Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Karl Lagerfeld’in son olarak kendisi için dekore ettiği, Paris yakınlarındaki 600 metrekarelik villaya misafir oluyoruz.
Fransız belgeselci Loïc Prigent’in 2012’de Karl Lagerfeld ilegerçekleştirdiği o harika arte röportajı sırasında, “KaiserKarl”ın kısa süreliğine de olsa soğukkanlılığını yitirdiği bir sahne yaşanır. Kendisine sıradaki çizim olarak mezar yerini çizip çizemeyeceği sorulur. “Ne? Ah, ne kadar korkunç!” sözleri dökülüverir dehşete kapılan tasarımcının ağzından. Ardından, yerinde nüktelerin büyük ustası ipleri eline alır ve pişkin bir gülümsemeyle şöyle der: “Brûler, jeter, fini”. İşte onun motto’su budur: “Yak, at, bitti”. Hatıralara ve bu tarz şeylere kesinlikle karşı olduğunun bir kez daha altını çizen efsane tasarımcının aramızdan ayrılışının üzerinden tam yedi yıl geçti.

Biz de bu vesileyle, 2010 yılında satın aldığı ve renovasyonu için dört yıl harcadığı, 19. yüzyıldan kalma, 600 metrekarelik neoklasik bir konak olan Louveciennes’deki Pavillon de Voisins’e misafir olduk. Bu konağın ilginç özelliklerinden biri de, içerisinde çocukluk odasının bir kopyasının bulunmasıydı.

Ancak son anına kadar koleksiyon üstüne koleksiyon tasarlayan, her daim çağın nabzını tutan, fotoğraflar çeken, kitaplar yayımlayan, dünyanın dört bir yanında sahibi olduğu apartman dairelerini ve villaları kendi tasarımları ve keşfettiği kitaplarla döşeyen bu adam için geçmiş zamanda yaşamak hayal bile edilemezdi. Bir televizyon röportajında, “Üretmek harika, ama bir kez yaptığım bir şey, sonrasında zerre kadar ilgimi çekmiyor” diye itiraf etmişti.

Haliyle, günün birinde onun yaşamına ve çalışmalarına adanmış bir Lagerfeld Müzesi’nin açılma ihtimali oldukça düşük. Ile de la Cité’nin 20 kilometre batısında, bir parkın içine gizlenmiş olan ve Lagerfeld sığınakları serisinin sonuncusu sayılan Louveciennes’deki bu küçük saray da böyle bir mekana dönüşmeyecek.

Gerçi usta modacının dört yıllık tadilat çalışmasının ardından içinde sadece tek bir gece geçirdiği söylenen bir evi tam da orijinal haliyle dondurmanın kendine has bir cazibesi de yok değil. Bu, bir bakıma onun son bir enstantanesi olurdu. Ancak artık buna imkan yok. Zira bu muhteşem villa geçtiğimiz yıl açık artırmayla satıldı. Usta yaratıcının iç dünyasına dönüp bakabilmek için geriye sadece fotoğraflar ve günün birinde muhtemelen Steidl etiketiyle yayımlanacak olan, evlerine dair kitaplar kalıyor.

Lagerfeld her ne kadar son derece mesafeli ve gerçekçi bir duruş sergilese de, resmi adıyla Petit Pavillon du Château de Voisins olan bu tarihi yapı, onun son dönemindeki tutkularına dair ipuçlarıyla dolu. Burayı ancak 80 yaşına geldiğinde satın almıştı ünlü modacı. Binanın cephesindeki mermer bir tabela, şair Leconte de Lisle’nin 1894 yılında burada hayata veda ettiğini söylüyordu. Lagerfeld’in şairin dizelerini bilmesi ve takdir etmesi hiç de ihtimal dışı değil; ancak Réunion’da Charles Marie René Leconte adıyla dünyaya gelen bu sahte kont ve şair, Lagerfeld’in üst kattaki yatak odasına kadar girmeyi başaramamış: Zira Lagerfeld orada bütün bir duvarı Bibliothèque de la Pléiade baskılarına ayırmış ve de Lisle, Fransız edebiyatının bu seçkin külliyatına hiçbir zaman dahil edilmemişti.

Karl Lagerfeld’in varlığı, evin her odasında kendinihissettiriyor. Geçmişte kalan her şey ona ilham verebiliyordu. Paris’teki Musée des Arts décoratifs, 1966 yılında Art Déco’nun yeniden keşfinin habercisi olmadan çok önce bile, o, Jacques-Émile Ruhlmann imzalı mobilyalarla yaşamıştı; daha sonraları ise–en azından birkaç yıllığına da olsa–yaşam alanını tamamen Memphis tarzında döşeyen ilk isimlerden biri oldu. Zira içindeki o heves söndüğünde, hiçbir duyguya kapılmadan ve son derece kararlı bir şekilde her şeyi elinden çıkarıyordu. Peki, gerçekten her şeyi mi? Yoksa o tutkulu sevdalarının (amoursfous) küçük bir özünü mü saklıyordu?

Petit Pavillon’daki mobilyaların hiçbiri stil tarihinin nadide başyapıtları değil; aksine, Lagerfeld’in ince zekası ve adeta bir sahne tasarımcısı ustalığıyla bir araya getirdiği ihtişamlı keşiflerden oluşuyor. Örneğin; yemek odası 1910’lardan kalma gösterişli bir salonu andırıyor; ancak yaldızlı neoklasik Klismos sandalyeler (ikili setin tahmini değeri 4000 ila 6000 Euro) ile masa ve ona eşlik eden puf, İngiliz-Amerikalı tasarımcı T. H. Robsjohn Gibbings’in 60’lı yıllara ait tasarımları.

Sayısız zincir halkasından oluşan Terzani avize ise (3000 ila 4000 Euro gibi son derece makul bir tahmini değerle), BelleÉpoque döneminin o fırfırlı aşırılıklarının güncel bir yeniden yorumu gibi duruyor. Villanın her köşesinde sıradışı detaylar göze çarpıyor. Yüksek burjuvazinin son demlerine doğru yapılan bu zaman yolculuğunun olası ilham kaynakları, Lagerfeld’in yatak odasının hemen dışındaki duvara astırdığı afişler olabilir.

Bunlar; onun 20. yüzyıl başlarına ait Almanca reklam grafikleri koleksiyonunun en seçkin parçaları ve yitip gitmiş, gösterişli Alman kültürünün son tanıkları. Bir afişte; binici pantolonu ve uzun çizmeleri içindeki sert bakışlı bir avcı vurduğu ördekleri sergilerken, bir diğerinde papyonu, yazlık şapkası ve püsküllü makosenleriyle zarif bir beyefendi, sağ eli pantolonunun cebindeyken bir tenis raketi savuruyor.

Belki de modacı bu karelerle çocukluğunun uzak yansımalarını yeniden canlandırıyordu. Bu arada, “yakıldıktan sonra çöpe atılma” meselesini aslında o kadar da yavan bir anlamda kastetmemişti Lagerfeld. Küllerinin yarısının annesinin, diğer yarısının ise arkadaşı Jacques de Bascher’in külleriyle karıştırılmasını ve gizli tutulan yerlere savrulmasını vasiyet etmişti. Fini (Bitti mi)? Ah, kim bilir…


