04 Ağustos 2013

Benim Sevgili Oksitosinim

Kafamı kurcalayan bir şey var” dedi arkadaşım: “Tek gecelik ilişki yaşadığım kadınlar ertesi gün sevgili olduğumuzu sanıyor, beklentiye giriyorlar. Oysa ben hiç öyle davranmıyorum.” 30’larının ortalarında, bekar bir erkek. Uzun uzadıya tartışıyoruz. Şehirli kadınlar tek gecelik ilişki kavramına uzak değil artık. Birçoğu duygusal ve cinsel mesajları ayırt edebilecek durumda hatta. Peki neden arkadaşımın bütün maceraları ilişki beklentisine yol açıyor? Derken o sihirli kelime zikrediliyor ve gizem çözülüyor: Sarılma. Arkadaşım, beraber olduğu kadınlara sarılarak uyuduğunu itiraf ediyor. “İlişki istemeyen erkeklerin yaptığı en büyük hata” diyorum. Çünkü oksitosinin ne olduğunu iyi biliyorum.

Oksitosin, kadın üreme hormonu aslında. Salınımının arttığı durumlardan aldığı isimle doğum veya sarılma hormonu olarak da biliniyor. Özellikle sarılma gibi samimi iziksel yakınlaşmalarda artıyor. Sevgilinize, annenize sarıldığınızda kendinizi güvende hissettiğiniz sıcak ve rahatlatıcı duygu var ya, işte o. Annelerin süt verirken hissettiği yakınlık, sıcaklık ve sükunet halini de oksitosin artışı sağlıyor. Süt akışını ve doğumu kontrol ediyor, geçici ama rahatlatıcı bir his veriyor. Kadınlarda erkeklerden daha çok bulunuyor oksitosin. Seks esnasında da arttığı için kadınlar tek gecelik olduğunu bildikleri ilişkilerin ardından bile bağlanma ve güven duygusu hissedebiliyor. Erkeklerde ise durum farklı. Onlar seks sırasında testosteron salgılıyor. Testosteron, oksitosini baskılayan bir hormon. Dolayısıyla bir taraf bu aşk iksiriyle hayallere dalarken diğeri macerayı orada noktalıyor. İşin içine bir de sarılma girdiğinde, oksitosin seviyesi tavan yapıyor ve arkadaşımın bulunduğu duruma benzer açmazlar ortaya çıkıyor. “Friends with benefits” (birbirinden yararlanan arkadaşlar) hali de genelde bu yüzden yürümüyor.

 

Güven duygusuyla artıyor

Bugüne kadar oksitosinle ilgili bildiklerim aşağı yukarı bunlardı. Free Hugs hareketi oksitosinle açığa çıkan mutluluk halini yaymak için ortaya çıkmıştı. Bir de birkaç ay önce röportaj yaptığım Jackie Samuel vardı. Saatte 60 dolar karşılığı “hastalarına” sarıldığı bir merkez kurmuştu. O da oksitosin seviyesini artırarak insanları daha hoşgörülü bireyler yapmak istiyordu. Paul Zak ise daha da ileri gidiyor, oksitosinin bütün ahlaki değerlerimizin temel taşı olduğunu söylüyor.

Aşk doktoru lakaplı Zak, ekonomi eğitimi almış. Çalışmaları sırasında oksitosin denen hormonla tanışınca o kadar etkilenmiş ki, okula dönüp nöroloji eğitimi görmüş ve oksitosinle ilgili çalışmaya başlamış. Zak bu hormonla ilgili tezlerini ve sentetik oksitosinle yaptığı deneylerine dayandırdığı iddialarını geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkan Moral Molecule (Ahlak Molekülü) adlı kitabında topladı. Beyin ve kana nüfuz eden bu kimyasal taşıyıcının, ahlaki davranışların anahtarı olduğunu söyleyen Zak, oksitosinin sadece ikili ilişkilerde değil, toplumsal hayatta, iş hayatında ve politikada bile etkili olduğunu anlatıyor: “Laboratuvarda manipüle edilebilen bir molekül neden bazı insanların daha verici diğerlerinin kalpsiz olduğunu açıklayabilir mi? Neden bazılarına güvenilir diğerlerinin sahtekar olduğunu anlamamıza yarayabilir mi? Neden bazı erkekler daha sadık, kadınlar neden daha iyi niyetli? Bunların hepsinin anahtarı oksitosin mi? Evet!”

