17 Aralık 2021

Bir Denge Meselesi

RÖPORTAJ: BERİL TÜRKMEN

satsuma

Sat-su-ma’nın kurucusu Özge Horasan sürdürülebilirliğe dair düşündüklerini Datça’dan bildiriyor.

Sat-su-ma ile gerçek anlamda sürdürülebilir ürünler sunuyor, hızlı modanın fiziki olarak da epey uzağında Datça’da yaşıyorsunuz. Bize hikayenizi ve bu yolu benimsemende etkili olan serüveni en başından anlatabilir misiniz? Günümüz tüketim alışkanlarını sorgulamaya ilk kez ne zaman ve nasıl başladınız?

Tüketim alışkanlıkları bizde aile içinde sürekli sorgulanan bir şeydi. Ankara’da doğdum ve büyüdüm. Ailem 1970’lerdeki siyasi olaylar zamanında üniversite öğrencisi olan kuşağa ait. Dolayısıyla bizim evde kapitalizm hiçbir zaman rahat rahat dolaşamadı. Hiçbir şeyden çeşit çeşit olmadı, nesneler tamir edildi, zevk için yenisi alınmadı, ömrünün sonuna gelinceye kadar kullanıldı her şey. Böyle bir anlayışla büyüdüğüm için tüketim alışkanlıklarını sorgulamaktan ziyade, tüketim kültürünün kendisi benim hep karşı koymam gereken bir şey oldu. Maruz kaldığım şeyler dolayısıyla tüketime çekildiğimde, buna sert bir şekilde karşı konurdu.

Aslında moda ya da tekstil geçmişim profesyonel olarak yok. Bahsettiğim etiğe kendi kıyafetlerini dikmek de dahildi. Bunu izleye izleye çocukken dikiş dikmeyi öğrendim ve kendime bir şeyler dikmek, kumaşlarla oynamak hayatımın hep bir parçası oldu. Sonra, üniversitede biyoloji okudum, akabinde bitki biyolojisi üzerine yüksek lisans yaptım. Aslında akademide devam ediyordum ama bir şeylerin bana uygun olmadığını, akademideki gidişatın iyi olmadığını sezdim ve 2010’da doktoraya başlamışken okulu bıraktım. Sonra -yine Ankara’da- 3 yıl kadar bağımsız sanat ve müzik ile ilgili işler yaptım. 2013 yazında Gezi olayları sonrası, şehir hayatının artık sağlığımı etkilediğini fark ettiğim için İzmir Seferihisar’a taşındım. Doğal boyama hikayesi orada başladı. Bitkilerle zaten fazladan bir ilişkim vardı, etrafımda renk renk çeşit çeşit bitkilerin olduğu bir ortamda bulunca kendimi, ister istemez bunu bir şeye dönüştürmem gerekti. Kumaşları boyamaya başladım. Tabi teknik açıdan bunun mümkün olabilmesi için aylarca çalışmam gerekti. Akademik geçmişim bu açıdan epey işe yaradı. Sonra boyadığım kumaşlar biriktikçe bunları bir şeye dönüştürmem gerekti. Giysiler dikmeye ve bunları basbayağı pazarda satmaya başladım. Şu an 2021 yılının sonundayız, yani sekiz buçuk yıl oldu bu hikaye başlayalı. Standart bir yolu takip etmediğim için anlatması kolay değil. 4 yıldır Datça’dayım, merkezde yaşıyorum ve çoğunlukla buradaki stüdyomda çalışıyor oluyorum.

satsuma

Günümüzde birçok marka sürdürülebilir olduğunu söylüyor. Kampanyalar bunun üzerine kuruluyor, pazarlama stratejileri bu unsuru öne çıkaracak şekilde tasarlanıyor. Bunların ne derece gerçekçi ya da samimi olduğunu düşünüyorsunuz?

Keşke öncelikle sürdürülebilirlik denen şeyin aslında bir çeşit ütopya olduğunu anlasak ve rahat rahat böyle iddialarda bulunarak insanların duygularıyla oynamasak. Artık dünyanın neresinde olduğumuz fark etmeksizin hepimiz geleceğe dair kaygılıyız ve stres altındayız. Duygu durumu bu olan insanları karşılığı olmayan, yanıltıcı, taraflı kampanyalarla yönlendirmek kapitalizmin ne yazık ki en acımasız taraflarından biri. Hepimiz iyi giden bir şeyler görmek istiyoruz, umut istiyoruz, birileri de bir şeyleri doğru yapsın istiyoruz. Buna karşılık ise hiçbir şeyi etraflıca sorgulamaya ayıracak zamanımız ve enerjimiz yok. O yüzden bize ne deniyorsa ona inanmak zorundayız. Böyle bir denklem ne yazık ki suistimale çok açık.

satsuma

Sizce sürdürülebilirlik gerçek anlamda nedir ve daha önemlisi ne değildir? Bir markayı sürdürülebilir kılan unsurlar nelerdir?

