11 Ağustos 2013

Sana bir iyileşme hikayesi yazdım sevgili okur...

Sevgili okur,

İnsan hayattan, işten, ilişkiden yorulmaz. İnsan anlamsızlıktan yorulur. Belki sana da olmuştur. En zor anlarda değil de, görünürde hiçbir derdinin olmadığı, ömrün en sütliman zamanlarında yere kapaklanıverirsin. Birden her şey anlamını kaybediverir. İçinin içi bomboştur. Yoksa bu sana daha olmadı mı? Hiç merak etme, bir gün muhakkak olur.?Sana, annenden arkadaşlarına kadar herkes ve reklamlardan kitaplara kadar her şey, nasıl yaşaman gerektiğine dair bir şey söyler. Şunu yaparsan mutlu olacağını, bunu yaparsan erkeklerin sana haksızlık etmeyeceğini, böyle davranırsan hak ettiğin kıymeti göreceğini vesaire... Ama kimse ve hiçbir şey bütün bunların esas anlamını söylemez. Bu didinmenin, bu koşuşturmanın, hiç durmadan devam etmenin, durmadan denemenin anlamı nedir? Bir uçan balonun ipini bırakıvermek gibi bırakıversen bu hayatın ucunu ne olur? Şimdi, burada, böylece duruversen, her şey duruverse... Ne olur hakikaten? Olduğun kişi olmaktan vazgeçiversen... Bir balonun ipini bırakır gibi, pıt diye...

Bundan bir yıl önce bunları düşünüyordum. Tunus’ta her yeri yeşil-mavi seramik kaplı, eski beyaz bir konakta bir otel odasındaydım, gece yarısıydı. Yukarıdaki terastan sesler geldi, iki kadının sesi. Avluyu saran yasemin sarmaşığının içindeki serçeleri uyandırıyorlardı konuşarak. Bir yerlerde havaifişekler patlıyordu. O terasa çıktım. Beyaz gecelikli iki kadın duruyordu. Her şey o iki kadını tanımamla başladı. Maryam ve Amira... Yo hayır, bir dakika... Her şey, Maryam, Amira ve benim o gece uzaktan gördüğümüz bir ihtiyar kadınla tanışmamızla başladı. Muhteşem Madam Lilla! Ben onlar sayesinde iyileştim. Onların hikayesini ve beraber yaşadığımız birbirinden tuhaf ve inanılmaz olayları bu yüzden yazdım. Okuyan iyileşsin diye. Çünkü üçü de, ama en çok Madam Lilla, bütün bu hayatın esas anlamını biliyordu. Bunu bilmek sana da iyi gelecek diye ümit ediyorum şimdi. 

Sevgili okur,

Yıllardır –diyelim ki yirmi yıldır– kadınlarla konuşuyorum. Çünkü hayatta en çok merak ettiğim sorulardan biri şu: Diğer kadınların bilip benim bilmediğim şey nedir? Belki hiç böyle sormadım ama bir yazar olarak kadınlarla her konuştuğumda aslında öğrenmeye çalıştığım buydu. Binlerce kadına yakından baktım, sırlarını öğrendim. Ama şimdi, bugünden bakınca, hiçbiri Madam Lilla kadar anlatmadı bana hayatı. Nasıl bir kadın olmam gerektiğine dair en çok onun anlattıklarının ve gösterdiklerinin beni etkilediğini itiraf etmeliyim. Sanırım bu Maryam ve Amira için de geçerli. Maryam, Mısırlı bir akademisyen, yığınla sırrı var. Amira ise Tunuslu bir dansöz ve internet aktivisti. İkisinin ülkesinde de kaos var, devrim oluyor, Arap Baharı sürüyor. Maryam ve Amira seveceğinizi sandığım kadınlar. Benim çoksevdiğim kadınlar olduğunu söyleyeyim ya da. Madam Lilla ise başlangıçta tuhaf bulacağınız, hatta sinir bile olabileceğiniz ama sonra yavaş yavaş, hikayesini duydukça anlayacağınız bir kadın. Yaşını bana hiç söylemedi, ama yetmişlerinin sonunda olduğunu sanıyorum. Nasıl bir geçmişi olduğunu ise anlatmayı kendisine bırakmayı tercih ederim. Zira hiçbir zaman onun kadar büyüleyici anlatamam.

