07 Ağustos 2013

Nurgül’ün Hikayesi

Samatya meydan kahve dış/gün

Meydanda geceyi süpüren çöpçüler, güneşin üzerine doğmasından hoşnut meydanın ev sahibi semiz kediler, kedilerle büyük dostluk sürdüren yemekleri paylaşan yaşını başını almış olgun köpekler. Sabahçı kahvesinin önünde çayını bekleyen, bisküvi paketini tırtıklayan genç bir kız. Uzun kumral saçları, ne renk olduğunu ilk bakışta anlayamayacağınız ama hiç unutmayacağınız gözler. Gözlerinin altında yorgun, uykusuz,

endişeli halkalar. Sabahın sessizliğinin içinde büyük bir gürültü çıkararak meydana doğru ilerleyen set ve ışık kamyonları, öncü set minibüsü...

Genç kız gelen ekibi izliyor, ekip ona el sallıyor ve büyük poğaça kutusundan hemen iki sıcak set poğaçasını onun masasına bırakıyorlar.

 

Set görevlisi: Eskişehir yolcusu naber? Tren yine erken gelmiş… Sınav noOldu? Geçtin mi, çaktın mı ?

 

Genç kız: Geçtim Ahmet abi, sağol.

 

Genç kızın yüzünde az önce gördüğümüz yorgunluk, endişe dağılıyor ve kocaman bir gülümseme oturuyor biçimli dudaklarına… Garson önündeki masaya büyük su bardağında mis gibi bir çay bırakıyor. Genç kız iştahla kahvaltısına başlıyor. Etrafına, yerleşen, malzeme indiren set arkadaşlarına bakıyor.

 

Genç kız (iç ses): İyi ki burdayım, iyi ki bu işi yapabiliyorum, yanlız değilim anne. Bana dikkat eden, kollayan, şefkat gösteren kocaman bir ekibin parçasıyım. Çok yoruluyorum ama bu şansı sonuna kadar doğru değerlendiricem annecim. Okulu da bitiricem valla.

 

Önündeki dosyaya dönüyor ve ağzı mırıl mırıl bir şeyler söylüyor, kendi kendine sanki dua eder gibi ezber yapıyor, elindeki fosforlu yeşil kalemle çiziyor diyaloglarının üzerini. Koşarak devamlılık asistanı geliyor kahveye, elinde senaryo ile. Genç kızın başına dikilerek, telaşlı...

 

Asistan: İlk sizin Türkan Hanım’la sahnenizle başlıyoruz, ezber tamam mı? Bir kere beraber geçelim.

 

Genç kız: Daha tam değil. Bana bir on dakika verseniz mümkün mü?

Makyaj asistanı gelir yanlarına.

 

Makyaj asistanı:  Hadi gel makyaja bekliyoruz…

 

Genç kız masadan hemen çantasını alır, içine senaryosunu koyar, yarım poğaçasını atar ağzına, çaydan bir büyük yudum alır.

 

Asistan: Tamam o zaman hemen makyaja geçin ben birazdan gelirim.

Genç kız hızlı adımlarla sete doğru yürür..

Fotoğraf Stefano Galuzzi

Genç kız (iç ses): Allahım yardım et. Bugün çok önemli. Anne kız büyük bir sahne oynucaz. Türkan Hanım’ın karşısında dizlerimin titremesini durdur noolur. Bana sarıldığında ağlamamı engelle anne, dua et. Kıskanma ama Türkan Hanım’ı. Evet çok seviyorum onu. Gözlerine baktığımda, elimi tuttuğunda titriyorum. Nasıl anlıyor benim onun karşısındaki acemi telaşımı ve nasıl bir sevgiyle sarıp sarmalıyor beni .

Türkan Hanım arabasından iner ve merdivenlere yönelir, hızlı adımlarla yaklaşır. Genç kızın koluna girer birlikte içeri girerler.

 

Türkan Hanım: Günaydın Nurgül’cüm, nasılsın?

Nurgül: İyiyim Türkan Hanım, çok iyiyim...

 

Samatya Meydan Dış/Gece

Ali Haydar’ın kebapçı minibüsünün etrafında müzisyenler oturmuş, bir yandan atıştırıp bir yandan demleniyorlar. Sezen Aksu ve Levent Yüksel İKİNCİ BAHAR şarkısını söylüyorlar. Hanım, Ali Haydar birbirlerine aşkla bakarak şarkıya eşlik ediyorlar. Çocuklar anne ve babalarının mutluluğunu paylaşıyorlar. Samatya meydanı civardaki esnaf şarkının nakarat bölümüne katılıyor. Gülsüm biraz hüzünlü hamile karnına dokunuyor, doğacak bebeğini düşünüyor. Bu bebeğin böyle bir ailesi olmayacak onu biliyor ve kederleniyor.

