11 Ekim 2020

Sosyal İkilem: Sosyal Medya Ruhsal Sağlığımızı Etkiliyor Mu?

YAZI: CLEMENTİNE PRENDERGAST

DERLEYEN: DİDEM DİNÇSOY

Social Dilemma

Fotoğraf: Jonathan Daniel Pryce

Netflix’in ses getiren yarı belgesel filmi The Social Dilemma, Silikon Vadisi’nin her yere nüfuz eden teknolojisinin insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu iddia ederek sosyal medyaya dair distopik bir gelecek çiziyor. Geçtiğimiz 10 yıl boyunca artık hepsi akıllı algoritmalarının ince ayarlarını yapan ve diğer egemen platformların yanı sıra Facebook, Instagram ve TikTok’un arkasındaki beyinler hepimizi kendilerine bağımlı kıldı. Küresel anlamda bir insan sosyal medyada günde ortalama iki saat geçirirken Amerikalı bir genç için bu süre günde ortalama dokuz saate çıkabiliyor; yapılan bir araştırmaya göre dünya çapında neredeyse yarım milyon insan sosyal medya bağımlılığından mustarip. Peki, sosyal medya akıl sağlığınız için ne kadar zararlı?

Söz konusu film, sosyal medyanın fazlasıyla bağımlılık yapıcı olduğunu ve davranışımızı kontrol etmek, “kaydırmaya” ve daha fazlasını istemeye devam etmemizi sağlamak için bir “dikkat çekme modelini” temel alarak manipülatif bir şekilde tasarlandığını iddia ediyor. Bu sayede, başka insanlarla bağ kurma ve başkalarının onayını alma arzumuzu suistimal ederek her beğeni veya yanıt aldığımızda (derin insani ihtiyaçlarımızı aslen karşılamaksızın) dopamin salgılamamıza neden oluyor. Belgeselde de söylendiği üzere bu durum, bizi bu kestirme çözüm için tekrar sosyal medyaya yönlendiren çok sayıda olumsuz duyguya neden olabiliyor.

Bu açıdan bakıldığında sosyal medya bir tür dijital emziğe; yalnız, rahatsız veya üzgün hissettiğimiz her vakit başvurduğumuz uyumsuz bir baş etme stratejisine dönüşüyor. Filmin baş karakteri, eski Google tasarım ahlak bilimci ve Centre for Humane Technology’nin kurucusu Tristan Harris’in de belirttiği gibi, bu durum zihin sağlığımız için büyük bir tehlike arz ediyor ve bu şirketler için düzenlemeler yapılmadıkça söz konusu tehlike gitgide büyüyor. 

Bilinmeyenin korkusu

Belgeselin abartılı çerçevesi zorlama olsa da yeni teknolojilere karşı duyulan korku pek de yeni değil. “Toplumda belirli bir bilinirlik seviyesine ulaşan herhangi bir yeni teknoloji konusunda endişe duymak çok doğal ve sosyal medya için endişelenmek de öyle,” diyor Cambridge Üniversitesi Emmanuel Akademisi’nden araştırmacı Dr. Amy Orben, Vogue ile görüşmesi sırasında. Fakat endişelerimiz isabetsiz mi? 

Yüksek gelirli ülkelerdeki ruh hastalığı oranları yükselişte ve bu durum, artan sosyal medya kullanımıyla bağlantılı (fakat korelasyon aslen sebep olması anlamına gelmiyor). “Sosyal medya ve akıl sağlığı arasındaki korelasyon, patates yemek ile akıl sağlığı arasındaki korelasyon ile neredeyse aynı; ikisi de ufak ve zayıf bağlantılar,” diyor İngiliz Psikoloji Topluluğu’nun siber psikoloji bölümünde lisanslı psikolog Dr. Paul Marsden.

Dr. Orben daha incelikli bir yorum sunarak akıl sağlığı ve sosyal medya arasındaki ilişkinin “karmaşık, iki yönlü ve bireysel” olduğunu söylüyor. “Harcadığımız zaman dışında, ne yaptığımızdan ve neden yaptığımızdan fazlasıyla etkileniyor.” Bu ikinci yorum bu konu hakkındaki araştırmaların neden böylesine çeşitli olduğunu açıklıyor. Bazı araştırmalar sosyal medya kullanımının akıl sağlığı için zararlı olduğu durumlardan bahsederken bir kısmı herhangi bir etki gözlemlemiyor; başka araştırmalar ise sosyal medya kullanımının akıl sağlığını geliştirebileceği, hatta yalnızlık hissini azaltıp özsaygıyı geliştirebileceği fikrini destekleyecek kanıtlar sunuyor.

