Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Mücevheri bedenle kurulan kişisel bir ilişki olarak ele alan üç çağdaş marka Panconesi, Sonia Petroff ve Juju Vera’nın yaratıcıları, tasarım yolculuklarını Vogue Türkiye ile paylaştı.
Sonia Petroff; geçmişle bugün arasında kesintisiz akan, kendini tekrar etmeyen ama köklerinden de kopmayan bir mücevher mirasının bugüne uzantısı. 1960 ve 80’li yıllar arasında saygın bir aksesuar tasarımcısı olan Sonia Petroff’un tasarım arşivini yeğeni Maria Leoni-Sceti devralarak 2018 yılında markayı kurmuş. “Sonia Petroff aslında güçlü bir miras ve kişilik duygusu üzerine kurulu.” Bu miras markanın bugünkü haline estetik referanslardan tasarımın sezgisel haline kadar işlemiş. Markanın erken dönemlerinden itibaren öne çıkan o heykelsi tasarım dili bugün hâlâ korunuyor. “Akışkan formlar, güçlü hacimler, oldukça duyusal ama aynı zamanda güçlü bir his” diye anlatıyor Leoni-Sceti. Sonia Petroff’ta koleksiyon kavramı yeni bir başlangıçtan çok, devam eden bir diyaloğun parçası şeklinde ilerliyor. “Elimizde inanılmaz sayıda vintage parça, eskiz ve eski fotoğraf koleksiyonu var ve çoğu zaman sadece onları inceleyerek vakit geçiriyorum” diyor Maria Leoni-Sceti. Bu süreçte bir detay, bir form ya da küçük bir motif öne çıkıyor ve koleksiyonun yönünü belirliyor. Bire bir tekrardan kaçınan tasarımcı bir parçayı yeniden yorumlama fikrini her zaman göz önünde tutuyor. Bu yüzden her koleksiyon, öncekinden kopmak yerine onunla büyüyor. “Her koleksiyonun zaten var olan bir şeyden doğal olarak büyümesi fikrini seviyorum.” Bu yaklaşım mücevherlerin kendisine de yansıyor. “Mücevherin gerçek bir varlığı olmasını hayal ediyorum. Bir kıyafetin içinde kaybolmamalı, ona bir şey katmalı, neredeyse bir enerji gibi.”
Bu cümle, markanın karakterini en yalın şekliyle özetliyor. Leoni-Sceti, 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonunda doğadan ilham alarak mücevher formunu yeni oranlar, renkler ve dokularla yeniden yorumlamış. Arı motifiyse parlak taşlar ve gold detaylarla farklı formlarda yer almış. “Yenilik genelde bu referansları nasıl yeniden yorumladığımızdan geliyor. Mevcut parçalardaki küçük değişiklikler ana parçanın hissini ciddi şekilde değiştirebiliyor.” Bu yaklaşım, markanın geçmişine sadık kalırken kendini güncelleme biçimini de netleştiriyor. Markanın gustosu olan sınırlı üretim ve el işçiliği de bu parçaları doğal olarak daha kişisel kılıyor. Ama onun istediği bundan fazlası: “Birinin hayatının parçası olsun, sık takılsın, anılar biriktirsin, belki nesilden nesile geçsin.” Bu yüzden Sonia Petroff mücevherleri sezonluk değil. “Mesele duygusal olarak kalıcı bir şey yaratmak olmalı.”

Fotoğraf: Panconesi
Marco Panconesi; Givenchy, Fendi ve Balenciaga’daki kariyerinin ardından 2018’de kurduğu kendi markasının DNA’sını dört kelimeyle anlatıyor. “Birikim, hareket, doğa ve doku.” Onun için bu unsurlar her parçanın bedenle nasıl etkileşime girdiğini tanımlıyor. Koleksiyonlarına baktığımızda ilk fark edilen şey de sabit durmayan, hareket ettikçe anlam kazanan bir yapıdaki mücevherler oluyor. Üst üste gelen, farklı şekillerde takılan, kişiye göre yeniden kurgulanan parçalar, mücevherlerin katmanlı ve farklı şekillerde kullanılarak kişisel bir ifade yaratabileceği fikrine odaklanıyor. Markanın ilk koleksiyonlarından itibaren var olan bu hareket hissi zamanla daha belirgin bir dile dönüşmüş. Floransa’da, geleneksel mücevher üretiminin içinde büyüyen tasarımcı, o günlerden beri geliştirdiği tasarım dilini teknik olarak sağlamlaştırmış. “Zanaatkarlığı ve malzemeyi öğrendim ama her zaman onu korumaktan ziyade yeniden yorumlamak istedim.” Panconesi’nin her koleksiyonu da aynı mantıkla ilerliyor. “Genellikle evrensel bir hafıza taşıyan klasik formlara geri dönüyorum ve onları malzeme ve detaylarla yeniden işliyorum. Her zaman bir simya unsuru var.” Metal, taş ve renk bir araya geldiğinde ortaya çıkan sonuç bazen planlı, bazen tamamen içgüdüsel ilerliyor. “Artık mesele tek bir referans değil geçmiş ve bugün, kesinlik ve içgüdü arasında bir ilişki kurmak.”