 

Genç kız (iç ses): Anne cennette gibiyim. Sezen Aksu tam benim yanımda şarkı söylüyor. Dokunsam, ona sarılsam diyorum. Zor tutuyorum kendimi. Bir yanımda Sezen, Türkan Hanım öbür tarafımda Şener abi. Nasıl güzel şarkı söylüyorlar. Gerçek gibi aşkla, hürmetle bakıyorlar birbirlerine. Anne sen de babama aşk şarkısı söyledin mi böyle? Ben hatırlamıyorum...

Sen şarkılarını kederli sesinle mutfak camının önündeki menekşene söylerdin sabahları. Geceden hangi yükle uyanmışsan ağırlığını bize değil, çiçeğe bırakırdın..

Yönetmen: Nurgül sizin yakınlarınızı alıyoruz. Ağlama niye ağlıyorsun. Genel planda öyle değildi oyunun.

 

Makyaj asistanı gelir elinde malzemesi, Nurgül’ün akan yaşlarını siler.New york Manhattan Resim galerisi, İç/Gece

Seymen Bahar’ın sergisinin olduğu galeriye girer. Galeri dolu. İnsanlar resimleri inceliyor, bazıları konuşuyor, garsonlar tepsilerle içki servisi yapıyorlar. İleride kucağında çiçekle duran Bahar’ı görür yanına gelir. Bahar onu gördüğünde şaşkın, sevinçli. Sergiye gelmesi büyük sürpriz. Seymen ülkesine dönmüştü hani?

 

Seymen: Çok güzel görünüyorsun.

Bahar: Teşekkür ederim.

 

Seymen tutkuyla ona bakmaktadır. Bahar tedirgin çiçekleri gösterir.

 

Bahar: Bunlar çok güzel. Teşekkür ederim.

Seymen: Güneş doğarken çok uzak bir ülkenin dağlarından senin için toplandılar. 

Bahar: Bizim oralardan mı bunlar?

Seymen: Evet... 

Bahar: Ben... Evimi çok özledim. Ama evim neresi bilmiyorum. 

Seymen: Seni evine götürmeye geldim.

 

Bahar gözyaşlarını silerek bakar. Seymen sorar.

 

Seymen: Benimle evlenir misin ?  

 

Bahar’ın şaşkın yakın yüzü. Resim donar.

Asmalı Konak Avlu Dış/Gün

Bahar avluda sinirle turluyor. Sakinleşmek için sedire oturuyor, derin nefesler alıyor. Başını yukarı kaldırdığında üst avluda onu tedirgin izleyen Seyhan ve Dilara ile göz göze geliyor. Başını kapıya doğru çevirdiğinde mutfak koridorunun başında Dicle’yi görüyor. Sinirle yerinden kalkıp avlunun ortasına ilerliyor artık herkese haddini bildirme vakti.

Bahar: Bu konak benim cennetim ya da cehennemim. Bu benim masalım. Kimse karışamaz. Burada yaşıycam aşkımı da öfkemi de...

Genç kadın (iç ses): Baba! Annem de gitti. Ruhu huzur buldu, acısı dindi mi baba? Onu çok özlüyorum bu aralar rüyamda görmüyorum. İçimde acıyla uyanıyorum bazen yastığımı ıslak buluyorum. Belki görüyorum ama hatırlamıyorum. Baba nolur gel saçımı okşa çocukluğumdaki sevdiğim masalları anlat. Beni serin uykulara bırak.

Asmalı Konak Avlu Dış/Gece

Yemek masasında bütün aile fertleri toplanmışlar neşeyle yemek yemekteler. Zeynep masadan kalkar ve müzik setine bir CD koyar. Avluya tangonun nameleri dolar. Seymen Bahar’ı dansa kaldırır. Müzikle birlikte dönmeye başlarlar. Şimşekler patlar, yağmur damlaları hızla avluya düşer. Masadakiler gülerek avlunun kuytu yerlerine koşarlar.

Yağmurun şiddeti müzikle yükselir. Onlar tutkuyla, aşkla dansa devam ederler.

 

Yönetmen: Kestik. Tamamdır arkadaşlar. Nurgül ve Özcan’a bornoz verin hemen.