Zak’in, burundan sentetik oksitosin vererek yaptığı deneylere göre oksitosin seviyesi artırıldığında, insanlar daha verici, cömert ve duyarlı oluyor. Bu tutum yalnızca tanıyıp sevdiğimiz insanlara karşı değil, yabancılarla ilgili olarak da geçerli. Ayrıca güven duygusuyla oksitosin arasında da bağlantı var. Oksitosini artırmak için yapılması gereken şey, güven işareti vermek. Karşısındakinin kendisine güvendiğini hisseden kişi oksitosin salgılıyor. Bu durumda direnişi kırılıyor ve aldatma ihtimali azalıyor. Yani güven duyulan kişi, daha da güvenilir oluyor. Böylece bir “erdem döngüsü” ortaya çıkıyor, bu da toplumların iyi ahlaklı olmasını sağlıyor. Zak, hem bireysel hem de kolektif mutluluk için yapmamız gereken iki şey olduğunun altını çiziyor: Oksitosini artıran yollar aramak ve onun salınımını engelleyen hormonların etkisini azaltacak çözümler bulmak.

 

Şeytani ikiz: Testosteron

Öpüşme, sarılma gibi fiziksel temas halinde kadınlar erkeklerden daha çok oksitosin salgılıyor. Bazı bilimadamları bunu kadınların küçük yaştan itibaren ailelerinden daha çok şefkat görmelerine ve bundan dolayı oksitosin bağımlılığı geliştirmelerine bağlıyor. Zak’in bir arkadaşının düğünü sırasında misafirlerin kan örneklerini alarak yaptığı araştırmadan da gördüğü üzere, bu mutlu günde en çok oksitosin salgılayan kişi, gelin. Gelinin yüzde 28 oksitosin değerine karşılık damadın seviyesi yalnızca yüzde 13 artmış. Bunu, oksitosinin şeytani ikiz kardeşi dediği testosteron hormonuna bağlıyor. Oksitosini bloke eden testosteron da ilginç bir hormon. İnsanlara, özellikle de erkeklere tuhaf şeyler yaptırabiliyor. Risk almak, kendini tehlikeye atmak ve şiddet eğilimleri hep testosteronun başının altından çıkıyor. Erkeklerde kadınlardan 10 kat fazla görülüyor. Atletik performans için gerekli ama özellikle ikili ilişkilerde dert olabiliyor. Toplumlarda suçların büyük bir kısmını, testosteron seviyesi en yüksek olan “delikanlılar”; genç erkekler işliyor. Hormon, 30 yaşından itibaren azalmaya başlıyor. Yaşlı erkeklerin daha az agresif olmalarının nedeni, bu. Tek eşli, başkalarıyla iyi ilişkiler kuran ve çocuklarının bakımıyla ilgilenen hayvanlarda oksitosin seviyelerinin yüksek olduğunun saptandığını söylüyor.

Zak. Oksitosin reseptörleri olmayan hayvanlar ise bütün dişileri baştan çıkartıyor, sık eş değiştiriyorlar. Belki de bugüne kadar bağlanma korkusu olarak bildiğimiz şey, oksitosin blokajından kaynaklanıyor. Testosteronun etkileri, tek bir kadına bağlanan erkeklerde azalıyor. Çocuk sahibi olduklarında daha da düşüyor. Bu, çocuklarının oksitosin değerlerini de olumlu yönde etkiliyor tabii. Bir şekilde oksitosin salgısından mahrum kalan anneler, çocuklarını ihmal edebiliyor. Böyle ailelerde büyüyen çocuklar ise empati yoksunu ve stresli oluyor. Erken yaştan itibaren sevgi ve ilgi görmeyen çocukların oksitosin reseptörleri gelişmezken psikolojik ve duygusal gelişimleri de yavaşlıyor. Böyle ailelerin çocukları ve özellikle de kadınlar fazla arkadaş edinemiyor, sağlıklı ilişkiler kuramıyor ve iyi anneler de olamıyorlar.