 

Dijital bağımlılık

The Social Dilemma’nın sunduğu eleştirinin zamanlaması manidar zira artık çok daha fazla insan dijital bağlantı usullerine bağlılık duyuyor. “Sosyal medya güvenimizi yerle bir edebilir ama aynı zamanda daha az yalnız ve başkalarıyla daha bağlantıda hissetmemizi de sağlayabilir,” diyor Birleşik Krallık hükümetinin yapay zekâ konseyinin başkanı ve How To Talk to Robots: A Girls’ Guide To A Future Dominated By AI (Harper Collins) kitabının yazarı Tabitha Goldstaub. Çoğumuz sosyal mesafe kurallarına uymak zorunda olduğundan, sosyal medyanın bizi sevdiklerimizde bağlantıda tutma becerisi bizim için bir cankurtaran halatı görevi üstlendi. Fiziksel etkileşimin yokluğunda arkadaşlarımız, ailemiz ve meslektaşlarımızla birlikte yeni sanal diller öğrendik -mesaj atmak, mem ve emoji paylaşmak- ki bu da kolektif ruh sağlığımızı geliştirmeye yardımcı oldu.

Covid-19 bir yana, sosyal medya hemfikir insanları bir araya getirmede bir eksen görevi görürken yıllar içerisinde gördüğümüz en değerli sosyal değişimlerden birkaçına önayak olan, birçok halk temelli aktivizm hareketlerinde de -Black Lives Matter ya da #MeToo hareketi- önemli bir rol oynadı.

Aynı şekilde, belirli ilgi alanlarına yönelik çevrimiçi toplulukların büyümesi de bazı insanların ruh sağlığı üzerinde olumlu bir etkiye sahip oldu. Örneğin, bir araştırmaya göre sosyal medya marjinalleştirilmiş gençlerin (nöroçeşitliliğe sahip ya da kendisini LGBTQ+ topluluğunun bir parçası olarak tanımlayanların) yeni sosyal bağlantılar kurmasına yardımcı olabiliyor. “Sosyal medya öncesi dönemde imkânsız olan biçimlerde küresel özel bir kitlenin parçasıymış gibi hissetmemizi sağlıyor,” diyor Goldstaub. “Dünyanın herhangi bir yerindeki insanların bağ kurabilecekleri birini bulabilmesi oldukça büyüleyici bir şey.”

Konu hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu kesin fakat çoğu psikolog, ruh sağlığımızı asıl etkileyen unsurun sosyal medya platformlarından ziyade tükettiğimiz içerikler olduğu konusunda hemfikir. “Belirli içerik türlerine veya bireylere ya da yaşamımızda sosyal medyanın olumsuz etkilerine daha açık olduğumuz dönemlere karşı dikkatli olmalıyız,” diyor Dr. Orben. Gerçekten de sosyal medya kullanımı konusunda genelleme yaparken daha eleştirel düşünmeliyiz zira Facebook mesaj uygulaması üzerinden arkadaşlarımızla konuşarak geçirdiğimiz 20 dakika, rahatsız edici içeriklere bakarak geçirdiğimiz 20 dakika ile eş değil. 

Social Dilemma

Fotoğraf: Paul Jeong

Yaradılış mı, yetiştirme mi?

The Social Dilemma’nın da değindiği gibi, sosyal medyanın en endişe verici etkilerinden biri beden algımız üzerindeki olumsuz etkisi. Araştırmalar (özellikle de dar toplumsal güzellik standartlarını yücelten görünüş odaklı içerikler tüketip bunlarla etkileşime girildiğinde) bu ve sosyal medya arasında bir korelasyon bulma konusunda nispeten tutarlılık gösteriyor. Belgeselde, sosyal psikolog Jonathan Haidt genç kızların olumsuz ruh sağlığı ile akıllı telefonların benimsenmesi arasında kuvvetli bir korelasyona vurgu yapıyor.

Fakat Centre for Appearance Research’te araştırma görevlisi olarak çalışan Nadia Craddock’a göre “Bu ilişki aslında etkileşim kurduğumuz içerik ve sosyal medyadan önce bedenimiz hakkında nasıl hissettiğimizle alakalı.” Bu da demek oluyor ki, görünüşünüz konusunda endişelenmeye (genetik ve sosyal-çevresel faktörler neticesinde) meyilliyseniz, kendi fotoğraflarınıza bakıp onları özenle seçilmiş influencer gönderileriyle kıyaslamanın bu tür endişeleri körüklemesi kaçınılmaz oluyor. 