 

Teknik ekip hızla ortalığı topluyor… Oyuncular on ton su yemiş olmanın yorgunluğunu hemen atıyorlar üstlerinden. Çünkü birazdan büyük perde kurulacak ve iki sezondur çektiğimiz ASMALI KONAK dizisinin son bölümünü birlikte izliycez. Bu çekilen sahne filmin bir sahnesi, devamı New York’ta tamamlanacak. Ekip yerlerini aldı ve projeksiyondan dev perdede izliyoruz son bölümü… Vedalaşıyoruz  işimizle, hepimiz ağlıyoruz. İzleme bittiğinde herkes birbirine sarılıyor ve seller akıyor avluya.. Kendimizi toplamamız lazım hemen canlı yayına giricez. Naklen yayın ekibi bizi toplamaya çalışıyor ama nafile... Yüzümüz, gözümüz dağılmış halde kendimizi Fatih Altaylı’nın karşısında buluyoruz. Programın açılış sunuşunu yapıyor. Bakıyorum onun da gözleri kıpkırmızı. Reklam aralarında bu kez birlikte bırakıyoruz gözyaşlarımızı...

 

KESTİK.......

 

İKİ hafta sonra New York: Soho Dış/Gün

Bir kafede oturuyoruz yol üstünde. Şahane bir cıvıltı var ortalıkta. Özcan, Nurgül ve ben. Senaryodan bazı sahneler ve filmin ikisi üzerinden yürüyen hattı aşk, ölüm ve ölüm korkusu üzerine konuşuyoruz. Bahar ve Seymen bu zorlu süreci nasıl aşacaklar. Daha çok onlar soruyor ben cevaplıyorum, ölüme koşma deneyimlerimi anlatıyorum, ikisi birden kötü oluyorlar. İsterseniz sonra devam edelim diyorum ama bırakmıyorlar. Ne olacaksa olsun anlat. Anlatıyorum onlar dinledikleri detaylardan paramparça oluyorlar biliyorum ama ben iyileşiyorum ve yaramın kalın kabuğunu kaldırıyorum artık kanamıyor. Onları masadan kaldırıp alışverişe sürüklüyorum. Birbirinden alakasız birçok şey alıyoruz. O sırada vitrinde şahane elbiseler görüyorum. Nurgül’ü zorla butiğe sokup benim çok beğendiğim Prada ve Miu Miu elbiseleri alıyoruz. Nurgül hayat boyu bu yeni yetme kız çocuğu tişörtlerini giyemezsin... Hayır giyerim… Hayır giyemezsin... Bak bu ayakkabı da çok seksi, alıyoruz.

 

NEW YORK: 3. CADDE ALLEN HOUSE, İÇ/GECE

Nurgül ve ben birlikte kalıyoruz.. Dairemizin ruhuna Laura Ashley kaçmış, mükemmel bir İngiliz evi… İki oda, bir salon, çift banyo ve büyük bir mutfağımız var. Binanın alt katında New York’un en iyi gurme şarküterisi. Müthiş kahvaltılar ve yemekler yapıyoruz. Ben akşam için mutfakta hazırlık yapıyorum, ekipten gelen giden oluyor, birlikte yiyoruz, şaraplar içiyoruz, hatta bazen Menderes Samancılar’ın bulduğu Türk rakılarının keyfini sürüyoruz. Nurgül bugün aldıklarını yerleştiriyor içerde. Birden karşımda onu giyinmiş, hani o hiç almak istemediği Prada elbiseyle görüyorum. Makyaj yapmış, saçlarını toplamış, haylaz kız çocuğu halinden çıkmış bir güzel kadın olarak karşımda. Bu durumun şerefine dolaptan soğutulmuş baby şampanyalarımızdan birini açıyorum. Kızımızın bu hoşluğunu kutluyoruz. Sen bu güzellikle bu gece benim makarnalarımı yemezsin nedir program diye sorarken, kapı çalınıyor ve sanat yönetmenimiz Aslı ve diğer asistan ekibi geliyorlar. Hadi gidiyoruz diye, Nurgül’ü alıp götürüyorlar. 

Sabah kahvaltıda gecenin raporlarını alıyorum. Çok eğlenmişler, çok gülmüşler, çok tekila içmişler. Bugün önemli bir makyaj ustasında randevumuz var. Adam bin yaşında fakat kel maskı hazırlamakta üstüne yokmuş. Broadway ve Hollywood starları onunla çalışırmış. De Niro, Al Pacino, Gene Hackman, Liza Minnelli falan sayıp, duruyorlar.