Sadece kelime anlamı üzerinden bile sürdürülebilirliği anlayabiliriz aslında. Bir şeyin tükenmeden sürebilmesi/sürdürülebilmesi için bir çeşit denge kurulması gerekir. Alma ve verme dengesi. Yani ideal anlamda sürdürülebilir olan bir ürünün, malzemesi, üretim aşamaları, tüketiciye ulaşma süreci, yaşam döngüsü gibi bileşenlerinin her birinin kendi içinde böyle bir dengeye sahip olması gerek. En basit örnek olan tişörtü ele alalım. Satın aldığımız en basit pamuk tişörtün istisnasız her birinde bu dengenin gözetilmesi gereken üretim basamakları şunlar (arada atladıklarım olabilir): Pamuğun tohumu, yetiştirilirken ne kadar su harcandığı, kullanılan ilaçlar, işçilerin çalışma koşulları, pamuğun işleneceği fabrikaya taşınma biçimi, bu fabrikanın enerji kullanım biçimi, elyafın neyle ve nasıl boyandığı, boyama fabrikasının atıklarını ne yaptığı, buradaki işçilerin çalışma koşulları, kumaşın üretiminin yapıldığı fabrikanın enerji verimliliği, dikimin yapıldığı fabrikanın üretim ve çalışma koşulları, ürüne iliştirilen etiketler, ambalaj malzemeleri, son ürünün dağıtımı için izlenecek yollar ve tüketilecek enerji, ürün kullanım ömrünü tamamladığında ona ne olacağı. Dolayısıyla siz ürününüze sürdürülebilir diyorsanız, bu basamakların hiçbirinde gezegene fazladan yük olmuyorum, hepsi için bir çözümüm var demiş oluyorsunuz. İşte bu noktada sürdürülebilirlik bir ütopya oluyor zaten. İçinde yaşadığımız sistemde sürdürülebilir bir ürün üretmek mümkün değil. Hele ki dev markaların global dağıtım zincirleri için böyle bir iddiada bulunmak hiç mümkün değil. Hal böyle olunca koskoca bir sürdürülebilirlik kavramı, bu basamaklardan herhangi birini ele alıp, ürünün tamamına sürdürülebilir demeye dönüştü. Örneğin, ürettiğiniz pamuk tişörtte yüzde 50 konvansiyonel, yüzde 50 organik pamuk kullanıp, bir de onu geri dönüştürülebilir kargo poşetine koydunuz mu, gönül rahatlığıyla bu bir sürdürülebilir üründür etiketi yapıştırabiliyorsunuz. Üretim basamaklarının hiçbirinden haberiniz olmasa da olur. Oysa ki konu bundan çok çok daha karmaşık. Mesela o kargo poşetinin geri dönüştürülebilir olmasının hiçbir manası yok çünkü Türkiye’de öyle bir geri dönüşüm sistemi yok. Fakat dediğim gibi, kimsenin bu karmaşayla uğraşacak vakti yok, o etiketi görmek bizim için yeterli oluyor maalesef ki.

satsuma

Sürdürülebilirlik konusunda yanlış anlaşıldığını düşündüğün noktalar var mı? Bunları düzeltmek için ne yapılması gerekiyor?

Bence en büyük yanlış anlaşılma, sürdürülebilir olduğu iddia edildiği müddetçe dilediğimiz gibi tüketmeye devam edebileceğimiz. Bunu bir çeşit vicdani aklama yolu olarak kullanmamalıyız. Satın almak politiktir ve her satın alma hamlesi nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize dair bir tercih. Bu gerçeği içselleştirip, bütün tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmeden herhangi bir şeyi düzeltmemiz mümkün değil. Her yıl açıklanan ve giderek geriye gelen bir limit aşım günü var, görmüşsünüzdür. Bu limit, üstünde yaşadığımız gezegenin kendini yenileme hızının, bizim onu tüketme hızımıza yetişemediği anlamına geliyor. Bu sorun milyonlarca insanın, dev alışveriş merkezlerinden, dev markalardan, global ölçekte üretilen ‘sürdürülebilir’ sezonluk ürünleri satın almaya devam etmesiyle çözülemez. Küçülmek, tüketimi en az indirmek, yavaşlamak, uzun ömürlü, kaliteli malzemeler seçmek ve lokal olana yönelmek kısa vadede tüketiciler olarak yapabileceğimiz en iyi düzeltme olur.