Markanın 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonunda bu yaklaşım daha da belirginleşiyor. Örneğin; akik taşının inceltilerek neredeyse ışık geçirir hale getirilmesi ve parlak yüzeylerin daha hacimli metal formlarla birleştirilmesi yumuşaklık ve sertlik arasında net bir kontrast oluşturuyor. Metal ve kristalin birlikte kullanımının daha keskin bir etki yarattığı parçalardaysa romantizmden taviz verilerek punk bir hava yaratılıyor. Tasarımlarının gelip geçici değil zamana meydan okuyan parçalar olmasını önemseyen Panconesi, mücevherlerinin beden ve stil üzerindeki dönüştürücü gücüne inanıyor. Bazı parçaların uzun süre takılması ve sahibiyle bağ kurarak kişisel bir anlam kazanması onun için oldukça önemli. “Takı, oyun ve deneyselliği davet etmeli.” Yani hem kalıcı hem değişken olabilmeli. “Zamanı ve trendleri aşabileceğine, nesilden nesle aktarılabileceğine inanıyorum.”

Fotoğraf: Juju Vera
Julia “Juju” Ferentinos, vintage takı satıcısı olarak başladığı kariyerini New York merkezli markası Juju Vera’yı kurarak taçlandırmış. Tasarımlarına dışarıdan bakıldığında ilk hissedilen şey, hızla tüketilen bir aksesuar fikrinin yerine, zamanla kurulan bir ilişkiyi koyan, daha sessiz ama daha kalıcı parçalar olmaları. Ferentinos için markanın çıkış noktası da bu ilişkiye bağlanıyor. “Juju Vera zarafet ve zanaatkarlık üzerine kurulu. Daha bilinçli bir giyinme arzusuyla başladım.” Bu başlangıç, markayı yalnızca bir mücevher çizgisi olmaktan çıkarıp, bedenle kurulan daha kişisel bir ilişkiye taşıyor. “Parçalarımı takıdan çok bir süsleme aracı olarak düşünüyorum.”
Greko-Romen miras, heykel ve form Ferentinos’un tasarımlarının omurgasını oluştururken; vintage aksesuar satıcısı olarak geçirdiği yıllar, hangi parçanın kalıcı olduğunu öğrenmesini sağlamış. “Yıllarca neyin zaman içinde anlamını koruduğunu araştırdım, bu hâlâ yaptığım her şeyi yönlendiriyor.” Stüdyosu Frida Kahlo’dan Kleopatra’ya kadın portreleriyle çevrili olan Ferentinos, bu figürlerin tasarımlarını etkilediğini belirterek, ilhamın estetikten çok karakterle ilgili olduğunu söylüyor. “Genellikle aklımda bir kadınla başlarım. Bir yere, zamana ya da duyguya bağlı bir karakteri düşünürüm” diyerek tasarım sürecini neredeyse sinematografik bir kurguya dönüştürüyor. İlham kaynakları da bu yüzden doğrudan mücevherle sınırlı değil. Mimari, mobilya, eski objeler, mitoloji ve sinema gibi çeşitli alanlara dağılıyor. Heykelsi, daha saf formlardan, zamanla incelen ve katmanlı bir dile doğru evrilen ama özünü hiç terk etmeyen bir marka dili oluşturma vizyonunu benimsiyor.
Son koleksiyonunda Art Deco etkisiyle birlikte beyaz safir, sitrin ve elmas gibi taşlarla çalışan Ferentinos, bu dili biraz daha rafine ve katmanlı bir noktaya taşıyarak mücevherler yaratma arzusuyla ilerlemiş. Tasarım sürecinde eskizlerini kendi çiziyor, prototipleri balmumundan şekillendiriyor ve ardından üretim süreçlerine geçiyor. Bu yüzden Juju Vera’nın kalbinde zanaatkarlığın önemi bir hayli büyük. “Mücevherlerimin, onları takan kişinin hayatının bir parçası olmasını istiyorum. Sanki zaten ona aitmiş ve neredeyse miras kalmış gibi hissettirmesini seviyorum.” Juju Vera’nın asıl gücü de tam burada ortaya çıkıyor. Tasarımlar bir stilin parçası olmaktan çok, onu taşıyan kişinin ritmine uyumlanıyor. Ne fazla iddialı ne de tamamen geri planda; kendi yerini bilen ama varlığını hissettiren bir denge kuruyor. Bu yüzden bir Juju Vera parçası, kombinasyonu tamamlamaktan ziyade onu yükseltiyor. Günlük bir ânın içine sızıyor, zamanla kişisel bir alışkanlığa, ardından da vazgeçilmez bir parçaya dönüşüyor. Belki de bu yüzden Ferentinos’un tasarımları yeni görünmekten çok, zaten hayatınızdaymış hissi yaratıyor.