Nurgül’ün saçlarını kesmeden nasıl kel yaparız diye Abdullah Oğuz istiyor ve adam bulunuyor. 

Üç gün üst üste o çılgın ihtiyara gitti ve geldiği her gece saçlarına sürülen malzemeyi çıkarırken banyoda çığlıklar attı. Olmuyor bir türlü, kızın saçları feci durumda. Hay yazmaz olaydım, elim kırılsaydı. Bu saçlar nasıl iflah olucak. Ona da çaktırmak istemiyorum fakat durum berbat. Gece yatağımda dört dönüyorum, vah vah gitti kızın saçları. Salak Meral ne yaptın? Sonra mecburen kazıttı kafasını Nurgül’cüm. O narin bedenin üstünde bir oğlan çocuğu kafası çıktı. Kaç ağaçtan düşmenin, kaç sapan yemenin izleri vardı. Ama Seymen’in Bahar’a dediği gibi, saraylar gibi gözleri vardı. O gözlerde, canı yanmış kız çocuğunu, sevdiğine tutkuyla bakan kadını, kavgadan kaçmayan öfkeyi, haylaz pırıltıyı görürsünüz. Hangisiyle arkadaşlık etmek isterseniz onun elinden tutup yürürsünüz. 

Bazı geceler gün doğana kadar konuşup geleceğe dair planlar yapıyorduk. Aile, ilişkiler, kariyer... Üç yıl gibi çok kısa sürede büyük yol almış ve star olmuştu. Samatya meydanında dizleri titreyen genç kız değildi artık. İşte esas mesele bundan sonrasını yönetmek ve sürdürmekti. Ailesi için üstlendikleri, ilişkilerin hayal ettiğimiz gibi akmıyor olması... Uzaklardan gelen her telefon onun neşesini, heyecanını öldürüyordu.

Bir abla, bir teyze gibi kocaman laflar etmeden nasıl korurum bu kız çocuğunu diye kafamı toplayıp, sohbete başlıyor, sonra da hesap etmediğim bir öfkenin içinde buluyorum kendimi. Bak Nurgül’cüm, bir ilişkide değerler sıralamasında biri ile anlaşamıyorsan tüy yavrucuğum. Senin önceliklerinle onunkiler kısmen uyum sağlamıyorsa, problem var demektir. Değişir diye sakın hayale kapılma. Aksine meydan savaşına döner, kan akar. Sen kariyeri yükselişte olan, koyduğu hedeflere hızla yaklaşan genç bir oyuncusun. Hayatının herhangi bir alanında başarıyı yakalamamış, bir şeyi iyi yapmamış hiç kimse ile beraber olma. Olursan senin ruhunu paramparça ederler. Değerlerinin farkında ol.... Kalbini korumayı öğren... Kendin için bir şey yap, hemen ayarlıyalım, film bitince bir dil okuluna başla. Amerika uzak dersen, Londra.. Üç ay kapan bir okula İngilizceni geliştir, İstanbul’dan uzaklaş. Döndüğünde inan başka türlü bakacaksın... Doğru söylüyorsun ama dur bakalım Meral abla. Bana dur bakalım demeeeee.

 

3 AY SONRA BERLİN: HYATT OTEL İÇ/GÜN

Asmalı Konak filminin Almanya galaları için burdayız… Akşam dördüncü ve son gala. Nurgül’ün odası cevap vermiyor, telefon kapalı. Bir saat sonra otelden çıkmamız gerek. Görevliye odayı açtırıp içeri giriyorum ki bizimki yatağa yapışmış halde derin uykularda.

Nurgül! Uyan yavrucum, kalk canım, galaya gidicez. Bak duş al, hemen herkes seni bekliyor. Hadi, NURGÜLLLL!

 

Nurgül: Yav bitmedi mi bu galalar. Siz gidin beni bırakın uykum var. Hepinizi tebrik ederim, başarılar. Yaa bırak beni…

 

Zorla kaldırıp banyoya sokuyorum, duşu açıyorum, içine koyuyorum, çığlık atmaya başlıyor. Hemen kapıyı kapatıp çıkıyorum, içeriden saydırıyor... Sende hiç vicdan yokmuş Meral Okayyy...

 

BİR YIL SONRA...

Nurgül başarıyla televizyon kariyerine devam ediyor. Âşık oluyor, yaraları sarılıyor, evleniyor ve lokum oğlu Osman Nejat dünyaya geliyor. Nasıl sürat ama benim kızda?

 

VE BEYAZPERDE...