Birçok şey öğrendim ondan. Ama öğrendiğim en önemli şey Madam Lilla’nın söylediği o cümleydi: “Erkekler kadınların nefesleri kadar!” Bu yüzden kitabın esas cümlesi haline getirdim bu sözü. Yani şöyle: “Düğümlere Üfleyen Kadınlar... Çünkü bir erkek, bir kadının?nefesi kadar!” Bunun ne demek olduğunu başımıza gelen tuhaf olayların hikayesini okuyunca göreceksiniz. Gerçekten öyle mi, bir erkek bir kadının nefesi kadar mı, ona kendiniz karar verin. Ama okudukça, Düğümlere Üfleyen Kadınlar isminin bununla ilgisini de anlayacaksınız. Kim bilir, belki şaşırırsınız.

Sevgili okur,

Sabahları ya da gece uykuya dalmadan önce senin de kafanda bir ses oluyor mu? Huysuz bir teyze gibi, ne bileyim, memnuniyetsiz bir anne gibi söylenip duran bir ses: Onu öyle yapmasaydın, bunu böyle etmeseydin, keşke tam o anda şunu söyleyebilseydin...

Epey de şom ağızlı bir ses bu: Ya işler kötü giderse, ya seni sevmiyorsa, ya kendini ona bıraktığın anda seni terk ederse, ya herkes sana gülerse, ya rezil olursan...?Berbat bir sestir o. İşte benim kafamda o ses gitti. Bunun nedeni Madam Lilla ile Maryam, Amira ve benim yaşadıklarımızdı. Bundan artık kesinlikle eminim. Çıktığımız o garip yolculuk olmasaydı şimdi kafamın içinde o yeni, berrak ses olmazdı. Bana sabahları şöyle diyor o ses: “Boşver. Tadını çıkar!” Tatlı tatlı konuşuyor: “Tamam, istediğin gibi olmazsa çaresine bakarız. Neler hallettin, bunu da halledersin.” Bazen aynadan benimle şakalaşıyor: “Hiç de fena değilsin tatlım!” Bazen de dersimi veriyor şefkatle: “Herkes aynı hayatta. Kendini fazla abartma!” Bu ses senin de içinde olsun istiyorum şimdi. Çünkü insana bayağı iyi geliyor. Sevgili okur, bu yeni ses benim kendime sabotaj yapmamı, kendime çelme takmamı engelliyor.


Sevgili okur,

“Kendini sevmelisin” lafını her zaman saçma bulmuşumdur. Her nasılsa bütün gezegenin yapabildiği ama benim beceremediğim bir şey olduğunu düşünmüşümdür. Benim için bu konuya da Madam Lilla açıklık getirdi mesela. Bana öyle şeyler söyledi, öyle şeyler gösterdi ki ikna oldum. Tunus’tan çıkıp Mısır’dan geçerken başımıza gelenler sayesinde bu konu kafamda sonsuza kadar çözüldü. Sadece bu değil. Hikaye devam ettikçe göreceksin ki, “Tanrıçanın Yedi Kuralı” sayesinde ciddi meselelerim artık sorun olmaktan çıktı. Tanrıçanın Yedi Kuralı ne peki? Sana bunu şimdi söylersem bir anlamı olmayacak, inan bana. Sadece ilk altı kuralı öğrendikten sonra yedincisini kendin bulman gerekecek, onu söyleyeyim. Ben kendiminkini buldum. Bulduğumu da yazdım.

