08 Ağustos 2013

İçgüdü

Fotoğraf  Ziynet Özen


Vaktiyle bir Amerikan şehrinin birinde Bravo diye bir televizyon kanalına takılıyorum. Dışarıda berbat bir hava var. Fırtına geliyor. Marketlerde kuyruk. Cankurtaran sirenleri, sokak satıcıları gibi kayboluyor blokların arasından. Ekranda sahne gurusu Sanford Meisner’in yüzünü gördüm. Kanser olmuş. Gırtlağındaki sesini cazırtıyla duyuran cihaza başparmağını bastırıp öğrencilerine bağırıyor. “İçgüdü!”


Sahnede egzersiz yapan oyuncular kalakalmış ona bakıyorlar. Belli ki oynadıkları sahneyle ilgili derdini anlamamışlar hocanın. Yüzünde uzun zamanlardan kalan bir acı ve bıkkınlık var. “İçgüdü” diye bağırıyor. Oyuncular çaresiz. Kendi içlerine nasıl danışacaklar? Halbuki orada o anda yeni bir şey doğuyor. Kar başlıyor... Hiç üstüme alınmadım ustanın bağırtısını. Ben geçmiştim o ormandan... Koyu bir müziğe gömüldüm.


Babam öylesine sıradan bir insandı ki! Öyle de kederli. Rodrigo’nun gitar konçertosu “Dünyaya Açılan Pencere” adlı bir radyo programının anons müziğiydi. Çok küçüktüm. Babam onu işaret etti bana. Bak bu Rodrigo’nun gitar konçertosu dedi bir akşam. Bunu unutma, dedi. Nasıl da biliyor her şeyi babam diye baktım. O program başladığında babam hep evde olurdu. Bir gece kar yağıyor. Herkesin babası evine dönmüş. Bizimki yok! Bir sokak lambası var tam karşımızdaki sokakta. Babamın o ışığın altında gözükmesini bekliyorum. Sadece kar yağıyor ışığın altında. Bomboş! Tepelerden köpek havlamaları duyuluyor. Pusmuş bütün köy! Radyoda Rodrigo başladı. Babam hâlâ yok. “Dünyaya Açılan Pencere” bitiyor babam hâlâ yok. Bir daha hiç gelmeyecek zannettim o gece. Sanki dünyanın bütün yolları kapanmış. Ağlıyorum manyak gibi. Beni ilk babam fark etmişti. Bendeki artisti ilk o görmüştü. O gelmezse ben de olmayacaktım. Sonra kara basmaktan korkuyor gibi belirdi ışığın altında.
Jüt olmuş ama çaktırmıyor. Ay’da yürüyormuş gibi. “Babam geliyooo!” diye bağırdım. Konservatuvar sınavında 18-20 yaş arası gençler vardı. Sadece bir tane de veli. Babam. Kazandık! Sonra İsmet Baba’da rakı... Unutmadık!

De Niro bir keresinde aynı kanalda stüdyo öğrencilerine sırrının dinlemekten geldiğini söylemişti. “Kendini dinlemek... Ve en önemlisi karşımdakini dinlerim. Ben iyi bir dinleyiciyim” demişti. Hafif gülümsüyordu bunu derken. Bu kadar basit diyor. Tipitip!


İçgüdü durgun bir göl gibidir. Onu bulandırmak gerek. Müzikle dalgalanır içgüdü mesela. Müzik dinlemek kendini dinlemektir. İçimizdeki paslı boruların, tıkalı kanalların giderini açmaktır. Sadece boş bir beden gibi bırakmalı kendini. Ne söz ne göz verir müziğin verdiğini.


Ben çok küçük yaşta yakalandım müziğe... Müzik dinlemek inceden hastalıktır. Bağımlılıktır. Nereden yürürsem yürüyeyim müzik benim yolumu değiştirir. Ve nereden gelirse gelsin müzik. Kulak veririm. Hangi türden olursa olsun kendimi gömerim. Tutulma gibidir... Ruh tutulması.
Müzisyen arkadaşlarım beni oyuncudan çok müzisyene benzetiyorlar! Öyleydim de zaten. Hayata müzisyenlikle başladım. İlk paramı bagetlerimle kazandım. Oturduğun yerde kendini bırakıp sahneye geçmeye başlar ruhun dinlerken. Olan biteni sen yaratıyormuşsun gibi heyecanlı, aklın alamayacak kadar çaresiz, şaşkın, bir tür sema dönmek bazen. Bütün ifade biçimleri sözle söylenemeyecek bir hale geçer orada. Bazen bir akor ölümdür. Bazen karanlık dehlizlerden yeniden ışığı görmek. Bir dağ gibi görkemli, bir görünmez sürüngen kadar hışırtılı... Hiçlik!


Beni vurup düşüren önce müzik oldu. Hayata ilk şaşkınlığım buydu. Artistliğe ait ne duymalıysa oradan duydum. Suyumu bulandırdı. Tepelere tırmandırdı. Vadilere bağırdım. Elime ne geçerse içimden geldiği gibi vurarak ses çıkardım. Bunlar bilmeden oldu. Hiçbir şey bilmeden müzik üzerine. Kova, tava, tencere, bozuk piyanolar, mandolinler, sokağa atılmış şişeler.


