Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Moda her zaman bize sayısız fikir veriyor, ama giderek daha az yön gösteriyor. Mikro trendlerin algoritmik hızında her şey bir an için cazip, bir sonraki an içinse çoktan eski. Tam da bu yüzden sezon koleksiyonları başka bir şeye işaret ediyor.
Trendlerden biraz yorulmuş olabilir miyiz? TikTok’un baş döndüren hızıyla doğup sönen mikro estetikler ne giymemiz gerektiğini söylemekte çok başarılı; ama neden giyindiğimizi açıklamakta zorlanıyor. Trend felsefesinin mantığı, fikri mümkün olduğunca hızlı kodlayıp çoğaltmak. Bu yüzden son birkaç yıldır gardırop oluşturmakla değil dijital reflekslerle harekete geçmiş gibi görünüyor tüketici.
Yeni trendlerin nasıl şekillendiğini milenyal popüler kültür çocukları olarak çok iyi biliyoruz. Neticede öğretmenimiz Miranda Priestly. Meşhur tiradında Oscar de la Renta’nın gök mavisi elbiselerden oluşan koleksiyonunu gösterdikten sonra bir dizi tasarımcının onu nasıl takip ettiğini ve ardından alışveriş merkezlerinden fastfashion markalarına her yerde bunun izini nasıl sürdüğümüzü anlatırken, trend oluşumunun döngüsü hakkında ipucu veriyordu. Fikir podyumlarda doğar, dergi sayfalarına girer, mağazalara iner, sokağa karışır ve nihayet gündelik hayata yerleşirdi. Elbette politik ve ekonomik atmosfer de fikrin podyuma taşınmasında etkiliydi. Hatta iklim kriziyle birlikte aralarına bir de coğrafi koşullar eklendi. (Bir anda neden bu kadar fazla fonksiyonel kıyafet ve yapay kürk ya da tüylü dokular görmeye başladık?) Bugün ise bu doğrusal trend çizgisi bozulmuş durumda. Trendler sadece estetik yönelim değil aynı anda üretilen, tüketilen, ekran görüntüsü alınan, meme’leşen ve çok kısa sürede tüketildiği için etkisini kaybeden bir veri paketi gibi çalışıyor.
Moda tasarımcılarından beklediğimiz, koleksiyonlarında görmeyi umduğumuz şey şaşırtılmak, yeniliklerle tanıştırılmak -bu kullanılan bir kumaş ya da dikiş tekniği olabilir ki bu konuda Glenn Martens, Matthieu Blazy ve Jonathan Anderson özellikle bizi her sezon şaşırtmayı başarıyor- ama en nihayetinde güzel kıyafetler görmek istiyoruz. Peki güzel kesilmiş bir elbise, bele oturan bir ceket yeterli mi? Tasarımcılardan esas beklediğimiz (belki sıradan tüketicinin önceliği olmasa da) ticari başarı ve içinde bulunduğumuz kültürle, gündemle bağ kurabilmesi. Günümüz koşullarını bir ayna gibi yansıtırken aynı zamanda sanatla bağ kurmasını, belki bizi “influence” etmesini istiyoruz, istemeliyiz.
Bir anda birçok tasarımcının, özellikle de trend belirleyici konumunda olan modaevlerinde ilk koleksiyonlarını sunmalarına odaklandık. Gördük ki tasarımcıların hemen hepsi kendilerini DNA çözmeye adamıştı. 50’lerin siluetini yeniden yorumlamak, 60’ların kodlarını çözmek… Peki, geçmişe hapsolmadan 2026’da yaşamayı denesek? Pandemi sonrasında yaygınlaşan, Instagram’ın her köşesinde karşımıza çıkan moda arşiv hesaplarının popülaritesi ve modaevlerindeki kreatif direktör değişimleri, modayı uzun süredir geçmişe dönüp bakmaya zorluyor. Arşivden çıkan parçalar ya da birebir yeniden üretilen replikalar kırmızı halıda yeniden dolaşıma giriyor. Oysa bu parçaların değeri yalnızca modaevlerinin tarihini temsil etmelerinden gelmiyor. Asıl anlam, onları giyen kişinin duygusal bakışında ve toplumda yarattıkları çağrışımlarda saklı. Unutulmaz dizi Six Feet Under’ın çokça alıntılanan repliği gibi: “Bunun fotoğrafını çekemezsin; çünkü o an zaten geçip gitmiş olur.”
