08 Temmuz 2018

Karşınızda: Refik Anadol

YAZI: HANDE OYNAR

refik anadol

Fotoğraf: Chantal Anderson

Rick Deckard’ın, yağmurlu, karanlık ve sefil Los Angeles sokaklarında kaçak android avına çıktığı 2019’a yalnızca bir sene kaldı. Aynı yıl dünyadaki akıllı telefon kullanımının 5 milyar kişiye ulaşması bekleniyor ve bunların yüzde 70’inden fazlası Android isimli bir işletim sistemi kullanıyor. Bilim-kurgu edebiyatının ve bunun geçtiğimiz yüzyılda beyazperdeye yansımalarının, bilimin ilerlemesindeki en büyük etkenlerden biri olduğu iddiasını duymuşsunuzdur. Jules Verne, Aya Yolculuk’u yazmasaydı solar paneller ve uzay araçları belki de keşfedilmeyecekti. Görüntülü telefon konuşmalarımızı Kubrick’in 2001: Uzay Macerası’na, kanıksamak zorunda bırakıldığımız güvenlik kameralarını ise George Orwell’in 1984’üne borçlu olduğumuz gibi, Refik Anadol’un teknolojiyle sanatı etkileşime geçirdiği işlerini de Ridley Scott’un Blade Runner’ına borçlu olabiliriz.

1985 doğumlu Anadol, Blade Runner’ı küçük yaşında izleyip büyülenmiş, büyük heyecanla aldığı Commodore 64 model bilgisayarda temel programlama öğrenmiş. Daha sonra Bilgi Üniversitesi’nde Video ve Fotoğraf okumuş, üzerine de Görsel İletişim Tasarımı yüksek lisansı yapmış. Onu tanıdığım ilk projesi, 2011’de Alper Derinboğaz’la birlikte İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Kültür Sanat binası üzerinde, İstiklal Caddesi’nde kaydedilen sesleri görüntüye çeviren bir mapping işiydi. Şehrin gerçek seslerinin, sanal olanlarla kamusal alanda birbirine karışmasını duymak ve bunu büyük ölçekli bir görsel proje olarak izlemek büyüleyiciydi. Aynı zamanda Anadol, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin kuruluşunda da yer almıştı. Bunu takip eden dönemde, mimari fotoğraf ve video ile ilgilenirken fotoğrafın durağanlığından, videonun limitlerinden; Avrupa’da yaptığı projelerinde ise yerleşik kültürün sanata bakışındaki muhafazakarlıktan sıkıldığına karar veren sanatçı, dümeni büyük hayaller diyarı Amerika’ya kırdı.

İyi ki de öyle yapmış çünkü Amerika hâlâ büyük hayalperestleri kucaklama potansiyelini koruyor ve bilimkurgu ile gerçeklik arasındaki açık sağolsun, Los Angeles henüz filmdeki distopik şehre dönüşmedi. Kaliforniya Üniversitesi’nde Medya Sanatları Tasarımı üzerine ikinci yüksek lisansını yapıp hemen akabinde aynı bölümde ders vermeye başlamış olması, Anadol’un bu konuda hem ne kadar tutkulu hem de iddialı olduğunun kanıtı. İşlerinin hammaddesi olan veriden bahsederken gözleri parlıyor, “Sürekli hareket halinde olan, değişen, kısacası yaşayan bir şeyden bahsediyoruz’’ diyor.

Gerçekten de Refik Anadol’un elinden çıkan bir işin en önemli özelliği, izleyiciye farklı bir gerçekliğin ve yaşantının mümkün olduğunu hissettirmesi. 2015’te Artnivo’nun Bienal paralel etkinliğinde sunduğu Infinity Room, 2017’de REM Art Space’te izlenen Veri Kumaşı ve son olarak geçtiğimiz Mart ayında Pilevneli Gallery’de izlenme rekoru kıran Eriyen Hatıralar gibi işlerinin tümü, gözlerimizi alamadığımız, bizi estetik yanıyla neredeyse meditatif bir hale sokarken arkasındaki teknolojiyi ve bu teknolojinin sanat dışı uygulamalarını merak ettiren cinsten. Neyse ki, Anadol bu konuda vicdanlı bir sanatçı. Kod, bilişim, veri, medya sanatları, sanal gerçeklik kavramlarını duyunca ürkenlere bile neyi nasıl yaptığını aktarmaya çalışıyor. Baş döndürücü teknik detaylar bir yana, aslında işlerinin çoğu, gerçek mekanlarla sanal mekanlar arasındaki ilişkiyi, bu mekanların insanlarla nasıl etkileşime geçebileceğini ve bunun sanatsal boyutta nasıl görselleştirilebileceğini anlamak üzerine kurulu deneyler. Anadol, her zaman cevap bulmaktan çok soru sorduğunu ifade ediyor. “Bir mekan bizi hissedebilir mi, bizimle gerçekten etkileşime geçebilir mi, kendi kendine hatıralar yaratabilir ve rüya görebilir mi?” projelerinde sorduğu sorulardan bazıları. 

