21 Haziran 2016

Kusursuz Kusurlarıyla Lana Del Rey

FOTOĞRAF: LİZ COLLİNS

MODA EDİTÖRÜ: KONCA AYKAN

RÖPORTAJ: BUĞU MELİS ÇAĞLAYAN


lana del rey

Fotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

Eylül ayının sonlarına doğru yayınladığı yeni albümü Honeymoon’un olası hit’lerinden God Knows I Tried’da “Uğruna yaşayacak pek bir şeyim yok / Şöhreti bulduğumdan beri” diye mırıldansa da, müziğinin yalnızca karanlık düşünceler ve üzüntüyle ilişkilendirilmesinden hoşnut değil, Lana Del Rey: “Sorgulayan bir yaradılışım ve kendine has bir sözcük dağarcığım var, ikisinin birleşimi insanların kendi hikayelerini yazmalarına zemin hazırlıyor” diyor ve ekliyor: “Bunu üzüntülü yerine, epey düşünceli olarak tanımlamayı tercih ederim!” İşte onun ikilemi de tam olarak bu: Melankolik tavrının mutluluğunun (hatta daha önemlisi başarısının) bir parçası olması. Kesinlikle yapay değil ama gerçek olamayacak kadar da göz kamaştırıcı. Eski Hollywood sihri, tüm mesafesi ve gizemiyle yine iş başında.

lana del rey

Fotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

Hikayenin başlangıcı, beklenmedik ölçüde sıradan. 1985’te New York’ta doğan Elizabeth “Lizzy” Grant, üniversiteyi bitirdikten sonra Brooklyn’e yerleşir ve müzik kariyerine etkili bir başlangıç yapmak için hazırlıklara başlar. Çekingen ama güçlü sesini dünyaya duyurmak için ufak barlarda sahne alan felsefe mezunu Lizzy, her gün yüzlerce genç müzisyenin fark edilmeye çalıştığı müzik endüstrisinde hızla kaybolup gider. Bu sarışın, sade genç kız YouTube’daki bir canlı performans videosunda, yeşil tişörtüyle öylece dururken, kendi içinde Lana Del Rey’in olduğunu henüz bilmemesi mi, yoksa dünyanın Lana Del Rey’i gözlerinin içine baka baka es geçmiş olması mı daha tuhaf, bilinmez. Birkaç isabetsiz denemenin ardından Ocak 2010’da kendine yeni bir kimlik kurgulayan Grant, ona deniz kıyısının ihtişamını anımsattığı için Lana Del Rey isminde karar kılıp yeniden doğar.

lana del reyFotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

Lizzy’yi pek tanımasak da ortada berrak bir gerçek var: Tüm ulaşılmazlığı ve görkemiyle Lana, Lizzy her kimse onun tam zıttı. Tüm dünyada sekiz buçuk milyon kopya satan Born to Die albümünden bu yana tüm gözler üzerinde. Sürekli izlendiği gerçeğinin farkında, hatta bu gerçek son albümü Honeymoon’un da merkezinde. Voyörizmin erkek egemen yapısını gizliden gizliye kıran Amerikalı müzisyen, kendini bir popüler kültür objesi olarak konumlandırdığı düşünülürken etrafındaki herkesi bakışlarının merkezine yerleştiriyor. Bununla da kalmıyor; "erkekler kadınlara bakar, kadınlar kendilerine bakılmasını izlerler" diyen sanat eleştirmeni John Berger’in geleneksel voyörizm üzerine bu sadeleşmiş vurgusunu Music To Watch Boys To (Erkekleri İzlemek İçin Müzik) şarkısıyla sınıyor: “Honeymoon’daki görsel elemanlar, insanları öylece izlemek başta olmak üzere voyörizme yapılan birçok göndermeye sahip. Sanırım bu, benim şu an durduğum noktanın bir yansıması.”