Sürekli kendimize rol modeller belirleyerek onlar gibi giyinmek istiyoruz. Carolyn Bessette-Kennedy gibi görünmek, Bottega Veneta çantaları Jacob Elordi ya da Harry Styles gibi taşımak… Başkaları gibi görünme arzusu, sosyal medya sayesinde geliştirilen yeni bir trend algısı. Ama bu da kişiliklerimizden ödün veriyor. Tıpkı alt kültürlerin giderek yok olmaya başlaması gibi, modada kişisel dokunuşun ya da beyanın sonuna gelebiliriz. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Modanın derdi, algoritmayı beslemek mi, kimlik yaratmak mı yoksa bir fantezi sunmak mı? Michael Rider da bu soruya farklı bir yerden yaklaşan tasarımcılardan biri. Hedi Slimane’den sonra Celine için sunduğu ilk koleksiyonun ardından yaptığı açıklamada konukları pazar sabahı bir park yürüyüşüne davet etmek istediğini söylemişti Vogue Runway’in moda eleştirmenlerinden Sarah Mower’a. “Beyaz kutu içinde geçen defile haftasının ortasında gerçek hayata açılan bir kapı gibi.” Rider’ın yaklaşımı da tam olarak bu: İlişki kurulabilir parçalar, konsept fikrine mesafe koyan bir koleksiyon ve gündelik hayata ait bir ritim. Şov notlarının sonunda şu satır vardı: “Giyinmek, bir look yaratmak insanın gününü değiştirir. Nasıl yürüdüğümüzü, hissettiğimizi değiştirir. Bunu seviyorum.” Parçaları nasıl bir araya getireceğimiz konusunda bize alan bırakmak istiyor (Prada 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonu bu önermeyi biraz daha derinleştiriyordu). Moda eleştirmeni Sarah Mower’ın dediği gibi, Rider’ın hüneri tam da burada: Kıyafetleri kendi yöntemimizle bir araya getiriyormuşuz gibi hissettirirken, arzu nesnelerini de ustaca önümüze koyuyor.

Moschino 2026 İlkbahar/Yaz, Fotoğraf: Vogue Runway
Ve yine Rider bu konuda yalnız değil. Miu Miu ya da The Row da benzer bir noktadan bakıyor modaya ve hayata. Modayı yavaşlatmak, kişiselleştirmek, tek bir silueti viral slogan haline getirmemek. Bizi heyecanlandıran şey “Bu sezonun yeni viral parçası ne?” sorusu yerine “Bu look neden gerçek geliyor?”, “Neden taklit değil de tavır üretiyor?”, “Neden hayatın içine taşınabilir?” soruları. Bu sorular sezonun eleştirel dilinde çok net. Bu hızlanmanın yarattığı yorgunluk artık yalnızca eleştirel bir sezgi değil ölçülebilir bir ruh hali. Stitch Fix verilerine dayanan bir değerlendirmeye göre, müşterilerin üçte ikisi trend yorgunluğu yaşıyor; başka bir deyişle, neyin “in” olduğunu takip etmekten usandıklarını söylüyor. Bu, çok şey anlatıyor. Stil önerisi çoğaldıkça kişisel stil hissi zayıflıyor. Belki de bu yüzden “trend” kelimesi, 2026’da giderek daha az şey açıklıyor. Onun yerine daha açıklayıcı bir kavram beliriyor: Stil özerkliği. Kıyafetlerin neden bir araya geldiği, kişinin kendi mantığını nasıl kurduğu, bir görünümün internette ne kadar iyi çalıştığından çok bedende ve hayatta nasıl yaşadığı önem kazanıyor. Bir diğer moda yazarı Rachel Tashjian “trend mania” sonrasında gelen kişisel stil söyleminin yeni versiyonunun artık “tamamen devre dışı kalmak” olduğunu söylüyor. Kısacası giyinmek, seçtiğimiz kıyafetler TikTok stratejisi olmaktan çıkıp bir yaşama biçimine dönüşmeli. 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonlarını ilginç kılma hali de tam burada başlıyor. “Demokratik bir şey yapmak istedim” diyor Glenn Martens şov sonrasında kendine uzatılan ses kayıt cihazlarına. “Hazır giyim söz konusu olduğunda yapmak istediğim şey gerçek bir şey.” Basın notlarında koleksiyon “gerçek hayat için bir dizi fikir ve öneri” olarak tanımlanıyor. “Mesele gerçeklik.”
