23 Mayıs 2015

Cannes’da Neler Oluyor? #2

 
Günlerdir devam eden koşuşturma; uykusuzluk ve sürekli ayakta dikilmenin müthiş yorgunluğu ile birleşince, anladık ki, Cannes’da rahat etmek istiyorsanız, meşhur biri olmalısınız. Zira festivalin veya festival sponsorlarının konukları olarak arz-ı endam eden onca “ünlü” kişinin, başka hiçbir film festivalinde görmedikleri türden bir ilgiye mazhar olmaları özellikle dikkat çekici. Kimseye açılmayan kapılar açılıyor, dolup taşan caddeler bir anda boşaltılıyor, başka bir gezegenden gelen bu insanlar koridordan geçene kadar basın ofisinin kapısına bile birer nöbetçi dikiliyor. Cannes, bir “kırmızı halı” festivali. İhtişam, gösteriş, papyon, abiye ve topuklu ayakkabı festivali. Topuklu ayakkabı demişken, bu yıl festivalin en büyük skandallarından biri de topuklu ayakkabı giymedikleri için galalara alınmayan kadınların gördükleri muamele oldu. Bu kadınlar arasında ünlü yönetmenlerin eşleri de var, film eleştirmenleri de, film alıcıları da… Twitter’da hashtag’ler açıldı, babetler ve spor ayakkabılarla fotoğraflar paylaşılarak festivalin cinsiyetçi yaklaşımı protesto edildi, festival tarafından “Aslında topuklu ayakkabı zorunlu değil” minvalinden sahte açıklamalar yapıldı, ama kural yine de değişmedi. Film galalarına girmek istiyorsanız ve kadınsanız, hala ve muhtemelen uzun bir süre daha topukluların esiri olmak zorundasınız. 
 
 
Film gösterimlerine gelince, bazılarının galalarında ayrı basın gösterimlerinde ayrı gürültü koptu. Bütün festivali özetlemek gerekirse; Gus Van Sant’in “The Sea of Trees”i basın gösteriminde yuhalandı, daha sonra yönetmen ve oyunculara bu konuda neler düşündükleri sorulduğunda Matthew McConaughey “İnsanların ayakta alkışlama hakları olduğu kadar yuhalama hakları da vardır” diyerek ekibin onurunu kurtardı; “Youth”, basın gösteriminde alkışlar ile yuhalamalar arasında kaldı, fazla coşkulu basın mensupları sanki Michael Caine ve Harvey Keitel’in kariyerlerinde başka kayda değer film yokmuş gibi “Youth”ta en iyi performanslarını sergilediklerini iddia etti, ama kimse inanmadı; Gaspar Noe’nin içinde “aşk” olan pornosu “Love”ın tek geceyarısı gösterimi sırasında oluşan kuyruk neredeyse arşa değdi; ertesi gün gösterimleri genel olarak basın mensuplarının hayatını kurtardı; festivalin ilk günlerinde yarışma filmlerinden “Saul fia”yı izleyenler bir daha kendine gelemedi; topuklu ayakkabı skandalı sırasında en büyük tepki Emily Blunt ve Benicio del Toro başta olmak üzere “Sicario” ekibinden geldi; Natalie Portman ilk yönetmenlik denemesiyle Cannes’a geldiğinden olacak, festival yönetimi tarafından diğer ünlülerinkini gölgede bırakacak bir sevgi gösterisi ile karşılaştı; Julianne Moore geçen yıl kazandığı ancak alamadığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünü tam bir sene sonra aynı sahnede teslim aldı; John C. Reilly üç yarışma filminde birden karşımıza çıkarak kendi çapında bir rekor kırdı; “Carol”ın basın konferansı sırasında Cate Blanchett’e lezbiyenlikle ilgili cinsiyetçi sorular soruldu; Quinzaine des Réalisateurs bölümü kapsamında gösterilen Deniz Gamze Ergüven’in filmi “Mustang”i özellikle Amerikalı eleştirmenler yere göğe sığdırmadı, film festival sonunda Europa Cinemas Ödülü’nü kucakladı; ilk İngilizce filmleriyle yarışmaya giren Avrupalı yönetmenler pek başarılı olamadı, buna karşılık her senenin aksine yarışmadaki Fransız filmleri ortalamayı tutturmayı başardı.
 
 
Filmlere geçelim. Daha önce yazımıza konu olan üç yarışma filmi dışında kalan birkaç filmin daha üzerinden geçmek gerekirse; bir “La grande bellezza” tekrarı gibi görünen “Youth”un, bir tekrar olmaktan ziyade Paolo Sorrentino’nun gösterişçi üslubunun İtalya’nın sınırlarından çıkınca pek kar etmediğini kanıtlayan film olduğunu gördük. Görsel ve işitsel olarak ortalama üzeri bir seyir zevki verse de, “Youth” İngilizce’nin bir gereği olarak büyük laflar eden, mesajlarını karakterlerin ağzından birkaç kez tekrarlayan, yaşlılık, ölüm, başarı ve hayat konusunda derinliği özellikle azaltılmış gevezeliklerle dolu bir film. Elbette tam da bu özellikleri dolayısıyla, filmi sevenler sevmeyenlerden fazla. Altın Palmiye’nin öne çıkan adaylarından biri olduğunu hatırlatalım.
 
