Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Dönüşüm, inziva ve değişim kavramlarından beslenen, moda dünyasında yükselişe geçen üç farklı tasarımcı, yaratıcı dünyalarının kapılarını Vogue Türkiye için aralıyor.
Onlar yüksek moda otoritelerinden tam puan almış, farklı şehirlerden üç tasarımcı. Danimarkalı Nicklas Skovgaard, dinginliğiyle bildiğimiz İskandinav modasını kendine has hayal gücü ve sürdürülebilir yöntemlerle yaratıcı bir zemine oturtmayı hedeflemiş hep. Antik çağlardan ve mimariden beslenen Paris doğumlu Emma Rowen Rose, bir markanın hikayesi olması gerektiğine inanıyor. Kusursuz yapının izini sürerken yenilikçi materyalleri tasarımlarına dahil ederek elini güçlendiriyor. 2026 LVMH yarı finalistlerinden Belçikalı Julie Kegels’ın tasarım dünyası ise biraz daha provokatif. Var olana dokunmayı, bozmayı ve ondan yepyeni bir tasarım yaratmayı önceliklendiriyor. Son koleksiyonundaki trompe l'œil tekniğiyle yapılmış yüksek mücevherlerin hikayesi dikkate değer.
Danimarka’nın küçük bir adasında büyüyen Nicklas Skovgaard, moda yolculuğuna çocuklukta açtığı My Clothing Blog sayfasıyla başladı. Onun moda yolculuğunda giriş, gelişme ve sonucun karmaşık bir şekilde ilerlemesine yer yok: Düşünceli, sezgilerine güvenen ve sabırla ilerleyen bir marka yaratmak en büyük gustosu. Nihai hedefleriyse romantizm ve gerçeklik arasındaki o alanda var olmakla; zanaatkarlığa ve hikaye anlatısına değer veren, ama aynı zamanda çelişkiye ve kişisel yoruma alan bırakan bir marka inşa etmekle alakalı.
Dolayısıyla koleksiyonları hacim, oran, hikaye ve dokuların kontrastı üzerinden kuruluyor. “Yumuşaklık güçlü siluetlerle eşleşir, romantik detaylar daha işlevsel unsurlarla dengelenir. Konfor ile varlık arasındaki gerilimin koleksiyona gücünü verdiğine inanıyorum” diyen Skovgaard’ın tasarım evreni kişisel ile hayali olan arasında bir yerde konumlanmış. Çocukluk anılarından ev içi sahnelere, müzikten pop kültüre uzanan bir harita çiziyor. “Klasik yapılar alışılmadık kumaşlarla buluşuyor ya da romantik jestler daha işlevsel ya da ham bir unsurla kesintiye uğruyor.” Markanın DNA’sını kontrast ve gerilim üzerinden tanımlaması boşuna değil; tanıdık ama hafif tuhaf, gerçek ama rüya alanına yaslanan bir estetikten söz ediyor. Tüm bu yaklaşımın merkezinde ise sezgisel ve temas halinde bir terzilik biçimi var. “Çok sezgisel çalışırım ve giysilerle yakın bir ilişki kurarım. Çoğu zaman malzemelerin sürece yön vermesine izin veririm.”
2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonunda uyku temasını ele alan Skovgaard, “Sessiz ve neredeyse bilinçsiz anlara her zaman ilgi duydum; uyku başlamak için en doğru yerlerden biri gibi geldi. Uyuduğumuz an en az performatif olduğumuz yerdir, ertesi gün dünyaya nasıl göz açtığımızı doğrudan etkiler. Uyku kaliteniz, yatağınızı nasıl yaptığınız, ne kadar dinlenmiş ya da huzursuz hissettiğiniz tüm bunlar nasıl giyindiğinizi incelikli bir şekilde etkiler.” Bu kadar tanıdık bir alanı podyuma taşımanın kolaylıkla giyilebilir olandan uzaklaşıp teatral bir şova dönüşebileceğini sorduğumda Skovgaard bilinçli olarak bundan kaçındığını söylüyor: “Bu kadar tanıdık bir şeyi podyum anlatısına dönüştürmek, onun mahremiyetine saygı göstermekle ilgiliydi. Bunu fazla dramatize etmek istemedim. Yarı uykulu halde giyinir gibi katmanlamak, koruyucu ya da rahat hissettiren kumaşlar kullanmak, sarılmış ya da tutuluyormuş hissi veren siluetler yaratmak benim için önemliydi.” Nitekim tasarımlarında kullanılan kapitone, tül ve şifon katmanları sarıp sarmalanan battaniyeleri anımsatırken dantel işlemeler, saten yakalar ve ince kurdelelerden oluşan parçalar gecelik görünümlerini anımsatıyor. İşlemeli korse benzeri büstiyerler, fırfırlı şort ve pantolonlar, A kesim elbiselerle iç giyim, uyku giyimi ve spor giyimin gerçek hayatta nasıl iç içe geçtiğini yansıtıyor. Bir nevi inovatif fikirler ve terziliği rüyalar alemine taşımak Skovgaard’ın bu sezon yüksek modadaki izi oluyor.

Fransız lüks modasının genç temsilcilerinden Emma Rowen Rose, bir markanın güçlü bir tezinin olmasını zenginlik olarak tanımlıyor. 2018 yılında kurduğu markasının kalbinin burada attığını belirten Rose, kökleri mümkün olduğunda güçlendirmeyi ve benzersiz bir imza yaratmayı önemsiyor. Her sezon tamamen yeni bir evren ve küresel bir konsept sunarak benzersiz bir Rowen Rose personası ortaya çıkarmayı hedefleyerek markasının DNA’sını özgüven ve kaygısız bir moda anlayışına demirliyor.