Bir de bilmek gelirse ardından. Bach’ın mesela kendini tanrının yolladığı bir tamamlayıcı olarak görmesi ve bütün müziklerini sadece tanrı için yaptığı bilgisine sahip olmak korkutur insanı. Oğlu onun uyuması için baş ucunda piyano çalar. Bach horultularla ölüm uykusuna dalmışken oğlu ellerini piyanodan çeker. Bach yatağından doğrulup piyanoya oturur ve eseri bitirip uykusuna döner. Öldüğünde kilise orgcusu son yolculuk müziğini yaparken fücceten gitse yerinden kalkıp müziği tamamlardı. Sahi böyle bir şaka yapsalardı Bach’a, dirilip ikinci hayatına başlardı.


Akor silsilesinin ürkütücü matematik sonuçlar verdiğini de okursak bir eserde? Derin karanlık! Ama geçmeli o karanlıklardan. Geçmeli ama kalmamalı. Ruhun bir köprüye ihtiyacı var. Tam eski filmlerdeki tahta iskeleler gibi. Geçmesi imkansızı bulacaksınız ya!
En iyisi bilmemek. Müzik müzisyenlere yapılmıyor ki!


Kara kıtadan çıkan atalar her şeyi müziklendirmişler. Acıyı, neşeyi, korkuyu, arınmayı, halden hale geçmeyi. Korkutucu gece kabusları gibi geçmişler hayattan. Duydukları gördüklerine şaşkınlıkla başka ruhlar yaratmışlar bedenlerinden. Kendilerini kaybedip bir daha asla bulamama pahasına ruhsala geçmişler. Trip oradan gelir. Yolculuk! Haldenhalegeçmek! Demek ölüme de yakın, yeniden dirime de müzik. Başka biri olmaya da. Bütün ilkel ritüellerde bir geçiş vardır. Çocukluktan ergenliğe geçiş için ormana bırakılır gençler. Vahşi hayvanlara... Karanlıklarla, yağmurlarla, fırtınalarla boğuşarak ormandan çıkan genç artık bilge bir savaşçı olmuştur. Her şeyi hak eder. (Solo geçmek deyimi her anlamda müzikaldir.) Ruhumuzun bir yerlerden geçmesi gerekiyor. Yeter ki geçmeye yüreklensin insan...
Dinlemek. Ama künhüne vararak dinlemek! Özüne vararak yani ama kendi özüne dokunamayan hiçbir şeyin künhüne varılamaz!

Bir gün içimden bir ses geldi...


Beni iyi dinleyici yapan, her şeyi her türü duyabilmemdir. Bu kolay gelmedi. Öküzdüm ben! Israrla ve koyu bir bağnazlıkla müziklerim oldu. Dönem dönem onlardan hiç kopmadan ve diğer bütün türleri küçümseyerek tapındım. Sadece onları duydum. Bir gün müziğin ta kendimden, kendi içimden içgüdüsel bir şekilde geldiğini duydum. Anadolu’ya gitmelerimde tam da oralı olduğumu öğrendiğimde başka oturdum sofralara, kaldırımlara... Müziklerin karşısına ruh gibi çöktüm hiçbir şey bilmeden. Her şarkıda kendimi öğrenerek.


İçgüdüm bana her şeyi duyma yolunu açtı. Mesela oyunculukla ilgili beceremediğim ama bilgisine vakıf olduğum bir dünyanın kapısını da içgüdülerim açtı. Müzikle parçalanmak bu belki. Bazen karşımdaki oyuncunun midesine inip tulum çıkartmak isterim. Öyle uzaktır içine, ruhuna. Çaresiz kalakalırsın. Sonra suyunu bulandırmaya başlarsın. Kırılır yıkılır kaçıp gider, yine gelir. Suya taş atmışsındır. Bazısını alıp müziğin karanlık sularına gömmeli, bazısını da müziğin ta baharlı dağlarına çıkartmalı...


Müzikle ilişkim beni ortaya koydu. Belki şimdi yaptığım uğraştığım şeylerden ibaret ve başka da hiçbir şey olamayacağımı oradan öğrendim. Benim yol göstericim oldu. Ne yazık ki bütün güzelliklerin sihirine kapılıp gittim. Bütün sanatlara eğilimim oldu. Hiçbiri tutkum olmadı. O yüzden ben sadece benden ibaret kaldım. Hiçbir yerde tam da “O! İstenilen adam” olamadan. Keşke birine tutunsaymışım. Hep geçip gidiyorum işte korkutucu kabuslarla! Bu yüzden kendimi sadece bir yerde buluyorum. Müzik dinleyicisi olarak! Belki en iyisi bu! “16 yaşındayken bana kimsenin değer vermeyeceğini ve bir hiç olduğumu hissettim müziğe gittim” diyor Bob Marley. "Bu doğuştur aynı zamanda”.


O uzak Amerikan şehrinde Meisner 92 yaşındaki ölümüne yaklaşırken bıkkınlıkla bağırıyordu. Ben de bağıracağım belki o yaşlarda hayattan çare bekleyenlere... Kendime bağırıyor gibi. Aynı zamanda bir zafer çığlığı. Bir yol tarif eder gibi.

“İçgüdü!”

-Uğur Yücel

Fotoğraf: Ziynet Özen

Mayıs 2013

ETİKETLER: TATİLOKUMASI , UĞURYÜCEL