refik anadol

Fotoğraf: Chantal Anderson

Bizim için asıl önemli soru ise şu: Refik Anadol’un kendi rüyası nasıl gerçeğe dönüşmeye başladı? 2014 yılında yüksek lisans tez projesini hazırlarken, yine orijinal sorularından yola çıkarak Frank O. Gehry’nin tasarladığı ikonik Walt Disney Konser Salonu’nda, müzik ve mimarinin gerçek zamanda öpüştüğü bir hikaye oynatmaya karar verdi. Binanın modelinin hem içine hem de dışına yerleştirdiği projektörler sayesinde gerçekleşen, içeride canlı çalan müzikle bir algoritmaya bağlı olarak eşzamanlı oluşan sinematik bir deneyim düşünün. Bu tez çalışması, Microsoft araştırma ödülünü alan ilk sanat projesi oldu ve dünyanın en nüfuzlu ve vizyoner adamlarından birinin, Bill Gates’in dikkatini çekti. Stüdyosunu 2015’te kuran sanatçı, verinin şiirsel bir biçimde görselleştirilmesine yaptığı vurguyla Facebook, Twitter ve Google’ın yapay zeka araştırma ekibi Brain Team’in de radarına girdi. Bu teknoloji devleri işin içine girince, hayallerini gerçekleştirmesi için gerekli olan faktörler hızla tamamlanmaya başladı.

Refik Anadol Studio’nun, Google ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği ilk proje, geçtiğimiz yıl Salt Galata’da izlediğimiz Arşiv Rüyası. Salt’ın 1.7 milyon dokümanlık müthiş kapsamlı arşivi, yapay zeka programlarından geçirilerek dijital ortamda yeniden düzenlendi. Anadol’un deyimiyle, “Yapay zekaya, böyle bir arşivi düzenlemesi gerekse nasıl bir kütüphane yaratacağını sorduk. Hatta bir adım ileri giderek rüya gördürmeyi denedik.” İlk sorunun cevabı, ilk kez bu büyüklükte bir sanat arşivinin müthiş bağlantılarla kenetlenmiş bir arama motorundan öte, halka açık bir bilgi kaynağına dönüşmesiyle verildi. İkinci deneyin sonucu ise, yapay zekanın eldeki dokümanlara bakarak orijinale çok benzeyen başka dokümanlar üretmesiyle daha ilginç bir hal aldı. Bu yapay zekanın her zaman korkulan karanlık tarafına bir işaret miydi?

Anadol, teknoloji ve etik konusunda optimizmini koruyor. Yalan haber ve alternatif gerçekliklerle devletler ölçeğinde başa çıkılmaya çalışılan dönemde, teknolojinin yaratabildiği gerçekliğin sınırlarının test edilmesi ve buna göre önlem alınması, kafayı kuma gömmekten daha akıllıca. Ayrıca, beyin dalgalarını ölçebilen bir sensör sayesinde hatıraların titreşimlerini görselleştiren Eriyen Hatıralar projesinden sonra, Mayo Clinic ve Alzheimer Enstitüsü başta olmak üzere bu yöntemi araştırmalarında kullanmak isteyen birçok öncü sağlık kurumundan haber aldıklarını söylüyor sanatçı. Sanatın bilime ilham verme hali Anadol’un deneyiminde de devam ediyor.

Şimdilerde 11 kişilik ekibiyle Los Angeles’taki stüdyosunda harıl harıl çalışıyor. Yine kamusal alan odaklı iki projeden, Salt Lake City ve Kuzey Carolina’da Charlotte Havaalanı için hazırladığı veri heykellerinden bahsederken asıl bombayı (henüz detay paylaşamasa da) NASA haberiyle patlatıyor. Bir de Los Angeles Filarmoni Orkestrası ile 2014’ten beri yaptıkları heyecan verici projeler devam ediyor. Yılın belki de en büyük haberi ise yüksek lisans tezi için hazırladığı Walt Disney Konser Salonu projesinin daha gelişmiş versiyonunun Eylül ayında gerçeğe dönüşüyor olması. Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın 100. yıl kutlamaları için çok sayıda sensörden toplanan veri, orkestranın 100 yıllık görsel ve işitsel arşiviyle bir araya getirilerek tam 42 adet projektör vasıtasıyla binaya yansıtılacak. Böylece bina hem arşivden hem içinde bulunulan andan, hem de gelecekten görüntü ve seslerle donatılacak. Gehry’nin mimarisini bir tuval gibi kullandığı proje, Anadol’un şimdilik son sihirbazlık numarası. Bakalım, 2019 ve sonrası medya sanatlarında yıldızı her geçen gün daha da parlayan sanatçının hayaline ve gerçekliğine neler getirecek. 

ETİKETLER: REFİK ANADOL , SANAT , ÇAĞDAŞ SANAT