Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Yaz tatilinin enerjisini ekranlara taşıyan 10 filmle, Akdeniz kıyılarından Tayland plajlarına uzanan unutulmaz bir sinema yolculuğuna çıkın.
Yaz mevsiminin kendine özgü bir hissi vardır: Günlerin uzadığı, planların âniden değiştiği, deniz kenarında geçirilen saatlerin ve yeni karşılaşmaların hafızada yer ettiği bir dönem... Sinema da bu duyguyu en iyi yansıtan kaçışlardan biri. Akdeniz kıyılarından tropik adalara, hareketli şehirlerden sakin sahil kasabalarına uzanan bu 10 film, yaz tatili ruhunu her karesinde hissettiriyor.
İşinizi bırakıp tek yön biletle Tayland’a gitme ve ömrünüzü sahilde geçirme hayali kurduran bir film varsa, o da hiç şüphesiz Danny Boyle imzalı The Beach. 2000’lerin kült yapımlarından biri olan filmde Leonardo DiCaprio kariyerinin en ikonik görünümlerinden biriyle karşımıza çıkıyor. Elbette filmi izleyenlerin bildiği gibi hikaye sonlara doğru beklenmedik ölçüde karanlık bir hal alıyor. Ancak cennetin de bir bedeli var.
Tom Ripley’nin karanlık tarafını bir kenara bırakırsak, Patricia Highsmith’in 1950’lerde geçen romanından uyarlanan bu film, Sicilya kıyılarında güneşlenen, sardunyalarla çevrili avlularda akşam yemekleri veren ve Akdeniz’in berrak sularında yelken açan genç, güzel ve zengin karakterleriyle tam anlamıyla bir yaz kaçamağı atmosferi yaratıyor. Üstelik tatil stiline ilham veren kostümleriyle de adeta bir moda dersi niteliğinde.
1980’lerin unutulmaz Rob Reiner klasikleri arasında yer alan Stand By Me, Wil Wheaton, River Phoenix, Corey Feldman ve Jerry O’Connell’ın etkileyici çocuk oyunculuk performanslarıyla hafızalara kazınıyor. Stephen King’in The Body adlı kısa romanından uyarlanan filmde dört yakın arkadaş, kaybolan bir çocuğun cesedini bulmak için yaz boyunca sürecek bir yolculuğa çıkıyor. Fakat hikayenin asıl gücü, aradıkları şeyi bulup bulmamalarında değil; bu yolculuk sırasında kendilerini keşfetmelerinde yatıyor.
Tilda Swinton sanki tam da dünya çapında ünlü ama sahneden uzaklaşmış bir rock yıldızını canlandırmak için doğmuş. Luca Guadagnino imzalı A Bigger Splash bunun kanıtı. İtalya’nın küçük adası Pantelleria’da geçen film, hareketli yaşamlarına kısa bir ara vermek isteyen Marianne (Swinton) ve Paul’ü (Matthias Schoenaerts) takip ediyor. Ancak Marianne’in eski sevgilisi ve onun 17 yaşındaki kızı adaya gelince, çiftin huzurlu tatilleri beklenmedik olaylarla altüst oluyor.
Chateau Marmont hiç kuşkusuz en etkileyici haliyle, Sofia Coppola’nın 2010 yapımı sade ama etkileyici filmi Somewhere’da karşımıza çıkıyor. Film, şöhretin ve hedonist yaşam tarzının içinde kaybolmuş Hollywood yıldızı Johnny Marco’nun (Stephen Dorff), 11 yaşındaki kızı Cleo’nun (Elle Fanning) otel odasına gelmesiyle değişen hayatını konu alıyor. Baba-kızın Los Angeles sokaklarında Ferrari ile dolaştığı, basın turu için gittikleri Milano’daki lüks otel süitinde vakit geçirdiği ve havuz kenarında Guitar Hero oynayarak yakınlaştığı sahneler filmin en unutulmaz anları arasında yer alıyor.
İngiliz yönetmen Charlotte Wells’in, gelecekte kült olacak filmler arasında gösterilen Aftersun’ında, 11 yaşındaki Sophie (Frankie Corio), babası Calum (Paul Mescal) ile, Türkiye’de her şey dahil bir tatile çıkıyor. Mutluluk, nostalji ve derin bir melankoliyi incelikle harmanlayan film, jenerik aktıktan sonra bile uzun süre aklınızdan çıkmıyor.
Klasik filmler listesi, Audrey Hepburn’ün unutulmaz yapımlarından biri olmadan düşünülemez. Roma’nın büyüleyici sokaklarında çekilen bu romantik filmde Hepburn, resmî ziyaret için geldiği İtalya’da protokolden kaçıp şehri kendi istediği gibi keşfetmeye karar veren Prenses Ann’i canlandırıyor. Ona bu macerada, Gregory Peck’in hayat verdiği Amerikalı gazeteci Joe eşlik ediyor. İtalya sokaklarında Vespa ile dolaşan turist imajının kökenini merak ediyorsanız, cevabı bu filmde bulabilirsiniz.
Sean Baker imzalı The Florida Project, Florida’nın Disneyland’e komşu olan ancak ekonomik zorluklarla mücadele eden banliyösü Kissimmee’de geçiyor. Film, bekar anne Halley (Bria Vinaite) ile altı yaşındaki cesur ve hayal gücü yüksek kızı Moonee’nin (Brooklynn Prince) motel çevresindeki günlük yaşamını ve ayakta kalma mücadelesini konu alıyor. Canlı renkleri ve göz alıcı görselliğiyle büyüleyen film, aynı zamanda yaz mevsiminin en unutulmaz hikayelerinde olduğu gibi izleyiciyi duygusal anlarla da baş başa bırakıyor.
Belgesellerin izleyiciyi belirli bir dönemin ve atmosferin içine bu kadar güçlü çekmesi pek sık rastlanan bir durum değil. Ancak Dogtown and Z-Boys bunu fazlasıyla başarıyor. Orijinal Z-Boys üyelerinden Stacy Peralta’nın yönettiği yapım, 1970’lerden güneşli arşiv görüntülerini dönemin tanıklarıyla yapılan röportajlarla bir araya getiriyor. Film, Kaliforniyalı genç kaykaycı ve sörfçülerin modern kaykay kültürünü nasıl şekillendirdiğini etkileyici bir dille anlatıyor.
Üç saati aşan süresiyle Mektoub, My Love, hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiren bir yaz mevsiminin sinemadaki karşılığı. Filmin merkezinde, eğitim gördüğü şehirden ayrılarak Akdeniz kıyısındaki memleketi Sète’e dönen sessiz ve içine kapanık tıp öğrencisi Amin (Shaïn Boumedine) yer alıyor. Amin ve daha hareketli kuzeni Tony’nin yaşadığı ilişkileri konu alan film, yönetmen Abdellatif Kechiche’in Blue Is the Warmest Colour’daki hipnotik ve neredeyse röntgenci kamera dilini sürdürürken, 1990’ların hedonist yaşam kültürüne de bolca gönderme yapıyor.


