yaşam alanları da aynı ölçüde görkem kazanmaya başladı. Roma’daki üssü, kumaş kaplı duvarlarında Pers minyatürleri olan, Türk salonlarını andıran sedirlere sahip bir çatı katı dairesiyken, dekoratörlerin en iyisi Renzo Mongiardino tarafından dekore edilen, Appia Yolu üzerindeki bir eve dönüştü. 1980’lerin sonlarında Valentino’yu ziyaret ettiğimde, ev nefes kesiciydi. Mongiardino’nun birkaç yıl önce yaptığı ilk düzenlemeden bu yana etkisi katlanarak artmıştı: O dönem mekan açık yeşil batiklerle, beyaz döşemeli Empire (İmparatorluk) tarzı karyolalarla, sütunlarla bezeli bir atmosfer sunuyordu. Ancak benim gördüğüm hâlinde şintz kumaşlar ile 1880'lerin kadifeleri, zambaklarla dolu büyük Çin saksılarıyla yarışıyordu. Her yerde özenle düzenlenmiş çiçekler vardı; onların ardında ise bir ya da iki Fernando Botero tablosu göze çarpıyordu.
80’lerin ortalarında, Appian Yolu maceramdan çok önce, ilk kez haute couture için Roma’ya gittiğimde, tüm cesaretimi topladım ve Valentino’nun, İspanyol Merdivenleri’nin hemen tepesindeki göz korkutucu haute couture salonuna girdim. İki küçük oda, seçkin bir ihtişamla adeta ışıldıyordu. Askılarda kusursuz takım elbiseler, görkemli balo elbiseleri ve zarif gece elbiseleri, yani o hayatı yaşayan birinin ihtiyaç duyabileceği her şey asılıydı. Eğer o hayatı yaşıyorsanız, yani bir şoförünüz varsa ve... Valentino’nun kendisi gibi yaşıyorsanız ihtiyacınız olabilecek her şey.
Elbette, zarif bir şekilde döşenmiş bu iki oda, devasa bir palazzonun beş katını kaplayan, adeta bir endüstri merkezi olan yere açılıyordu. Burada haute couture atölyeleri vardı: Işıkla dolu odalarda çalışkan kadınlar ve birkaç erkekten oluşan yüzlerce kişi, ellerindeki işe odaklanmıştı. (Haute couture salonuyla ilk maceramdan birkaç yıl sonra mekan, İngiliz mimar ve tasarımcı Peter Moore ve Peter Kent tarafından incelikle dönüştürüldü; gümüş kaplama korkuluklar, koridorlarda geniş, açık gri mermer alanlar ve Julian Schnabel, Keith Haring ve Francesco Clemente'nin tabloları vardı ve her şey çok, çok şıktı.)
Valentino’nun defilesi her zaman maestro sahneye çıkmadan hemen önce çalan müzikle sona ererdi; ardından kollarını havaya kaldırarak avuçlarını birbirine hafifçe vurarak selamlardı izleyicileri. Bu an zafer doluydu.
1991 yılında, tüm kariyerini konuşmak üzere Valentino’yla bir randevum vardı. Piazza Mignanelli’ye bakan, antikalar ve bol drapelerle döşenmiş, Cécile Sorel tarzı zarif bir odada buluştuk. Onu konuşturmak kolay değildi. Yan taraftaki devasa - gerçekten devasa - odada ise Giancarlo Giammetti oturuyordu; etrafı arte povera eserleri ve 1940’lardan kalma antikalarla çevriliydi ve onu konuşturmak çok kolaydı.

Fotoğraf: Getty Images
Elbette, Valentino’nun Capri’de, New York’ta ve Londra’da da, birçok başka mülkü vardı. Ancak 1995 yılında, sahibi olduğu 17. yüzyıldan kalma tuğla ve taştan şatoya davet edildim. Ev, ancak uzun bir yoldan ilerleyip dramatik bir virajı döndükten sonra bana göründü: Orada, aşağıya doğru uzanan arazinin içinde parıldayan, bir zamanlar XIV. Louis’nin metresi Madame de la Valliere’nin evi olan Wideville Şatosu vardı (Versay Sarayı da oldukça yakın).
Akşam ışığında, Jacques Wirtz imzalı nefes kesici bahçeleri gezdim; parlak mor biberiyeler tarlanın üzerinden uzanıyor, ormanların içinden geçiyordu. Güller ve yaz ortasının mis kokulu çiçekleri ise duvarlarla çevrili bahçeyi dolduruyordu. Ardından, nefes kesici evin kendisi... Valentino, iç mekanlar için Henri Samuel ile çalışmıştı; zümrüt yeşili ipek kadife koltuklar ve eve hayalî bir Palm Beach havası veren chinoiserie esintili detaylar, son derece sade ve görkemli dış cepheye beklenmedik bir konfor katıyordu.
Valentino’nun oturma odasındaki devasa Francis Bacon tablosunda, halı gibi serilmiş gül demetlerinin üzerinde oturan soyut bir adam figürü tasvir edilmişti ki Bacon’ın daha önce gördüğüm işlerinden tamamen farklıydı; bir Bacon tablosunun olabileceği kadar Valentino’ya özgüydü.
Akşam yemeğine geçerken, bahçelerin inceliğinden ve iç mekanların büyüsünden, Giancarlo ile Valentino’nun hayatta yarattığı her şeyden derinden etkilenmiş bir hâlde Valentino’ya şunu söyledim: “Yaptığınız şey, güzellik yaratmak.” Elimi sıktı ve gözyaşları içinde, “Bunu yapan, güzelliğin kendisi” dedi.