 

Stres oksitosini bloke ediyor

İhmal edilenlerin yanı sıra tacize uğrayan kişilerin oksitosin salgısı da bloke oluyor. Özellikle çocukluk travmaları, hormonun reseptörlerini tamamen kapatıyor. Oksitosin yoksunluğunun en uç noktası ise psikopatlık. Psikopatlarda empati duygusundan eser olmuyor; karşılarındaki insanları eşya gibi görüyorlar.

Oksitosin salınımının bir diğer düşmanı da stres. Stresle tetiklenen adrenalin salınımı kalp atışı ve kan basıncını artırıyor. Özellikle koşturmacalı gündelik, modern hayatlarımızda sürekli strese maruz kalıyoruz. Zak, kronik stres nedeniyle salgıladığımız kortizol hormonunun uzun vadede kalp hastalığı ve diyabete neden olduğunun altını çiziyor. Oksitosini bloke eden stres, empati duygusunun ve başkalarına olan duyarlılığımızın azalmasının da en önemli sebeplerinden. Zor durumda veya stres altında olduğumuzda başkalarını düşünemiyoruz. Kendi problemlerimize ne kadar boğulursak, başkalarına yardım etmekten o kadar kaçınıyoruz. Verici olduğu bilinen kişiler bile misal, işe geç kaldıklarında evsizlere para vermiyor. Yalnızlık bile oksitosin ve onun tetiklediği serotoninle dopaminin salınımını azaltıp bizi mutsuz, sevimsiz kılabiliyor. Ahlaki molekülü salgıladığımızda ise psikolojik strese duyarlılığımız da azalıyor, endişe ve kan basıncımız aşağı seviyelere iniyor. Diğer taraftan empati oksitosin salınımını artırıyor. Bu da güven hissinde ve başkalarını zorda gördüğümüz zaman gerçekleşiyor. Üzülenleri görüp endişelenmemiz, başkalarının hayatını kurtarmak için kendimizi tehlikeye atmamız bu yüzden. Zak, böyle durumlarda beynimizin gerçekle imajı da ayırt edemediğini iddia ediyor ve iyi filmlerden, müzikten, sanattan etkilenmemizi buna bağlıyor. Zak, bu mucizevi hormonun sadece tanıdığımız kişilerle değil, yabancılarla ilişkilerimizi de etkilediğini anlatıyor. Düğün gibi kutlamalarda, sohbetlerde ve takım sporlarında da artıyor. Maç sırasında birbirinin poposuna şaplak atan futbolcuların bu davranışı da oksitosinin nüksetmesinden olmalı.

 

Ekonomik gelişme de ona bağlı

Zak’in oksitosine bulaşmasının en önemli nedeni, kendi alanı olan ekonomi aslında. Ekonomik modellerin, insanların yalnızca kendi çıkarlarını düşündüğüne dair tezlerine karşıt iddialar geliştiren Zak, bunların tamamını ahlaki hormona bağlıyor. “İnsanlar başka faktörlere göre iyi veya kötü olabilir. Ama oksitosin, uygun koşullarda bizi iyi yapar. Ahlaki davranışları oluşturan empatiyi artırır, güven çoğalır; güven çoğalınca daha çok oksitosin salgılanır ve empati daha da artar.” Toplumların refah düzeyinin de güveni artıran bu erdem döngüsüne bağlı olduğunu iddia ediyor: “Ekonomik kalkınmayı doğal kaynaklar, eğitim sistemi değil, güven duygusu tetikler. Medeniyetin en önemli önceliği budur.” Peki güven duygusunda artan oksitosini artırmak için biz neler yapabiliriz? Sarılma kadar rahatlatıcı bir şey yok. Günde sekiz kez sarılmayı öneriyor Zak. Deneylerine göre masaj da benzer etkiler yaratıyor. Müzik ve dans da oksitosin salınımını yükselten diğer etkenlerden. Müzik festivalleri, grup halinde yapılan danslar... Bu arada Facebook ve Twitter üzerinden etkileşimin de oksitosin seviyesini olumlu yönde etkilediğini iddia ediyor. Yani bizi yalnızlaştırdığı söylenen sosyal medya, tam tersine mutluluğumuzu artırıyor.

-Yaprak Aras

Fotoğraf: Günay Mutlu (Getty Images Turkey)

Mart 2013

ETİKETLER: TATİLOKUMASI , OKSİTOSİN