30 Ekim 2013

SriLanka'da lezzet yolculuğuna devam

YAZI: HAZER AMANİ

SriLanka, ya da diğer adıyla Serendip.  İngilizce’nin çeviride en zorlayan sözcüklerinden “serendipity” bu memleketin adından türemiş. Kazara, tesadüfi keşif  veya güzel kaza anlamına geliyor. Bizde de aynı hisleri uyandırıyor bu ülke. Sürekli iyi ki buradayız diyerek, ikinci günümüzde  yukarılara yani çay tarlalarının olduğu kısımlara doğru  tırmanışa geçtik. Hem  tropik sıcaklık,  hem de modern dünyanın izleri dağlarda tırmandıkça azalıyordu. 

Sri Lanka seyahatinin hemen öncesinde gittiğim Rize’yi anımsıyorum. Nuwara Eliya bizim Rize’nin tropik hali.  Rakım arttıkça göz alabildiğine yeşillik ve uçsuz bucaksız çay tarlaları ufku kaplıyor. Çay 19.  yüzyılda İngilizler tarafından bu topraklara getirilmiş ve bugün Nuwara Eliya dünyadaki en büyük çay üretilen bölge. 

Gezdiğimiz çay fabrikasında  tüm çay çeşitlerinin hikayelerini teker teker dinledik. Uzun çubuklar gibi kıvrılarak yapılmış özel Ceylon çayının, özel bir işlemden geçen yeşil çayın,  çay bitkisinin orta kısmındaki turuncu yapraklardan yapılan turuncu çayın ve en pahalı ve en nadide olan beyaz çayın hikayelerini dinledik. Hangi birini alacağımızı şaşırmış vaziyette, fabrikadan ayrılırken ellerimiz çeşit çeşit çay dolu idi. 

Sri Lanka’nın semaveri, dünya güzeli yemyeşil Nuwera Eliya’ da kaldığımız gecenin sabahında uyandığımız masalsı manzara zorlu araba yolculuğunu aklımızdan silip atıyor.  J.J.Tolkien’in biricik Hobbitleri eğer Orta Dünya yerine bizim dünyamızda yaşasaydı  Shire sanırım  burası olurdu!

Rotamızı Sri Lanka’nın dört bir yanı UNESCO Dünya Mirasları listesine girmiş tarihi & kültürel bölgesine çeviriyoruz. Bu sefer durağımız  Sigiriya şehrindeki  Elephant Corridor. Arka fonunda meşhur Sigri Rock(Aslan Kayası);  fillerin geçiş hattı üzerinde, iki milli park arasında ekosisteme maksimum saygı, minimum müdahale mantığıyla yapılmış bu resort aklımızı başımızdan alıyor! Mekan;  lokasyonu, çalışanları, dekorasyonu, herşeyiyle kalbimize kazındı.  Gelelim yemek kısmına... Sabah kahvaltımızı birkaç tropik meyvayla geçiştirdikten sonra açığı kapatma zamanıydı şimdi. Gayet güzel ve kapsamlı bir menüleri vardı ancak  yıllarca otellerde çalıştıktan sonra bana benim için en doğru şeçim tabii ki geleneksel bir kremalı balık curry oldu. Yanında servis edilen dahl,  yani bir nevi mercimek,  ve hindistan cevizi sütü ile kendi bahçelerinde yetişen organik sebzeler ile buharda pişmiş Basmati pilavı ve Mango chutney ile okullarda sürekli bize söylenen “yerli malı kullanmalı” lafını aklıma getirmedi değil. 

Deniz ise Niçoise salatası tercih etti ve bayılarak yedi. Ton balığı tam kıvamında, az-orta pişmişti ve yanındaki domates,  patates ve  fasulyeler kendi bahçelerinde yetişen organik sebzelerdi. Organik olması bir yana, her biri ayrı ayrı mükemmel pişmişti. Bu kadar basit bir salatayı istanbul’da yiyebilmek neden bu kadar zor diye düşünmeden edemedik…

SriLanka da kahvaltı bizdekine benzemiyor, hindistan cevizi sütü ve pirinç nişastası ile yapılmış  ve çıtır çıtır krepler olan Bowl hopper lar, Chef Nilantha nın bana özel kahvaltı için yaptığı tavuk ve patatesli curry ile mükemmel oldu. 

İlgili Başlıklar