McKinsey ve BoF’un The State of Fashion 2026 raporunda, 35 yaş altı müşterilerin yüzde 81’inin satın alma kararında birincil itici güç olarak tasarım ve yaratıcılığı göstermesi de tesadüf değil. Piyasa doymuş, fiyatlar tartışmalı, sadakat kırılgan; bu ortamda trend üretmek yetmiyor, inandırıcı bir estetik dünya kurmak gerekiyor. 2026 İlkbahar/Yaz bu yüzden yalnızca “yeni sezon” değil aynı zamanda “yeni anlam” sezonuydu. Tasarımcıların da trend yorgunluğu karşısına koymaları gereken şey anlaşılabilirlik. Beğeninin ötesinde ya da trend yorgunluğunun karşısında duracak şey, ikna meselesi. Miuccia Prada’nın Miu Miu’su ya da The Row da Michael Rider gibi bizi kıyafetlerin gerçekliğine ikna edebiliyor. Her üç koleksiyonun ortak noktası, giymek istediğiniz kıyafetler sunmanın ötesinde styling konusunda, “look” yaratabilmek hakkında ilham olmaları, fikirler sunmaları. Fazlasıyla giyilebilir, son derece gerçek. Arzulanabilirlik vurgusu, bir şeyin yalnızca yeni olduğu için değil gerçekten istenir olduğu için değer kazanmasını anlatıyor bu tasarımcıların gözünde. Bu yüzden Matthieu Blazy’nin ilk koleksiyonu satışa çıktığında bir anda herkes butiklere akın etti. İnsanların iletişim kurabildikleri gerçek kıyafetler…
2026 ve ilerisi için en net konuşulan trendlerden biri internete ve sunduğu olanaklara bağlı kalmamak, onlara sadece istediğimizde erişme özgürlüğünü ele geçirmek, analog takılmak… Sebeplerinden biri elbette yorgunluk, ama aynı zamanda yapay zeka içerikleri, özellikle zanaatı yüceltmesini beklediğimiz yüksek modanın kendini bu yeni araca fazla kaptırması da. Belki de bu yüzden geçtiğimiz şubat ve mart boyunca izlediğimiz 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonlarında Louis Vuitton’dan Miu Miu’ya, Hermès’ten Dior’a hemen herkes bizi toprağa basmaya, doğayla iletişim kurmaya çağırmıştı. “Gerçek hayatta nasıl hissettiğiniz ve nasıl görünmek istediğiniz çok daha önemli hale geliyor” demişti Rachel Tashjian, Opulent Tips newsletter’ında bir keresinde. “Uzun bir aradan sonra ilk kez trendleri yönlendiren şey, gerçekten iyi alışveriş yapma arzusu.”
Dünya karmaşık ve tedirgin edici; bu yüzden insanın istediği şey, hayatın içinde rahatça hareket etmesini sağlayan kıyafetler. Mandy Lee, bir trend analiz uzmanı ve önümüzdeki beş yıl boyunca üretilen bütün kıyafetlerin bir amacı olması gerektiğini söylüyor. İzlerini 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonlarında hissediyoruz zaten. Dokusal taşkınlıklar (Bottega Veneta, Rabanne), püsküller (Balenciaga, Givenchy) yani yüzeye eklenen hareketler var. Diğer tarafta korunma ve örtünme hissi uyandıran zırhlar (Loewe, Stella McCartney)... Louise Trotter’e göre kalkan gibi duran ileri dönüştürülmüş fiberglas etkili üstler ona özgürlük hissi veriyor.
2026 İlkbahar/Yaz sezonu paradokstan beslendi. Gösteriş ile içe kapanma, bedenle temas ile bedenden mesafe, hafiflik ile ağırlık aynı koleksiyonlarda karşımıza çıktı. Tenimizde hissettiğimiz kıyafetlerin içinde nasıl hissetmeliydik? Matthieu Blazy’nin Chanel’in haute couture koleksiyonu için ortaya attığı önerme de bunun etrafında şekilleniyor. Blazy, neredeyse her şeyin çıkış noktasının dokunmak ve hissetmek olduğunu söylüyor.
Gerçek hayata değen ama sıradanlaşmayan kıyafet, bugünün en zor formülü. Miuccia Prada’ya göre ise giysiler bir şeyleri ima etmeli. İşlevi doğrudan belli olmamalı. Miu Miu için tasarladığı önlükler ne anlama geliyordu? Prada koleksiyonunda karşımıza çıkan sutyenlerin asıl amacı neydi? Bütün bunlar bize anti-trend çağında olduğumuzu söylemiyor; daha doğrusu, saf anti-trend romantizmine kapılmamak gerek. Çünkü moda trend üretmeden yaşayamaz. Sorun trendin varlığı değil tek başına anlam üretme kapasitesini kaybetmiş olması.
Tüketici kıyafetleri kendi duygusal ve pratik mantığıyla bir araya getirmeli. Dolayısıyla sezonu tarif etmek için “boho geri döndü”, “omuzlar büyüdü” gibi cümleler yetersiz kalıyor. Evet, alt trendler var; kimi yerde renk patlaması, kimi yerde utility, kimi yerde yumuşatılmış ofis giyimi ya da aşırı süsleme. Ama bunların hiçbiri tek başına sezonu açıklamıyor. Markalar yükselmekte olan çılgınlığı hızla ticarete çevirmek için takvimleri kısaltıyor, koleksiyonları lookbook’la aynı hafta satışa açıyor. Yani endüstri hızlanmaya devam ediyor. Aç olan algoritmayı beslemek ya da ona karşı durmak da bizim elimizde.
İyi giyinmek, trendleri herkesten önce yakalamakla ilgili değil. Onları filtrelemek, geciktirmek, dönüştürmek ve kişisel bir mantığa oturtmakla ilgili. Daha hissederek giyinmek. Daha dikkatli birleştirmek. Daha çok yaşamak. Hem fiziksel hem duygusal anlamda üzerinde iz bırakan şeyleri tercih etmek. Kullanıldıkça güzelleşen çantalar, hareket ettikçe açılan elbiseler, fotoğrafta tam çözülmeyen yüzeyler, bedenle birlikte anlam kazanan katmanlar... Trend yorgunluğunun içinden çıkan yeni arzu belki de kıyafetle yeniden duygusal bir bağ kurmak.