13 Ocak 2017

Çıkmak ya da Çıkmamak! İşte Bütün Mesele Bu

YAZI: BUĞU MELİS ÇAĞLAYAN

Arkadaşlarım giderek daha fazla evde vakit geçirdiğim için beni eleştirmeyi rutin hale getirdiklerinde kendimi sorgulamaya başladım. “Sıkıcı bir insana mı dönüşüyorum” sorusu, yerini arka planda sürekli açık olan dizilerin eşlik ettiği asosyallik paranoyalarına bırakırken yalnız olmadığımı fark etmem çok zaman almadı. Instagram ve Snapchat paylaşımlarına bakılırsa, cuma içkileri ve kalabalık hafta sonu yemeklerinin mekanlardan evlere taşındığı ortada. Bir sosyalleşme baskısı olarak dışarı çıkmak, teknolojinin hayatımıza getirdiği aşırı ve aralıksız sosyalleşme haliyle etkisini kaybediyor.

İnternetin büyük ölçüde yüreklendirdiği bu ev merakı bir obsesyona dönüşür mü bilinmez, ancak bize sandığımızdan daha yakında durduğu kesin: Online platformlardan en yeni filmleri kiralayabilecekken, şehrin karmaşası ve sinema salonlarındaki bitmek bilmeyen reklamlara maruz kalmayı çoğu zaman tercih etmiyoruz mesela. Eğlenip eğlenemeyeceğinizi tam olarak kestiremediğiniz mekanlardan birine tekrar gitmektense, sosyal ağlardan olan bitene şöyle bir göz gezdirip evde arkadaşlarınızla oturmak çok daha cazip değil mi? Eğer cevabınız evetse, siz de benim gibi evin çekim alanına çoktan dahil olanlardansınız. İyi haber, sandığımızdan daha kalabalık olduğumuz.

hanne gaby odiele

Fotoğraf: Sofia Sanchez & Mauro Mongiello 

İngiltere’nin köklü gazetelerinden Independent’ta yayınlanan bir araştırmaya göre, Londra’daki gece kulüplerinin doluluk oranı 2005’ten 2015’e neredeyse yüzde elli bir düşüş yaşadı. Bu düşüşteki en önemli neden, deneyime ve zamanını iyi değerlendirmeye önem veren Y jenerasyonunun her hafta aynı mekanlara gitmeyi bir çeşit zaman kaybı olarak algılaması. Spotify ve Apple Music gibi streaming platformlarından kişiselleştirilmiş playlist’lerini dinlemek, onlar için kulüplerde bir DJ’i dinlemekten çok daha çekici bir hafta sonu planı.

Evde kalmayı dışarı çıkmaya tercih eden güruh, yalnızca Y jenerasyonundan da ibaret değil. Bu trendin farklı kitleler arasında yaygınlaşmasının izini günlük hayatta da sürmek mümkün. Henüz dilimize yerleşmemiş olsa da, evde kalma kültürüyle ilgili çeşitli terimler çoktan ortaya çıktı bile. Tek oturuşta bölümlerce dizi izlemeye tekabül eden binge-watching kalıbının Oxford Dictionary’ye giriş yapması, dışarı çıkmamanın kendi kültürünü doğurduğunun ispatı. Fiziksel olarak dört duvar arasına sıkışsa da sınırsız eğlence olasılıkları sunan bu yeni dünyada, Narcos’un ilk sezonunu yalnızca bir hafta sonunda bitirebilmek veya Béyonce’nin görsel albümü Lemonade’i yayınlandığı gün izleyebilmek hiç de fena seçenekler sayılmaz.

Yaz ayları içimizdeki evcil ruhu eninde sonunda yoldan çıkaracak olsa da, dışarının çekiciliği uzun vadede azalmaya devam edecek gibi görünüyor. Mark Zuckerberg, bu yıl raflara sürmeyi planladıkları sanal gerçeklik gözlüğü Oculus Rift’in stratejisinin insanlara dışarıda yaşayacakları çeşitli deneyimleri
evde yaşatabilmek olduğunu açıkça belirtti. Uzun lafın kısası, sanal gerçeklik gözlükleri henüz zaruri teknolojik gereçlerimizden birine dönüşmemişken, şehrin tadını çıkarmak için az da olsa zamanımız var!

Evcil kıyafetler

Habitatından etkilenen yaratıcı bir endüstri olan modanın, giderek yaygınlaşan dışarı çıkmama trendine kayıtsız kalması beklenemez. Pijama takımlarının sokaklara dökülmesi ve gecelik elbiselerin bir anda “O” parçaya dönüşmesi, yerleşmekte olan evde zaman geçirme kültürünün moda sahnesindeki yansıması olabilir.

Vogue Türkiye Haziran 2016 sayısından

ETİKETLER: #EVDEVOGUE , VOGUE TÜRKİYE HAZİRAN