lana del reyFotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

Honeymoon üzerinde çalışırken, kendi modundan ilham alan ve ona ayak uyduran bir atmosfer kurgulamış Lana. Bunun yanı sıra, daima sevdiği The Beach Boys ve The Moody Blues’un müziklerindeki işitsel manzaralardan da ilhamla yaratmış: “Onların da bu süreçte beni etkilediğini söylemek yanlış olmaz” diyor ve ekliyor: “Bir taraftan albüm için çalışırken, bir taraftan farklı projelerle uğraşmak da benim için önemli, böylelikle sürecin içinde sıkışıp kalmıyorum.” Bir önceki albümü Ultraviolence’da bir Nina Simone klasiği olan The Other Woman’ı seslendirmişti, Honeymoon’da ise Don’t Let Me Be Misunderstood’u yeniden yorumluyor. Kendini büyük bir Nina Simone hayranı olarak tanımlayan Lana, yakın zamanda izlediği Liz Garbus imzalı Simone belgeselinden de epey etkilenmiş.

lana del rey

Fotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

Melankoli mevzusunda anlaşamasak da, ürettiği müziğin sinematografik olduğu konusunda dünyanın geri kalanıyla hem kir: “Büyük kirlerim, güçlü bir estetik algım ve vizyonumu paylaşabildiğim muhteşem bir prodüktörüm var. Zengin bir işitsel atmosfer yaratmama yardımcı olan insanlar, arada sırada benim gerçekliğime dalabildikleri için çok şanslıyım!” Bu karakteristik sound, kaçınılmaz olarak beyazperdedeki işbirliklerinden sorumlu. Baz Luhrmann’ın Great Gatsby’sinden Tim Burton’ın Big Eyes’ına, ses getiren lmler için stüdyoya giren Lana’nın bu konudaki hayali, henüz gerçekleşebilmiş değil.

“Andrew Lloyd Webber ile çalışmayı çok isterdim” itirafının ardından devam ediyor, “ortaya çıkan ürün eminim ki zamansız ve ikonik olurdu. Benzer bir bakış açısına sahip olduğumuzu hissedebiliyorum.” Lana usta yönetmenlerin büyük projeleri için soundtrack hazırlamıyorken de sinematogra k algısına mesai yaptırmaya devam ediyor. Nasıl mı? Tabii ki alamet-i farikası haline gelen estetik anlayışını inşa eden müzik videolarıyla. Kasvetli ve soluk renklere keskin bir eyeliner’ın güçlendirdiği puslu bakışlarının eşlik ettiği her klibin başlangıç noktası, hayalindeki tek sahne: “Genelde tüm video bu tek sahnenin etrafında şekilleniyor. Rüya mekanımın neresi, yönetmenimin kim olduğu konusunda da bana yol gösteriyor.”

lana del reyFotoğraf: Liz Collins, Vogue Türkiye - Kasım 2015

İsteyerek veya istemeyerek melankoliyle bu kadar içli dışlı olan biriyle konuşurken, söz dönüp dolaşıp distopyalara geliyor. “Bazen kendi gerçekliğim, bazen de zihnimin beni götürmesine izin verdiğim hayali, tekinsiz bir yer” diyor kendi distopyasını anlatırken: “Tabii hayal gücümün müziğime daha pozitif bir biçimde yansımasını tercih ederim.” Görünen o ki, etrafını çevreleyen karanlık sis perdesi aralandığında daha net bir resim çıkıyor ortaya. Üzerine bir zırh gibi geçirdiği “eski Hollywood sihri”nin altında Lana’nın kim olduğunu öğrenmeye çalışırken cevaplar bulanıklaşmaya başlıyor. East London’da bir stüdyoda karşımızda oturup margaritasını yudumlarken biz de herkesin yaptığı gibi onu izliyoruz. Belki de Lizzy’nin kendi elleriyle yarattığı Lana, yalnızca bizim onu hayranlıkla izlememizi izlemek için doğmuş.

ETİKETLER: LANA DEL REY