Günümüzde bir markanın “tam anlamıyla” sürdürülebilir olması maalesef ki oldukça zor ve masraflı bir süreç gerektiriyor. Maddi olarak buna erişme imkanı olmayan oluşumların ilk adımlarını nasıl atmaları gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu soruyu Türkiye gerçeklerine göre mi yoksa ekonomik olarak nispeten avantajlı, örneğin, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göre mi yanıtlamalıyım? Türkiye gerçekleri için sürdürülebilirlik ilkelerini benimseyen bir marka olmak bundan beş sene önce de zordu, şu an ise açıkçası önümüzü görmemiz mümkün değil. Yani bizim maddi olarak buna ulaşmamız, bu ilkelere bağlı kalarak ürettiğimiz bir ürünü Türkiye pazarında satmamız büyük oranda olanaksız. O yüzden adım atacakların ilk olarak bu durumu gözetmelerini ve bir çözüm üretmeden adım atmamalarını öneririm. İyi koşullarda üretilmiş kaliteli malzeme asla ucuz değil, işçilik asla ucuz değil, yıllarca kullanılacak hikayesi olan ürünler üretmek asla ucuz, hızlı veya kolay değil. Eğer bunlar göze alınamıyorsa, o şeyi üretmenin manası var mı, bu sorgulanmalı.

satsuma

Sürdürülebilirlik konusunda yanlış bilgilerden kaçınmak için takip edilmesini tavsiye edeceğiniz kaynaklar var mı?

Açıkçası sürdürülebilirliği öğrenmek için benim pek çaba sarf etmem gerekmedi çünkü zaten biyoloji bilimi bunu öğretiyor. Mikro ölçekten başlayıp makroya doğru nasıl kendi kendini sürekli var eden bir denge olduğunu son derece ayrıntılı bir şekilde gördüm üniversite yıllarımda. O yüzden önerim de bu olur. Konunun ekonomik yönünden önce canlılığı ilgilendiren tarafları anlaşılmalı. Her şeyin nasıl birbirine bağlı olduğu, bizim insanlar olarak bu ilişkiden muaf olmadığımız kavranmalı. Özellikle, doğal sistemlerin işleme mekanizmaları ve ilişkilerini ele alan ekoloji alanına ağırlık verilebilir. Çünkü kendi kurduğumuz yapay sistemlerde de bunu taklit ediyor olmalıyız, eğer sömürme değil sürdürme iddiamız varsa. O kadar zamanı olmayanlara ise en azından kendilerini malzeme konusunda eğitmelerini, etiket okumayı alışkanlık haline getirmelerini ve tercihlerini malzemeye göre yapmalarını önerebilirim. Bunun için üç kitap önerim var: Ecologist Guide to Fashion - Ruth Styles, Wear No Evil - Greta Eagan ve Sustainable Fashion and Textiles - Kate Fletcher.

Sat-su-ma’nın bundan sonraki adımları ne olacak?

Sat-su-ma kendini koşullara göre şekillendiren bir marka. Örneğin koşullar öyle gerektirdiği için pandemi başladığından beri giysi üretimi yapmıyor ama savunduğu değerler ve temsil ettikleri eskimediği için hala aktif. Markayı çok yönlü kurgulamaya çalıştığım için gerektiği zaman gereken yöne doğru değişebiliyor; Doğal boyama malzemeleri, doğal boyanmış kumaşlar ve doğal boyama eğitimleri iki yıldır daha aktif. Tekrar üretime başlamak için yeni fikirler var ancak krizlerin ardı arkası kesilmediği için biraz ağırdan alıyorum. İki sene önce fünyada muadili çok az olan doğal boyanmış el dokuması kumaşlar üretmiştik. O malzemeyi çeşitlendirmek ve ürüne dönüştürmek istiyorum. Ancak aceleye gerek yok, bu konuları konuşmaya daha devam edeceğiz nasıl olsa.

ETİKETLER: SATSUMA , #VOGUEGOESGREEN