Emma Rowen Rose, bu yolda feminen ve maskülen çizgileri bir araya getirerek tasarımlarını şekillendirmeye başlamış. “İlhamı her zaman koleksiyon içinde çeşitli şekillerde yansıtıyorum; bazı unsurları çok gerçekçi biçimde, bazılarını ise şekiller, siluetler, kumaşlar ve styling yoluyla daha kavramsal olarak işliyorum” diyen tasarımcı koleksiyonun her parçasında klişe olanla beklenmedik olanı ince bir çizgide buluşturuyor. Örneğin; keskin hatlar, sportif esintili bir yaklaşımla, giyenin zarif ve rahat hissedebilmesi için salaş siluetlerle hafifliyor. Geleneksel kıyafet kodlarını, özgünlükle birleştirerek benzersiz bir tavır geliştirmekse Rose’un en büyük meziyeti.
Tasarımcı, 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonunda Antik Yunan ve Roma hamamlarının büyüleyici dünyası ve inziva kültürünü günümüze taşıyor. Markanın ilk defilesi olan bu koleksiyonda tasarımcının imzası yapılandırılmış omuzlar ön planda; siluetlerse, tüy kadar hafif kumaşlar ve spor esintili detaylarla beklenmedik bir özgürlük kazanıyor. Rose, koleksiyonda ideal bir resort gardırobunun öğelerini detaylıca ele alıyor. “İnzivanın sakin ve rüya gibi dünyasını hafif dökümlü giysilerle ifade ederken heykeller ve atmosferden ilham alan parçalar için parlak detaylar kullandık.” Bu bağlamda, hafif akışkan formlar huzur verici bir gusto taşıyor; üzerine eklenen yapısal detaylar ise koleksiyona dinamik bir boyut kazandırıyor.
Malzeme paleti de koleksiyonun çarpıcı yanlarından biri. Rose, “Nazik kumaşları yapılandırılmış hale getirirken, güçlü malzemelerle akıcılığı yansıtmayı amaçladım” diyor. İpeksi jarse ve pileli tül gibi hafif kumaşlar tercih edilirken, parlak vinil ve ilk kez pliseleştirilmiş ekolojik deri gibi malzemeler beklenmedik bir yapı sunuyor. Bu yenilikçi yaklaşım, markanın temel felsefesine uygun olarak her parçaya derinlik katmış. Son olarak marka geleceğe karşı büyük bir motivasyon duyuyor. Tasarımcı sadece kıyafetle sınırlı tutmayıp yeni ürün kategorileri eklemeyi ve Rowen Rose’u kapsamlı bir yaşam tarzı haline getirmeyi hedefliyor.

Belçikalı tasarımcı Julie Kegels, Royal Academy of Fine Arts’tan mezun olduktan sonra 2024 yılında Antwerp merkezli kadın giyim markasını kurdu. Gerçekçi detaylarla fantezinin kesiştiği bir anlatım dilini benimseyen tasarımcı, “Günlük hayatın ortasında masalsı bir estetiğin ortaya çıkabileceğine inanıyorum” diyor. Markanın tasarım vizyonu, bağımsız ve deneysel. Öyle ki, sokaktan bir an, sinemadan bir sahne veya klasik edebiyattan bir motiften beslenebiliyor Kegel. “Bir Hitchcock gerilimi, bir Kafka karakterinin rutininde hayat bulabilir” diyen tasarımcı, her sezon bir öncekinin öyküsünden yola çıkarak yeni bir hikaye anlatmakta kararlı. “Kendimi bir hikaye anlatıcısı gibi görüyorum. Her koleksiyon bir sonraki değişimin habercisi.” 50/50 adlı ilk koleksiyonunda zıtlıkları masaya yatıran Kegels, Dresscode isimli 2025-26 Sonbahar/Kış koleksiyonunda iş kadını ile ev yaşamı arasında yeni bir köprü kurmuştu. 2026 İlkbahar/ Yaz sezonu koleksiyonu Quick Change ise bu yolculuğun yeni durağı: “Bir hikayeyi başlatmakla işim bitmez, devam ettiririm” diyen tasarımcı, önceki işlerindeki mizah ve zekayı üzerine ekleyerek tasarımlarına taşıyor. Son koleksiyonunda ise dönüşüm kavramını irdeliyor. Hitap ettiği kadın figürü, adeta zamanla yarışan bir kahraman; her an kendini yeni bir role hızla bırakarak kendini dönüştürmeye hazır. Kadının ritmine ayak uyduran koleksiyon, tek bir kıyafeti aynı anda hem gündüz kombini hem gece elbisesine dönüştürecek unsurlar barındırıyor. Koleksiyonda siluetler ve kumaşlar da aynı dönüşüm oyununun parçaları: “Bu koleksiyonda mat ile parlak, sert ile yumuşak arasında bir denge aradım” diyor Kegels. Koleksiyondaki en dikkat çekici sürpriz ise şüphesiz mücevher olmayan mücevherler. İlk bakışta değerli görünen ama aslında kumaştan ya da beklenmedik malzemelerden yapılmış bu parçaların hikayesini şöyle özetliyor: “O ‘yüksek mücevherler’in ikinci bir bakış yaratmasını istedim. Her biri dekoratif ama aynı zamanda giysinin hikayesinin bir parçası. Üstelik neye ve neden değer verdiğimizi sorguluyor.”
Julie Kegels’ın tasarım evrenindeki devinim, onun anlattığı büyülü moda diline de yansıyor ve izleyiciyi kendine özgü bir masalın içine çekiyor.