 
“Sicario”, lafı dolandırmadan söyleyelim, “The Sea of Trees” ile beraber yarışmanın en kötü filmi. Denis Villeneuve’ün sevdiğimiz meziyetlerinin birçoğunu kaybettiği filmin kanırtan hikayesi ve aşırı cinsiyetçi bakış açısı, kendini bilinmezlerle dolu bir görevde bulan kadın FBI ajanını şaşkın bir köpek yavrusuna dönüştürecek güçte. Emily Blunt’ın büyük oranda harcandığı film, Blunt’ın karakteri Kate Macy’den kesinkes nefret ediyor. “Sicario”, Denis Villeneuve sineması için dev bir geri adım. Bu tür filmlere 90’larda veda ettiğimizi sanıyorduk.
 
 
“La loi du marché”, yarışmadaki Fransız filmleri arasında, tartışmasız en iyisi. Fransa’nın işçi sınıfını, malzemesi müsait olduğu halde duygu sömürüsüne prim vermeden, mümkün olabilecek en gerçekçi şekilde portreleyen film, “Deux jours, une nuit / İki Gün, Bir Gece”nin aksine tek bir karakteri odak noktası olarak almıyor; imkansızlıklar, cezalar ve ödüllerle işleyen çalışma sistemini tüm acımasızlığıyla ve bir bütün olarak eleştiriyor. Vincent Lindon’un performansı, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü hak ediyor. Finaliyle gerçeküstü sulara yelken açsa da, “La loi du marché” hala etkileyici, sarsıcı ve rahatsız edici.
 
 
Norveçli yönetmen Joaquim Trier’nin şimdiye kadar pek sevdiğimiz sineması, ilk İngilizce filmi ile birlikte tipik şekilde düşüşe geçiyor. “Louder Than Bombs”, halihazırda küçük ve şık numaralar içerse de, temel olarak daha önce Amerikan sinemasında yüzlerce kez izlediğimiz bir öyküyü, aynı şartlarda yeniden anlatmaya koyuluyor. Bir kayıp sonrasında dört bir yana dağılan aile bireylerinin duygusal enkazına dalan film, Trier’nin izleyiciye nüfuz eden güçlü sinemasını buğulu bir camın arkasından izliyormuşuz hissi yaratıyor. Trier ile daha orijinal işlerde buluşmak dileğiyle.
 
 
Michel Franco’nun ilk İngilizce filmi “Chronic”, yönetmenlikte henüz emeklemekte olan bir sinema heveslisinin ilk filmiymiş gibi. Seyirciye mesafeli durmayı takıntı haline getirmiş hali, filmin melankolisine sahte ve yersiz bir hava kazandırıyor. Tim Roth’un tepkisiz, robot oyunculuğu, seyircinin çilesini arttırıyor. Filmi Franco’nun çektiğine dair tek bir ize rastlamadık.
 
 
Basın mensuplarının yarısının uyukladığı, bir kısmının salonu terk ettiği, bir kısmının da hipnotize olmuş şekilde izlediği Hou Hsiao-Hsien’in “Nie Yinniang”ı muhakkak seyri zor, dışarıya kapalı, ama dünyasına girdiğiniz takdirde sizi ödüllendiren bir yönetmenlik harikası. Görsel ve teknik açıdan, yarışmada onun seviyesinde bir film yok. (Belki “Saul fia”…)
 
 
Son olarak bu sabah izlediğimiz “Macbeth”e de değinmek gerek. Shakespeare’in metnini sadık bir şekilde takip eden bu uyarlama, doğal olarak tiyatral, ama aynı zamanda sinemasal açıdan da çok kuvvetli. Hem de epik türünün özellikle TV’de posasının çıkarıldığı bir çağda. İyi yönetilmesinin yanı sıra, iyi oynanmış. Atmosferi, renk paleti, görüntü yönetimi özellikle dikkat çekici. Game of Thrones gençliğine çekici gelir mi bilinmez, ama sert, korkusuz ve buz gibi bir uyarlama olarak sinemada “Macbeth” bahsini bir süre kapatacak güçte. Yine de bir Shakespeare uyarlaması daha izlemeye takatimizin kalıp kalmadığı tartışma konusu. Yarın sabah, Altın Palmiye tahminlerinde buluşalım.
 
Selin Gürel
 

 

ETİKETLER: 68. CANNES FİLM FESTİVALİ , CANNES 2015