Atıf Yılmaz’la bir sinema filminde çalışıyor. Bir genç kadın oyuncu için kaçırılmaz fırsat. EĞRETİ GELİN filmindeki KOSTAK EMİNE rolünde çok beğeniliyor. Atıf abi bu son filminde Nurgül’ü o kadar güzel ve hüzünlü göstermiştir ki seyirciye, Nurgül artık kadındır gözümüzde. Herkesin ders almak isteyeceği, hayaller kurduran bir duru güzelliktir. Türkan Şoray’a, Müjde Ar’a nasip olan büyüleyici şans kelebeğini bu defa Nurgül’ün başına büyük bir cömertlikle bırakır Atıf abi.

Festivallerde tartışmasız aday olduğu En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Antalya Altın Portakal’da alamaz. Bizim İzmirli kız, “yemişim portakalınızı” der ve ortalık karışır. İçinden bu gelmiştir ve pat diye söylemiştir. Adana Altın Koza’dan alır ödülünü. Antalya elitleri kızmışlardır. Ancak üç yıl sonra hakkını teslim ederler.

Barış Pirhasan’ın filmi ADEM’İN TRENLERİ’NDE, HACER olarak bir Anadolu kasabasında imam kocasının yanında tren raylarına bakarak, gecikmeli trenleri sayarak ömrünü tüketen o kederli genç anneyi oynar. Bizi o kadın olduğuna şüphe bırakmadan inandırır.

Fatih Akın ile yolu kesişir bu kez. Genç, parlak, zinde bir sinemacıdan Türkiye, Almanya öyküsüdür YAŞAMIN KIYISINDA. AYTEN’in hayatının eksik parçalarını tamamlamak için kat ettiği yolculuğun filmi. Bu yol onları Cannes Film Festivali’ne kadar taşır.

 

KESTİK....

 

CANNES  FESTİVAL BİNASI DIŞ/GÜN

Nurgül, dünyanın en önemli festivalinde bir kuğu gibi Kırmızı Halı’da yürüyor. Yüzlerce fotoğrafçı ve kameranın önünde poz veriyor. Yanında Fatih Akın ve ekip arkadaşları. Avrupa sinemasının harika çocuğunun yeni filmi birazdan izlenecek. Hepsi çok heyecanlı görünüyor.

 

Nurgül (iç ses): Baba sen de gideli bir ay oldu. Seni çok özledim. Annemle buluştunuz mu? Annem yine çok güzel. Sana hâlâ âşık mı baba? Bak senin deli kızın, Safinaz’ın, Kırmızı Halı’da.. Baba senin yarım bıraktığın yerden masalı ben tamamlıyorum. Benim masalım da buymuş... Bu halı beni uçurup bir an sizin yanınıza getirse, sizi bir öpüp koklasam... Yok fazla kalamam baba... İşim var, Cem var… Osman Nejat var. Beni bekler, daha çok küçük bırakamam. Dua edin bize, iyilikler dileyin. Annem o güzel nefesiyle okusun baba.

Gazeteciler: Nurgül Hanım, Fatih Bey lütfen, son iki kare alalım.

 

3 GÜN SONRA... CANNES FESTİVAL BİNASI İÇ/GECE

Ödül töreni için bütün davetliler salonda yerlerini aldılar. Jüri geldi, sahnede oturuyorlar. Charlotte Rampling de jürinin içinde.

 

Nurgül: Charlotte Rampling’in güzelliğini gördün mü?

Fatih: Evet, evet..

 

Nurgül’ün ensesine sanki serin bir rüzgâr esti. Burnuna annesinin kokusu geldi. Heyecanla yanında oturan Fatih’in elini sıktı…

 

Nurgül: Annem burda, geldi bu salonda. Ödül alıcaz, bak gör.

Fatih: Ha, ne dedin ?

Sunucu senaryo ödülü için Charlotte Rampling’i sahneye davet etti. Geldi, elindeki zarfı açtı ve Fatih Akın dedi. Ayağa fırladılar. İnanılmazdı, ödül gelmişti. Alkışlar arasında Fatih sahneye ilerliyor...

 

Nurgül (iç ses): Anne! Teşekkür ederim. Çok çok mutluyum.

Beni bırakma, hep yanımda ol, nefesini eksik etme üzerimden.

