Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Marty Supreme, kıyafeti bir hareket alanı olarak ele alan, stilin karakterle birlikte yön değiştirdiği bir dünya kuruyor.
Josh Safdie’nin yönettiği Marty Supreme, 1950’lerin Amerika’sında geçen, hırsı ile yön duygusu arasında sıkışmış bir karakterin hikayesini anlatıyor. Timothée Chalamet’nin canlandırdığı Marty, şöhretin kıyısında dolaşırken hayatını hızla, çoğu zaman da düşünmeden kurcalayan bir figür. Film, suçla başarı, arzuyla kontrol arasındaki çizgiyi bilinçli olarak bulanık bırakıyor. Bu bulanıklık filmin görsel dilinde de kendini gösteriyor. Marty Supreme’i stil üzerinden incelendiğinde ilginç kılan da bu. Kıyafetlerin karakteri tanımlamak yerine, onun yön değiştirdiği anlara eşlik etmesi...
Marty Supreme bir stil filmi gibi ilerlemiyor. Daha ilk sahnelerden itibaren kıyafetlerin burada izlenmek ya da beğenilmek için var olmadığını hissediyorsunuz. Josh Safdie’nin kamerasında 'giyinmek', sahnede kalmanın bir yolu. Bazen yer değiştirmek, bazen dikkat dağıtmak, bazen de iz kaybettirmek için kullanılan sessiz bir araç.

Fotoğraf: Getty Images
Timothée Chalamet’nin canlandırdığı Marty’nin üzerindeki parçalar, hafızada tek tek yer etmiyor. Atletik ceketler, solgun eşofmanlar, numaralı gözlükler… Marty’nin kıyafetleri onun kim olduğunu anlatmıyor; o an nerede durduğunu, nasıl algılanmak istediğini gösteriyor. Onun dünyasında giyinmek, kendisinin başkalarınca nasıl okunacağını kontrol etmek anlamına geliyor.

Fotoğraf: Getty Images
Gwyneth Paltrow’un canlandırdığı Kay’de bu kontrol daha incelikli ve daha tehlikeli bir form alıyor. Zarafet onun için bir temas alanı. Elbiseler, yumuşak siluetler ve zarif detaylar, karşısındakini gevşetmek için devreye giriyor. Kay’in stilinde her şey yerli yerinde ama hiçbir şey masum değil.
Bu hissi güçlendiren en önemli detaylardan biri mücevherler. Filmde elmaslar dekoratif bir unsur gibi davranmıyor; sahneye girdikleri anda gerilimi artırıyor. Taşların parıltısı güven vermiyor, bir huzursuzluk yaratıyor. Çünkü burada mücevherler riski temsil ediyor. Üzerinde taşındıkça ağırlık kazanan, düştüğünde ise herkesin nefesini tutmasına neden olan objeler bunlar.

Fotoğraf: Getty Images
Odessa A’zion’un canlandırdığı Rachel karakteri bu yaklaşımın en net örneklerinden biri. Katmanlı giyimi, yün dokuları ve sade siluetleriyle Rachel’ın stili dikkat çekmeye çalışmıyor ama geride de durmuyor. Bu giyinme biçimi, görünürlükten çok sürekliliğe odaklanıyor. Rachel’ın kıyafetleri karakterin enerjisini yükseltmekten çok, onu ayakta tutuyor.
Filmin genel stil dilinde kıyafetlerin kusursuz görünmesi önem taşımıyor. Aynı parçaların tekrar tekrar giyildiğini, kumaşların zamanla yorulduğunu fark ediyorsunuz. Kıyafetler karakterlerle birlikte yaşlanıyor, kirleniyor, iz taşıyor.