Dahası, algoritmaların doğası düşünüldüğünde, bu hesapları ne kadar çok ziyaret ederseniz, söz konusu platformlar aynı gönderileri size önermeye o kadar çok devam ediyor. Bu döngü, kendimizi filtrelenmiş influencer’ların gönderileriyle kıyasladığımız ve dünyadaki diğer herkesin böyle göründüğünü düşündüğümüz bir yankı odası etkisi yaratıyor. Aslında hepimiz, ilgimizi çekeceğini düşündüğü şeyleri bize göstermek için tasarlanan bir algoritmanın içine sıkışmış durumdayız ve kimse bunu düzenlemeye girişmiyor. 

Bu anlamda, The Social Dilemma sosyal medyanın olumsuz etkisine dair fazla duygusallaştırılmış bir genelleme sunuyor; halbuki gerçekte, sosyal medya kullanımının ruh sağlığı ile ilişkisi çok daha incelikli. Giderek dijitalleşen bir dünyada ve özellikle de sosyal mesafe uyguladığımız şu günlerde, sosyal medya bağlantıda kalmak açısından hayati bir cankurtaran halatı oldu ve gelecekte de kullanımı artacak gibi görünüyor. 

Bununla birlikte, genel anlamda zayıf ruh sağlığı için tek sorumlu olarak görülemeseler de, bu platformlar hâlihazırda hassasiyetleri bulunanlar (özellikle de vücut algısı konularında sorun yaşayanlar) için olumsuz bir etki oluşturabiliyor. Peki, kendimizi ve bu en hassas kişileri bu sosyal platformların olumsuz etkisinden nasıl koruyabiliriz?

Kontrolde kalmak

“Sosyal medya kullanımınız, harcadığınız zaman ve ne tükettiğiniz ya da ne ile etkileşime girdiğiniz konusunda kontrolün sizde olduğunu hatırlayın,” diyor Craddock. Medya okuryazarlığını artırmak, gerek sosyal medyayı kullanma biçimimize gerekse işleyişine dair farkındalığı artırmak ve maruz kaldığımız akışı olumlu içeriklerle doldurmak ruh sağlığımızı korumada başvurabileceğimiz stratejilerin bir kısmı. “Her birimizin bizi belirli eylemlere yönlendirecek şekilde seçilmiş, sosyal medyanın kişisel bir versiyonuna eriştiğimizin farkında olursak alternatif haber kaynakları arayarak, normalde takip etmeyeceğiniz insanları ve markaları takip ederek bu algoritmaları bozabiliriz,” diyor Goldstaub. “Algoritmalar üzerindeki gücünüz sandığınızdan daha fazla; balonunuzun sizi tanımlamasına izin vermeyin.” 

Fakat nihayetinde, yasama seviyesinde eyleme geçilmesi gerekiyor. The Social Dilemma’nın haklı olduğu nokta yaptığı değişim çağrısı. Harris’in filmin sonuna doğru değindiği üzere, mevcut durumda sosyal medya şirketleri yarattıkları sorunları daha fazla veri ve algoritmayla çözebileceğine inanıyor. Ancak bu şirketlerin asıl ihtiyacı olan şey; daha ahlaki bir işleyiş benimsemelerini, olumsuzlara kıyasla olumlu davranışları ve ruh sağlığını yüceltmelerini sağlayacak şekilde, teknoloji kullanımlarına dair artırılmış regülasyonlar ve zorunlu kanunlar.

Aynı zamanda, sosyal medyanın ruh sağlığımızı nasıl etkilediğinden bahseden (ki muhtemelen biri sosyal medyada biri paylaştıktan sonra okuduğunuz) korku tellallığı yapan, tık tuzağı makalelere karşı dikkatli olmalıyız. Çünkü, Dr. Marsden’e göre bu yazılar panik yaratıyor ve ruh sağlığının kök nedeni olarak yalnızca sosyal medyaya odaklanıyorlar. “Odağı ruh sağlığı bozulmalarının altında yatan sebeplerin uzun listesinden (örneğin önemli olumsuz olaylar, istismar, çatışma, yoksulluk, eşitsizlik, yaşam fırsatları eksikliği ve madde kullanımı) uzaklaştırıyorlar.” 

Bu sebeplere dikkat edene dek, sosyal medyanın ruh sağlığımız üzerindeki etkisi çok daha az önemli kalacak. Dr. Marsden şöyle devam ediyor: “Belki de sosyal medya gerçekten de toplumdaki iyi ve kötüyü yansıtan bir aynadır. Yansıması sebeple karıştırmamaya dikkat edelim.”

İlgili Başlıklar