“Eat, Love and Pray”i izledin ya da okudun belki. Bana sorarsan sevgili okur, kendini aramak o kadar “steril” bir şey değil. Julia Roberts’ın o filmde hiç rezil olmadığını, hiç yerlerde sürünmediğini, kendinden utanmadığını biliyorsun değil mi? Senin böyle bir hayatın olduğunu sanmam. Hiç değilse benim olmadı. Bir kadının kendini arayıp bulması daha belalı bir şey bana sorarsan. Bizim, yani Maryam, Amira ve benim hikayemiz bu yüzden daha lekeli bir şey, biraz etekleri sarkıyor hatta, kırışıkları var.

Sevgili okur,

Hep böyle Amira, ben ve Maryam diye anlatıyorum ya... Esasında sanırım en çok sözünü etmem gereken şey şu kız kardeşlik meselesi. Bu mesele bana her zaman biraz yapay,?biraz fazla iyimser gelmiştir. Çünkü hayatta en büyük iyilikleri kadınlardan gördüğüm gibi, sağ olsunlar, en büyük kötülükleri de onlar yaptı bana. Dolayısıyla öyle önkoşulsuz, sereserpe bir kadın dayanışmasının olabileceği pek inandırıcı gelmiyor bana. Ama hayata aynı yerden baktığın kadınlarla bir kız kardeşlik yemini etmek... Ne gibi biliyor musun? Şöyle düşün. Dünyanın herhangi bir yerindesin. Başına çok acayip bir şey gelmiş. Ama başına ne geldiğini bile anlatacak halde değilsin. Birine telefon açacaksın ve “Gel” diyeceksin. Sadece bu, “Gel!” İçinin ta içinde o anda derhal oraya gelecek ve seni oradan alıp bir arabanın arka koltuğuna atıp, üzerini örtüp kaçıracak kişi bir kadın ise sırtın yere gelmez! Hayatında böyle bir kadın yoksa hakikaten bir şeyler yapman gerekiyor demektir. “Kadınları ancak bir kadın kurtarır” demişti Madam Lilla. Bu sözleri kitaba koymadım, sana söylüyorum şimdi. Madam Lilla “Bir erkek, sadece bir erkektir. Daha fazlası değil” demişti. Bunu bir düşün.

Son bir yıldır başıma olmadık işler geldi sevgili okur. Biraz belalı şeyler. Fakat son bir yıldır dünya bana paha biçilmez bir iyilik yaptı ve muhteşem kadınlar verdi. Bugün bu sayfalarda gülen yüzümü görebiliyorsanız onlar sayesinde. Ülkeler boyunca böyle kadınlar çıktı karşıma. Hatta artık haritalar benim için farklı görünüyor. Şehirlerin yerine o kadınların isimleri var dünya haritasının üzerinde. Amsterdam yerine Mirellei, Tunus yerine Amira, Kahire yerine Maryam, Beyrut yerine Ambara... Bir kadın ağı bütün gezegen. Dünya artık sırtımın yere gelmeyeceğini bildiğim bir yer. Madam Lilla ise... O, dünyanın başkenti gibi duruyor kalbimde. Çünkü şuna benzer onlarca şey anlattı bize:?“Aşk, bir tereddüt anında gelir hanımlar. Bir küçük tökezleme ve işiniz biter. Yılların tecrübesi, bir ömrün zaferleri, külyutmaz aklın yaş tahtaya basmazlığı... Bir küçücük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir. (...) Aşk hanımlar, yoklukla oynanan bir oyundur. Yokluğunun derinden hissedileceğine ne kadar güven duyuyorsan o kadar iyi bir oyuncu olabilirsin. Bundan şüphe ettiğin anda düşersin oyundan. Ben tereddüt etmiştim. Aşk, dedim ya, bir tereddüt meselesidir.”

Maryam, Amira, ben ve Madam Lilla, yaşadığımız onca serüvenin içinden bir hayat çıkardık. Hayır, kendimizi bulmadık. Biz, olmamız gereken kadınları bulduk. Kadınlığın sırlarını bulduk. Benim için bir iyileşme hikayesidir bu. Senin için de öyle olsa ne güzel olur...

-Ece Temelkuran

Fotoğraf Emel Ernalbant

Şubat 2013

 

ETİKETLER: TATİLOKUMASI