 

1 YIL  SONRA 2008

Erden Kıral’ın VİCDAN filminde AYDANUR’u oynayan Nurgül, Ege kasabasında geçen üçlü bir arkadaşlık ve aşk ilişkisini canlandırdı. İki yüzlü kasaba ahlakına karşı gelen Aydanur buradan kurtulmak ve onun tabiriyle yırtmak ister. Fakat kayar tutunamaz yeni hayatında. Kaçtığı ama tutkuyla bağlı olduğu erkeğiyle karanlık, dumanlı, terli pavyonda tekrar karşılaşır. Sonrası ölümüne bir hesaplaşma. Kim, kimin daha çok canını yakacak üzerine. Kader mi yoksa bizim seçimlerimizin bedelini böyle mi ödetir hayat? Yine inanırız bu kadının öfkeli acısına. Antalya Film Festivali’nden ödülle döner Nurgül. Portakalı bu sefer yememiş, baş ucuna koymuştur.

Kariyerinde doğru seçimler yapan Nurgül, artık dans edip, şarkı söylemek ister ve kader ağlarını örmez. Bilhassa istedi Yedi Kocalı Hürmüz’ü oynamayı. Kendi projesini oluşturdu ve en doğru yönetmen Ezel Akay’la yan yana geldiler. Birlikte neşeli, renkli, hınzır bir iş yaptılar. Nurgül’ün komedi performansıyla da özel bir oyuncu olduğunu hepimiz gördük.

 

OYUNCU

Bir oyuncuya inanmak hem çok kolay, hem çok zordur. Bulunduğu hikâyenin ayrılmaz bir parçası olması gereklidir. Seyirci inanmazsa sana dönüşü olmayan bir kayıp yaşarsın. Hikâyesinin tek ve biricik olduğuna inanır oyuncu. Kaşıkçı elması gibi korur hikâyesini, karakterini. Bazen hikâye, yönetmen sallansa da bırakmaz karakterinin peşini. Her durumda sahip çıkar ona, sonuna kadar. Ta ki yeni bir hikâyeye ruhu göç edene kadar. Oyuncu nerden beslenir, bütün bu karakterleri sonsuz kere tekrar ederek nasıl canlı kılar? Gerçekler mi ona yol gösterir yoksa teknik bir yeterlilik mi? Kalbini kaç kere kanatır, ruhunu kaç kere teslim eder önünde onu sürükleyen rüzgâra? Savrulmaktan, parçalanmaktan, dağılan parçalarını yeniden toplayamamaktan korkmaz mı? Her son plan çekildiğinde, paydos arkadaşlar teşekkürler, dendiğinde bütün bu vedalar başladığında içinde kırılan camdan kalbin çıtırtılarını duymaz mı? Kırılmalara, yorgunluklara, haksızlıklara rağmen bir oyuncu iman tazeler gibi yeniden, yeniden nasıl yapar işini? Büyük bir yetenek yetmez oyunculuk için. Yetenekli ama kalbimize bir türlü değmeyen oyunculardan inanmadığımız sahneler izlerken bazen yüzümüz kızarır. Onlar yerine sanki biz mahcup oluruz. Yalanımız yakalanmış, ortaya dökülmüş hissederiz. 

Nurgül gerçektir, gerçekmiş gibi yapmaz, gerçeğin ta kendisi olur. Nurgül korkusuzdur, Nurgül yanmaktan ve yakmaktan kaçmaz. Gözünüzün taa dibine kadar bakar, yalansız..

Bu ülkenin yüzyıllık yalnızlık tarihinde her dönemi, her sosyal sınıfı, her kavgayı, her neşeyi, her aşkı oynayabilir Nurgül. Oynar ve inanırız.  

Şile’deki fotoğraf çekiminde gördüğüm pozları verirken de gerçekti. Benim onda hep var olduğuna inandığım havayı, İtalya’dan gelen fotoğrafçı gördü. Resimlere bakınca siz de göreceksiniz. Bazı anlar Visconti’nin, Rosselini’nin, Fellini’nin film karelerini çağrıştırıyor. Özellikle siyah dantel kostümle olanlar. Bazılarında da Almadóvar’ın tutkuyla sevdiği ve kusursuz gösterdiği kadınlarının halini, edasını göreceksiniz. Nurgül arkasına denizi almış, yüzünü vermiş rüzgâra yürüyor. Islak kumlarda, sert kayalarda bedenini, ruhunu bırakıyor.. Bir fotoğraf karesinden taşarak sinema, hikâye oluyor...

İYİ SEYİRLER...

-Meral Okay

Fotoğraflar: Stefano Galuzzi

Mayıs 2010

ETİKETLER: TATİLOKUMASI , NURGÜLYEŞİLÇAY , MERALOKAY